• İshakEdebiyat

Öykü- İbrahim Varelci- Pencere

Güz gelmeden sobayı salona kurmuştuk. Salon, mutfak ve tuvalet haricinde her odaya açılıyordu. Babamın bir iç mimar gibi ev halkına verdiği vaadi hatırlıyorum. Odaların kapısı sonuna kadar açılacak ve soba gür gür yakılacak, böylece her oda ısınmış olacak. Ne yalan söyleyeyim dediği gibi de oldu.

Sıcaklık odama gelene kadar gücünü kaybetse de Allahtan fazla üşümüyorum. Neydi öyle geçen kış, hatırlıyorum da üstüme bir şey geçirmeden evin içinde dolaşamazdım. Bir keresinde geceleyin uykulu gözlerle başka bir şey bulamayıp evde çarşafla dolaşmıştım. Gece namazına kalkan babaannemin önüne çıkmıştım. Az kalsın inme inecekti kadına. Ne gülmüştüm ama. Demek ki Teheccüt’e kalkarken böyle riskleri de göze almak gerekiyor. Yok öyle bedavadan sevap. İn var cin var. Hepsini hesaba katacaksın gerekirse. Hem Allah Kuran’da demiyor mu, insi ve cini biz yarattık? Ertesi gün babaanneme muzipçe bunları anlatırken hacılıktan aldığı zümrüt yeşili tespihini bana fırlattığını hatırlıyorum. Öfkesinden deliye dönmüştü. Dağılmıştı tespih. Evin tüm odalarına yayılmıştı neredeyse. Sanki her tespih tanesi bir mezhebin temsilcisi gibiydi. Ara ki bulasın tek tek. “Babaanne sen de sinirlenip fırlatmasaydın. Biraz sabretseydin. Hem Allah Kuran’da…” diyordum ki… Gözlerini sinirden cin görmüş gibi açmıştı. “Sen bir kere büyüklerine saygıyı öğren, babanı bu günleri göreyim diye mi doğurdum ben, yürü git, gözüm görmesin seni…” Babaannem işte. Kızamazdım ona hiç. bile. Yalnız o gün, bana fırlattığı tespihin akıbetini hiçbir zaman öğrenemedim.

Mutfaktan gelen tabak çanak sesleriyle okuduğum kitabın zihnimde uyandırdığı şeyler birbirine karışıyordu. Annem yine birilerine kızmıştı belli. Kesin babama sinirlenmişti. Babaannemin mırıldandığı Kuranı Kerim ve kardeşimin kimseye aldırış etmeden dinlediği müzikle, evde herkes kendi devletinin bayrağını göndere çekmişti. Ben bu dünyaların hangisine aittim, hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey, hayatımın geri kalanını burada geçireceğim endişesiyle kendimi yiyip bitirmemdi.

Annem mutfaktan seslendi. Ürperdim biraz. Aklım orada değildi o sıra.

“Ne zaman gideceksin kahveye?”

“Birazdan anne. Niye sordun?”

“Çıkarken şu çöpleri de al diyecektim. Kedi köpek için ayırdıklarım da var aralarında, sakın çöpe atma onları.”

“Tamam, anne ben hallederim, merak etme.”

Kahvehaneye giderken düşündüm. Benim niye sevgilim yok, hadi onu geçtim bir arkadaşım bile yok burada. Bu kasabada soğuğu, çamuru, arkadaşsızlığı yaşamalı mıyım? Babamın bağrışları kulağımda çınlıyor hâlâ. “Çalışmanın ne demek olduğunu gör bakalım okuyor musun okumuyor musun? Okumanın kıymetini işte o zaman anlayacaksın.” Çalışmaktan kastı da bir kahvehanede getir götür, temizlik işleri. Hem orada kumar oynandığını cümle âlem duydu, bir tek babam bilmiyor herhalde. Ne yani hiç mi düşünmüyor bunları, anlamıyorum ki. Orada ahlakım bozulmayacak mı? Belli ki umurunda değil. Gerçi küçükken babam gözümde daha dindar bir adamdı. Ben büyüdükçe babamın dindarlığı yavaş yavaş küçülmeye başladı sanki.

Soğuk evde yaşa, odun kır, sonra hepsini taşı, üstüne bir de azar işit, okuduğun kitaplarla dalga geçsinler. Babamın en güzel lafı, sokayım kitabına. Neymiş kitap okuyacağıma derslerime çalışmalıymışım, üniversite sınavı olunca sorarlarmış bana. Falan da filan da. Bunlar yetmezmiş gibi, babaannem de her vakit sorup dururdu. “Tornum namaz geçeyi. Sen boş ver dünyaluk kitaplari, ebi tarafa çalış biraz.” Babaannemin iki lafından biri ebi taraf. “Ölünce çetin hesap var, ahiret azığını iyi hazırlamak gerek.” Babaannemin sayesinde bu cümleler sürekli hatırımda. Ne yapsam da onun gözünde doğru düzgün bir Müslüman olamadım. Hatta kimse ona göre tam Müslüman değildi. Herkeste noksanlık arardı. Bulurdu da. Babama farklı bir ad takmıştı. Komünist Müslüman. Nasıl oluyorsa artık. Hem komünist hem Müslüman. Gerçi haksız da sayılmazdı. Ama ben olsam Allahsız Müslüman derdim. Bugüne kadar ne derslerimle ne de ruh halimle pek ilgilenmemişti babam. Beni kahvehanede çalıştırmakla adam etmeye çalışması tuhafıma gidiyordu.

Kahvehaneye doğru yürürken yağmur başladı. Evden çıktığımda atıştırıyordu, fazla yağmaz diye düşünmüştüm. Kırık mırık bakmadan şemsiyemi almalıydım yanıma. Islanmaya başlayınca yağmura da aldırış etmiyorsun. Bir kere kire bulanmaya gör, gözüne gelmiyor. Düşünce düşmeyi öğreniyorsun, ayağa kalkınca başın dönüyor sonra tekrar düşüyorsun. İnsan hakikaten her türlü koşula ayak uyduruyor. Kahvehanenin tozlu camlarının ardında Ahmet abiyi fark ettim uzaktan. Upuzun boyuyla bir o yana bir buyana gidiyordu. Telaşlı gibiydi. Sinirlenince yerinde duramayan insanlar vardır, kavga edecek birini bulamazlarsa bile yakınında ne varsa onunla kavga eder. Masa, sandalye, cam, çerçeve, duvar o an etrafında ne varsa hıncını ondan alır. Ahmet abi de onlardan. Kesin kafası bozuktur bunun şimdi, kim uğraşacak, diye düşünürken kapıya yaklaşmıştım bile. Ağaçtan yapılmış kapının gıcırtısıyla içeri daldım. Beni görür görmez söylenmeye başladı.

“Nerde kaldın oğlum.”

“Köpeklere yemek verdim Ahmet abi”

“Başlatma köpeğinden şimdi, bizim derdimiz başımızdan aşkın sen köpek derdindesin. Köpekler aç kalmaz. Senden benden akıllı onlar merak etme. Kendi işine gücüne bak sen.”

Ahmet abinin sinirli tavırları kahvehanenin havasını iyice ağırlaştırmıştı. Karşısında dikilmektense, vakit kaybetmeden hemen masa ve sandalyeleri düzenlemeye koyuldum. “Önce sigara küllüklerini boşalt, sonra sandalyelere geçersin”, diye seslendi bana. Sinirinin geçmediğini devamlı hatırlatıyordu. Sandalyeye ters oturmuş, elindeki tespihi kabadayıvâri sallıyordu. Masa örtülerini kaldırıp temizledikten sonra tekrar seriyordum. Her masada dörder sandalye olacak şekilde düzenliyordum ama neye yarar. Yancılar boş sandalyeleri bulup oyun oynanan masanın etrafına doluşacak ve dörtlü masa en az altı yedi kişilik olacaktı. Etrafı toparlarken bir yandan göz ucuyla Ahmet abiyi kesiyordum. Baktım biraz yumuşamaya başlamış, hemen boşluğu fırsat bilerek lafı yapıştırdım.

“Çok erken açmaya başladık kahveyi Ahmet abi, mahalleli dedikoduya başlar yakında.”

Sanki bunu söyleyeceğimi anlamış gibi hiç düşünmeden cevabı yapıştırdı.

“Onlar kendi işlerine baksın. Önce kıçlarını temizlemeyi öğrensinler, sonra başkalarına laf atmaya kalksınlar.”

“Öyle deme Ahmet abi, biz esnafız burada. Fitneye fırsat vermemek lazım. Hem sen anlatmaz mıydın bunları bana ilk günlerde” Tabii bunları söylerken, ses tonumu Ahmet abininkinden on kat daha düşük bir seviyeye getirmiştim. Bunu zihnim kendiliğinden hesaplamıştı.

“Ne olacak oğlum. Zaten sinirlerim tepemde. Hem sen bardakları çamaşır suyunda beklettin mi, ondan haber ver. Sonra yerleri de süpüreceksin. Ha bak, önce biraz ıslat yerleri, yoksa toz duman oluyor her taraf, şerefsizlere o kadar anlatıyoruz, şu sigaralarınızın küllerini yere dökmeyin diye. Tabii öyle muhabbetin en koyu yerinde kimin aklına gelecek? Sigarayı önce eline alacaksın, kül tablasının nerede olduğuna bakacaksın, sonra elinle usulca silkeleyeceksin küllüğe. Ohoo bunlar meşakkatli işler. Ulan adi herifler, karılarınız yaz boyu çalışır, o yetmez yevmiyeye giderler, siz ne yaparsınız, ancak kahvede lak lak. Sonra gelmiş bana, yok Ramazan günü kahve bu kadar erken saatlerde açılır mıymış, yok gizli gizli orada yemek veriyormuşum, kumar oynatıyormuşum, falan da filan da. Sen zannetme ki bunları duymadım. Ama var ya, bu dedikoduyu kim yayıyorsa anasını avradını sikicem.”

“Ahmet abi dert etme bu kadar. Mübarek ramazan ayındayız.”

“Başlatma şimdi ramazanından.”

“Tamam abi sinirlisin, ama fazla öfke yine sana zarar. Boş ver abi. Sanki bilmiyorsun buranın insanını. Yapacak işleri yok işte, kime saracaklar. Ya bakkala ya kahveye, ya da camiye.”

Ahmet abi birkaç küfür daha savurduktan sonra, baktım onu sakinleştiremeyeceğim ben de kahvenin işlerini yapmaya devam ettim. Temizliktir düzenlemedir, bardakları yıka, ortalığı süpür, ortamı havalandır derken zaman bir şekilde geçiyordu. İftardan sonra millet yavaş yavaş damlamaya başlardı. Teravihten sonra iyice kalabalıklaşırdı. Bazen dumandan göz gözü görmez olur, uğultuyla birlikte sigara dumanları da yükselerek tavanda kara bulutlar oluştururdu. Bir süre sonra kahvehanenin göğünde şimşekler çakar, gök gürler ve sağanak yağmur başlardı. Tartışmalar, oyunda hileler, hesaba itirazlar, küfürler çayın yanında çerez niyetine yenilip yutulurdu. Ben büyük kavgaya denk gelmedim ama Ahmet abinin anlattığına göre cinayet bile işlenmişti bu kahvede. Kim bilir bu duvarlar nelere şahitlik etmişti.

Kahvehaneleri ne kadar havalandırsan da içeride mutlaka sigara kokusu kalıyor. İçerisi işsiz insan kokuyor, karısına dayak atan erkek kokuyor, evinde huzuru bulamayan adam kokuyor, içerisi buram buram erkeklik kokuyor. İnsanların günlerdir üzerlerinden çıkarmadıkları paltoları da bu kokulara şahitlik ediyor. Üstüne bir de nefes kokuları ekleniyor. Kapalı yerlerde insanların ağzı daha kötü kokuyormuş, onu da burada öğrendim. Uğultu artınca koku daha da kesif bir hal alıyordu sanki. İçerisi duman altı olunca dayanamayıp gidip hemen pencereleri sonuna kadar açmak isterdim, sigaraya da onları içenlere de içimden saydıra saydıra. Fazla geçmeden, birkaç kişi atlardı hemen. “Üşüdük, donduk be kardeşim kapat şu pencereyi.” İtiraz edemezdim pek. “Hava alamıyoruz, bırak açık kalsın” diyenler de olurdu Allahtan. En azından onlardan biraz güç alırdım. Kapatsam mı, yoksa biraz daha mı açık kalsa diye düşünürken, ağır hareketlerle, birkaç masanın siparişini araya sıkıştırıverirdim. Böylece hem zaman kazanırdım hem de ortamın havası biraz değişmiş olurdu. Ne şiş yansın ne kebap yani. Hayat böyle. Nasıl, öğrenmeye başlamış mıydım?

Birkaç gün sonra evden biraz daha erken çıktım. Evde bunalmıştım. Gerçi dışarıda da değişen bir şey olmayacaktı, ama en azından biraz nefes alırım diye düşünmüştüm. Kahvehaneye doğru yürüdüm. Etrafta kimse yoktu. Herkes evindeydi herhalde. Kahvehaneye yaklaştığımda içeride birilerinin olduğunu fark ettim. Gitsem Ahmet abi kızar mı acaba diye düşünürken bir yandan oraya doğru yaklaşıyordum. İçerdekiler de kim? Kapıya vardım, içeri girmek istedim ama kapı kilitliydi. Pencereden içeriye baktım, kimse görünmüyordu. Kahvenin içinde bir oda daha vardı, Ahmet abi bazen orada kalırdı. Oradadırlar diye düşündüm. Hem ne olacak sanki ben de buranın çalışanı değil miyim, diye kendi kendimi cesaretlendiriyordum. Bana kızmaz, düşüncesiyle seslendim. Ahmet Abiii. Cama vurdum. Ahmet abi kahvehanenin içine kadar geldi, biraz tedirgin bir hali vardı. Beni gördü ve ellerini, ne işin var burada, der gibi salladı. Ahmet abi, benim ben, aç kapıyı. Elinin tersiyle bana git işareti yaptı. Anlamadım önce, biraz daha camın önünde bekledim. O da kahvehanenin içinde durakladı. “Ne bekliyorsun gitsene”, bu sefer sesi dışarıdan duyuluyordu. Tamam, abi ne kızıyorsun, gidiyorum, dedim.

Tabii işkillenmedim değil. Acaba ne işler çeviriyor diye düşündüm. Kafama takıldı. Oradan uzaklaşmak istemedim. Böyle zamanlarda insanın içini karşı koyamadığı bir merak duygusu kaplıyor. Bilmek istiyorsun, sadece bilmek. Sonucunda ne olursa olsun, orada neler olup bittiğini öğrenmek istiyor insan. Sanırım yarım saat falan geçtikten sonra tekrar oraya gittim. Arka odanın penceresinden içeriyi görebilir miyim acaba düşünerek, kahvehanenin arka tarafına doğru usulca yürüdüm. Çaktırmadan bakacaktım içeriye. Kalbim çarpıyordu, ne de olsa gizli bir iş peşindeydim. Dedektif olmak da varmış hayatta, diye içten içe mırıldanıyordum. Allahtan boyum pencereye yetişebiliyordu. İçeriden sesler geldi, tanıdık seslerdi bunlar. Gerçi kasaba burası, herkes herkesi tanır. İçeri baktım, bir masa, donatılmış, tabiri caizse çilingir sofrası gibi. Beş ya da altı kişi var, çoğunun arkası dönük, kafalarını görebiliyordum sadece. Haldur huldur yemek yiyorlardı. Demek köylünün dedikoduları aklıma geldi hemen. Demek doğruymuş. Beni görürler diye çok da bakamıyordum. İçeridekileri merak ediyordum. Sonra bir konuşma sesi bana iyice tanıdık gelmeye başladı. Babamın sesine ne kadar benziyordu. O heyecanla kafamı iyice pencereye yaklaştırdım. Gördüler beni tabii. Herkes pencereye baktı, babamla göz göze geldik. Sonra ben topuk. O günden sonra babamla hiç göz göze gelmedik.

Bir gün bardaklara çayları doldururken yatsı ezanı okunuyordu. Ses çok net duyulabiliyordu kahvehaneden. Ezan bittikten sonra da bir müddet imamın vaazı devam etti. Hoparlörün sesini dışarıya vermişlerdi. Neredeyse tüm kasaba vaz-ı nasihati işitiyordu. İmam, Ramazanda dolup taşan kahvehanelerden bahsediyordu. “Ramazan ayı Kur'an ayıdır, camileri doldurmanız lazımken siz kahvehanelere gidiyorsunuz. Buraya gelen cemaati tenzih ediyorum, kıymetli müminler, ama eşinize dostunuza tebliğ yapma göreviniz vardır. Muttaki bir Müslüman olmanın gereği budur.”

İmamın sesiyle okey taşlarının gürültüsü birbirine karışıyordu.


İbrahim Varelci

136 görüntüleme