• İshakEdebiyat

Öykü- İdris Erdoğdu- Zamanı Gelince

Kıyı boyunca sıralanmış çay bahçelerindeki kalabalık, meydana, çınarların altına kadar taşmış. Ekim ayının sonlarında, hafta içi bu kadar kalabalık olması pek alışılmış şey değil. Dışarıdan gelenler olmalı. Deniz hâlâ sıcak, gençler ara ara giriyor. Mevsiminde sevenler için ideal. Çınarların altında boş iki sandalye bulup oturuyoruz. Babam her zamanki gibi suskun. Bakışlarını denizin en uzak noktasına dikmiş öylece bakıyor. İzin verseler dalıp derinlerinde kaybolacak.

“Ne düşünüyorum biliyor musun?”

Denizin ortasından sesleniyor. Sesi belirli belirsiz duyuluyor. “Bilmem,” diyorum.

“Ayrılık neden zor gelir insana?” Cevabını kendisi veriyor. “Varlığınla hangi boşluğu doldurduğunu sorgularken bırakıp gittiğinde kimler boşluğunun farkında olacak bilmezsin de ondan.”

Bakışlarını uzaklardan düşünceleriyle birlikte alıp sırtını dayadığı çınara getiriyor. Elleriyle çınarı okşarken ağzından bölük pörçük, “Keşke gençliğimde buralarda olsaymışım,” diye sözcükler dökülüyor. Takıldım. “O zaman ben olmazdım ki.” Gülümsedi. Gülmeyi uzun zamandır unutmuş dudakları, acının ağırlığından gülümsemenin hafifliğine geçerken bir Roma yontusu gibi gerildi. Derin bir nefes aldı. Temiz deniz havası, yontunun donmuş bedeninden kor ateşin üzerine serpilmiş suyun patlaması gibi geri çıktı. Öksürükle sarsılan bedenini dinlendirmek için bir süre sustu. Uzun zamandır konuşmayı unutmuş gibi sustuktan sonra konuşmaya başlayınca ciğerleri tempoya dayanamamış olmalı.

Salınarak düşen çınar yapraklarından birini alıp kokladı. Sonra acelesi varmış gibi devam etti. Koşar adım bir uçurumdan aşağı giderken bir gelincik tarlasına düşmüşsün ne çıkar. Ufkunda karanlık bir boşluk. Güneş artık sırtımdan vuruyor.

Önümüzden geçen çaycı iki bardak çay bıraktı. Çayından bir yudum aldı. Kıyıya bağlı kayıklar hafif meltemde ırgalanıyor. İki kedi, uyuşuk uyuşuk ağların içinde kıvrılmış yatıyorlar. Belli ki karınları tok... Konuyu değiştirmek için elini tutuyorum. İri kemikli elleri buz gibi. Bir süre ellerimin arasında bekletiyorum. “Hatırlıyor musun, ilk maaşımla renkli televizyon almıştım. Taksici çocuk karlara bata çıka getirmiş, gece karanlığında kurmuştuk. Ayazda ellerimiz donmuştu.” Hatırladım der gibi başını salladı.

“Televizyon açılınca sen, sedire kurulup şöyle bir baktın. Ekranda Akdeniz manzarası, havuz başında içki içip dans eden insanları görünce, işte onların ki cennet, bizimki cehennem, demiştin. Bak işte cennet, nasılmış?”

Kalkıp denize doğru yürüdü, bir süre kayıkları, kıyıda dolaşanları, ağır ağır giden adalar vapurunu izledi. Döndü yanıma geldi. Elini böğrüne götürerek “Ben cehennemimi burada taşıyorum. Nereye gitsem o da benimle birlikte. Acının ayağı batman, izi derin oluyor. Keyifse kuş kanadında esinti, bir çırpışta kayboluyor, şu beyaz bulutlar gibi. İnsanın cenneti yalnız olmadığı yermiş. Burası cennet değil. Sevdalısı ölmüş, belalısına muhtaç yosma. Hem sorun yerde değil insandaymış, anladım.” Gözyaşlarıma gücüm yetmedi, sarıldım. “Üzülme,” dedi, “ölümde acı da bu zamanda. Zamanı bölebilseydim eğer en küçük anında kalır, sonsuzluğu yaşardım. Yaşamaktan yoruldum ama ölüme karşı dipdiri gidiyorum. Kendi zamanımda yaşamaya. Hem şimdi boş ver bunlar ben acıktım.”

Nasıl, der gibi baktım.

“Evet, acıktım. Deniz havası insanı acıktırıyor. Merak etme, hesapları ben öderim.” Şaşırmıştım. Nasıl şaşırmayayım, bir aydır doğru düzgün bir şey yediği yoktu. Biz üzülmeyelim diye masaya oturuyor, biraz sonra bir şey yemeden izin isteyip kalkıyordu. Bir parça bir şey yese, onu da çıkarıyordu.

Heyecanla sordum, “Ne yemek istersin? Bak burada balık pişiriyorlar. İstersen kebap, pide...”

“Boş ver kebabı pideyi, balık yiyelim, yanında rakı da olsun.”

İçimden kabaran dalgaya bu sefer göz pınarlarım yetişememişti. Vitrinin önünde durdu, “Şu yassı balıktan olsun. Pulları çok güzel, eti de lezzetlidir bunun. Ben iki tane yerim.” Bir taraftan konuşup bir taraftan oturacağı masaya doğru yürüdü. Denizi ve meydanı gören bir masa seçti. Sırtını duvara verip oturdu. Bizi gözleriyle takip eden garsonu iki omzundan tutup sarsarak “Duydun abicim, duydun. Ne bekliyorsun?” deyip yanına gittim. Garsona seslendi, “Evladım, rakının yanında buz da olsun.” Ayakta onu izliyorum. “Ne dikiliyorsun, otursana?”

Az önce çınarın altındaki adam nereye gitmişti. Gözleri eladan yeşile, arada bir deniz mavisine dönüyordu. Anlattıkça anlattı. Balığın pullarını, parıldayan gözlerini, kim bilir hangi denizde ağa yakalanmadan nasıl yüzdüğünü. Anlattıkça coştu, coştukça anlattı. Kırk yıllık denizci gibi. Ellerinde bir an yakamozlar parıldadı sanki. Arada soluklandı. Garson salatayı, bardakları, rakıyı masaya bıraktı. Servis yapmaya yeltenince, dur evladım deyip gönderdi. Kadehleri kendi elleriyle doldurdu. Suyuna buz koydu, rakısı sek. Hadi şerefe!

Dilim tutulmuş izliyorum. Kadehini güneşe doğru çevirdi. Bir acı seli, göğsümde kabarmış her şeyi süpürüp aşağılara indi. Kadehi iki eliyle kavramış gözlerini rakının buğusunda dolaştırıyor. Anason kokusunu derin derin içine çekti. Bir ara dalar gibi oldu, balıklar masaya gelince tekrar neşelendi. Çatalıyla karagözün bir parçasını koparıp ağzına attı. Gözlerini kapadı, sanki az önce anlattığı denizlerde yediği balığın arkasına takılmış yüzüyor. Lokmayı ağzında çevirdikçe yüzünün rengi değişti. Yutkundu, gözlerinden yaş geldi, zorlanıyordu. Kadehini ağzına götürdü, bir yudum bir yudum daha. “İşte böyle,” dedi. Balık ağa yakalanınca sonunun ne olacağını bilir.

“Ne bakıyorsun, balığı soğutacaksın.” Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ağzından bir lokma geçmeyen adam balığı yiyordu ve ömründe ilk defa rakı içiyordu.

Balıktan bir parça daha aldı, arkasına yaslandı, vasiyet eder gibi, “Sıra sende benden bu kadar, içimdeki ateşi bu da söndürmedi. Hissediyorum böbreklerimi saran tümör alkolü süzemeyince böbreklerimi parçalayacak. Olsun, bir balıkla dünyadan ayrılıp deryaya dalmak da güzel. Hem zamanı gelince ölmeyi de bileceksin,” dedi.


İdris Erdoğdu

68 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör