• İshakEdebiyat

Öykü- İlker Doğan- Necdet Geri Dön!

Bana, düşman olmayı bırakmam gerektiğini söylüyor Nebahat. Ve bunu derken küçük düşmanlıkları kastetmiyor. Genel olarak düşman psikolojisinden kurtulmak zorunda olduğumu söylüyor. Sürekli düşman psikolojisiyle yaşamak, sürekli saldırı tehdidi hissetmek demekmiş. Bu da sürekli tetikte, teyakkuzda, savunmada olmamı gerektirirmiş. Parmaklarını karnıma batırıyor. “İşte,” diyor “karın kasılmaların, mide ekşimelerin hep bu yüzden.” O kasılmaları görecekmiş gibi karnıma bakıyorum. İncecik parmaklar karnıma batmaya devam ediyor. Ne hoş. Gıdıklanıyorum.

Nebahat parmaklarını kafamın arkasında gezdiriyor. Masadaki dergilerden birini önüme düzgünce koyup çıkıyor. Çıkarken onu izliyorum. Pembe pijamasını. Pembe geceliğini. Yirmi ikisinde bir kızmış gibi giymeye devam ettiği kırmızı pofuduk terlikleri. Kapıyı tam kapatmıyor. Son adımı da odadan çıkarken fark ediyorum, pembelik içerde kalıyor. Oda pembeleşmeye başlıyor. Bir duman gibi o pembe ziya yayılıyor yavaş yavaş. Sarı ışığı yakmayı unutmuşum. Usulca kalkıp beyaz ampulü kapatıp sarı tungsten ampulü yakıyorum. Kapıyı kapatıyorum. Tekrar kuruluyorum sandalyeme. Odanın, koltuğun, kitaplığın, hayatın, her şeyin pembeleşmesini izliyorum. Tungsten lamba bunun için biçilmiş kaftan. Bu lamba sıcak bir aile ortamını hatırlatır bana, hep onun ışığında yaşamak isterim. Pembelik bu ışığın altında daha da gürleşiyor. Güzel bir koku da odaya yerleşiyor. Bunun bir tarifi yok. Bu, Nebahat kokusu kısaca. Pembe bir koku işte.

Sırtım arkamda, kolum kolçakta, elim sakallarımda. Bütün geçmişim halıda yazılıymış gibi halıya bakıyorum. Baktıkça canlanıyor gözümde mazi. Diğer elim istemsizce saçlarıma gidiyor. Kıllarımı okşamak bana daha iyi mi düşündürüyor ne. Saçlarımın seyrekliği dikkatimi dağıtıyor. Masadan tarağı alıyorum ve taramaya başlıyorum ama bu tarak, bu tarak Nebahat’in bana espri yapmak için aldığı seyrek dişli tarak. Hâlâ inkâr etse de ben bilirim ki bu, bir erkeğe kel demenin sevimli bir şeklinden başka bir şey değil. Bırakıyorum saçlarımı.

Dirseklerimi dizlerime dayıyorum. Keskin bakışlarım halıyı deliyor. Halının çiçeklerinde, kırık dökük anılarımı görüyorum. Evet, ilk bakışta düşman psikolojisi zararlı gibi duruyor. Ama… Ama benim hayatımın büyük kısmı, beni benden çalanlarla mücadele ederek geçti. Sosyoloji okumak için fakülteye koşarken gömleğimin arkasından yakalayanlar da bunlardı, sırf başı açık diye Nebahat’le evlenmeme cevaz vermeyenler de. İşte Nebahat, oradan düşmanlığı bırak demesi kolay.

Bütün bu geçmişi ortaya dökecek değilim. Ne zaman bunu yapsam altında kalıyorum çünkü. Arkama yaslanıyorum ve daha basit düşünmeye başlıyorum. Nebahat’in ince parmaklarıyla beni içine ittiği o gerçeği şimdiye kadar öteleyip durdum ama artık ben de sıkılmaya başladım. Kafamda duracağına gözümün önünde dursun.

Arkadaşlar. Şu arkadaşlar meselesi. Üniversiteden beri konuşmadığım birtakım insanlar. İşte o ince parmaklar beni bu yüzden dürtüp duruyor son zamanlarda. Bir insanın dört sene boyunca onlarca, yüzlerce insan tanıyıp sonunda neredeyse hepsinin üstünü çizmesi normal bir şey değil. Bunu ben de kabul ediyorum fakat bunu durup dururken yapmış değilim ya! Hepsi iyi güzel insanlardı ama affedemeyeceğim hatalar yaptılar bana. Nebahat’le son zamanlarda fikir ayrılığı yaşadığımız konu bu. Bu kadar saplanıp kalmamamı öğütleyip duruyor bana. İtiraf edeyim ki artık onun nüfuzuna girdiğimi hissediyorum. Fakat kendi taktığın boyunduruğu çıkarmak daha zor gelir. Düşman takmış olsa iyi hoş ama kendi taktığın boyundurukla kendine bir gerçeklik inşa etmiş oluyorsun. Bütün psikologlar bilir ki insanın en zor ikna ettiği kişi kendisidir.

Beni şimdi şu sarı tungstenin altında, şu pembe odada, şu dönen sandalyeye mıhlayan şey bu. Nisan denizine girmek için ayaklarını suya sokan gencin ürkekliği var üstümde. Nebahat’in masaya koyduğu Kroşe dergisini elime alıp dizlerime çöküyorum yine. Kapağa bakıyorum. Son bir yıldır epey mesaj geldi İsmail’den. Gel artık diyor. Ona hiç cevap vermiyorum ama kafamda dönüp durmasına rağmen ağzımdan çıkamayan cevap şu, gelmem, çünkü siz beni sattınız. Sinsi bir şüphe ağzımı tıkıyor olmalı. Güvenmediğim bir gerçeği yüksek sesle savuramıyorum. Sosyoloji mezunları toplantılarından kaçışım da bundan. Off. Olmayan bir düşmanlığı var etmişim gibi hissediyorum. Belki de kimse kimseyi satmadı Necdet, sadece fazla alıngansın o kadar, diyecek. Okuldayken de sağdan soldan duyardım, çok alıngan diye bahsederlerdi benim için. Bilemiyorum. İlişkileri bu kadar düğümleyip kangren edip sonra da öldüren kişi çıkmayı reddediyorum. Mantıklı olup olmaması bir yana, bunu kendime yakıştıramıyorum. O kadar inat ettiysem geçerli bir sebep vardır mutlaka, demek, diyerek sıyrılmak, beni kurtarıyor.

Yıllarca editörlüğünü yaptım bu Kroşe’nin. Derginin beyni bendim. Açıkçası hafif, hoppa ve havai bir dergiydi. O zamanlarda mottosu da oydu. O güzel günlere gittim bir an. Ya da o güzel günler geldi bana. Kafalarımız tuhaf fikirler fabrikası gibiydi. O eski günler. Sonraları derginin bu hoppa yüzü gitgide değişti. Hatta gömlekli-ceketli bir dergiye dönüştü. Tabii benden sonra. Ara ara alırdım. Sırf eleştirmek için. Birbirinden sıkıcı yazılar, editör ihmalleri… İşte benden yoksun olmak ne demekmiş görün diye diye çevirirdim sayfaları. Bu bana iyi gelirdi.

Şimdi ise bir arkadaş adeta yakama yapışıyor. Birkaç haftada bir önce arıyor, açmayınca mesaj atıyor İsmail. İşte böyle benim canımı sıkıyor. Artık pes edip sırf kurtulmak için barışacak hale geldim. Organize mi hareket ediyorlar nedir, Nebahat de üsteleyip duruyor. Acaba Murat da istiyor mudur beni? Cavit’le pek sıkı fıkı değildik, küslüğümüz de yok haliyle. Kurtuluş zaten Doğu Perinçekçi oldu gitti sonra, onu geç. Sezai hâlâ orada mıdır bilmiyorum. En fazla İsmail’le ahbaptık biz. Sonra bir de Hâlim. Onlar geçmişin üstünü çizebiliyor mu kolaycacık? “Yılları bir güne nasıl sığdırdın?” diye soruyordu ya Ferdi, o hesap. Çoğu arkadaşım akademi âleminin dehlizleri içinde kayboldu gitti. En çok onlarla görüşmem gerekirdi ama içten içe meylim Kroşe ekibineydi. İki kutupla da konuşmadım. Puff.

Kırk dördüncü sayfayı açıyorum. İsmail “Necdet Geri Dön!” diye başlık atmış. Küçük bir kahkaha attım. Dirseklerimle dizlerimi oymuşum. Arkaya yaslandım. İsmail çuvaldızı bana, iğneyi ise kendine batırmış. Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmiş. Artık demiş yaşın otuz beş, dön gel hele Necdet kardeş.

Eskiden dergide karşı sütundaki yazarlarla laf dalaşına girerdik. Karşı sütundaki yazar da karşı masamızdaki arkadaşımız işte. Ama öyle gevezelik olsun, keyif versin diye doldururduk sayfaları. Bu bizim neslin hoşuna giderdi. Hem toplumsal fayda esaslı bir iş yapıyor hem bunun içinde goygoyumuzu yapıyor hem de üstüne para kazanıyorduk. Ah İsmail, ah Murat, ah Hâlim...

Bir Word dosyası açıyorum. Hayatıma tertemiz bir sayfa… Ha ha ha… İçime doğuyor bir başlık. “Düşman Olmanın Faziletleri Üzerine.” yazmaya koyuluyorum. Ânında başlamazsan buharlaşıyor. Birkaç kelime yakalar gibi oluyorum. Dökülüyor onlar sayfaya, sonra bir backspace çıkıp hepsini süpürüyor yokluk âlemine. Akademik düşünce yaratıcılığımın üstünden silindir gibi geçmiş. Derinlerden güç bela çıkardığım cümleler “-mıştır -muştur”larla bitiyor hep. Ben bu muyum? Ben -mıştır -muştur muyum? Neyim ben? Kalkıp eski dergilere bakacağım. O zamanki Necdet kesinlikle çok daha eğlenceli biriydi. Açıyorum dolabı. Zar zor bulup çıkarıyorum birkaç dergiyi.

Yere oturmuş, dokuz yıl önceki bir sayının sayfaları arasında dolaşıyorum. Dergideki her cümle, her satır tek tek gözlerimin önünden geçmişti zamanında. Yüzlerce sayı. Kendi yazımı bulmadan önce baş taraftaki okur maillerine takılıyor gözlerim. Bir dergide en sevdiğim yer. Yan sayfaya geçerken telefonum çalıyor. Yerden doğru masaya uzanıyorum. Arayan yine İsmail. Bir elimde dergi bir elimde telefon ama halıya bakıyorum ben. Ne yapmalı? Telefonu kapatamıyorum ve sayfaları hızlı hızlı çeviriyorum. İsmail’in yazısına gelince ister istemez duruyorum çünkü karşı sayfada benim yazım var. Telefon susuyor. İç çekiyorum. Napıyım…

Yirmi dakika geçiyor. Beş altı dergiyi üst üste koymuşum, yerde duruyor. Kendi yazılarımdan yorulup başka yazılara bakıyorum artık. Bazılarının yayımlanışını hatırlıyorum. İsmail mesaj atıyor bu sefer. Yani o atmıştır büyük ihtimalle. Telefonu almaya üşeniyorum. Yeni bir dergi. Dergiler bir ısırık alınıp bırakılmış elmalar gibi birikiyor solumda. Nebahat kapıdan başını uzatıyor. Buyur pembelim, kocan her şeyi düşünmek zorunda kalmaktan yoruldu ama sen söyle.

“Bir misafirin var.” diyor.

Ürküyorum birden. Yakalanmış gibi hissediveriyorum. Çocukluktan beri şu yakalanma hissinden kurtulamadım. Duvara bakıyorum birkaç saniye. Nasıl yani? Dergileri atıyorum kenara. Doğrulup kalkıyorum, hadi canım… Kimin geldiğini sormaya yelteniyorum fısıltıyla ama anında vazgeçip git git yapıyorum Nebahat’e elimle, ışığı kapatıyorum, uyuyor de, diyorum. Hemen atlıyorum koltuğa, telefon götüme batıyor, onu yere atıp üstüme bir örtü çekiyorum.

Nebahat ışığı açıp şaşkın şaşkın beni izliyor. Ne bakıyorsun Nebahat? Ben bu kadar hızlı karar veremiyorum tatlım, kocam uyuyakalmış uyandırınca sarhoş gibi oluyor, de. Hatta ölmüş bile diyebilirsin. Dava hallolmuş gibi arkamı dönüp ölmeye çalışıyorum. Ölünmüyor böyle.

“Necdet salak salak davranma.” diyor Nebahat. “Ne oluyor sana?”

Örtüyü bir çırpıda çekiyor üstümden, bak yine yakalanmış gibi hissettim.

Gelmesin şimdi istemiyorum Nebahat, diyorum, kapatır mısın örtüyü? Ve ışığı?

Nebahat beni cinler çarpmış gibi sersemliyor.

“Neyin var senin Necdet?” diyor, dişlerini sıkarak. “Nurhan Teyzeler geldi, aşure getirmişler.”

“Nurhan Teyzeler mi geldi? Aşure mi getirmişler? Bu saatte?”

“Saat daha sekiz Necdet.”

“Ha? İyi canım. Komşu ziyareti iyi, hoş bir şeydir. Ben nerden bileyim yani… Demedin ki… Şu gömleği versene bana. Tamam, sen git içeri ben iki saniyeye geliyorum. Bakma öyle tuhaf tuhaf, karnım ağrıdı sadece.”


İlker Doğan

60 görüntüleme0 yorum