top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Kaan Denizmen- Denge

Turgut’un aksine ben dengemi korumaya gayret etmem. O, renklerin uyumuna dahi inanmazdı. Doğada var olan her şey yakıştığı yeri çoktan bulmuştu ona göre. Hatta öyle ki rakı masalarına oturma sıklığıyla kıldığı namazların arasında da bir denge vardı. Gayriihtiyari bir sufiliği tuttuğu olurdu. Bu zamanlarda akşam oturmalarına onu nezaketen davet etsek de o asla bizi geri çevirmezdi. Biz tövbeli selamlar vermesini beklesek de o sarhoşluğundan gocunmazdı, bilakis çağırmazsak darılırdı. Böyle bir denge tutturmuş, bir de sigara tüttürmüş yürürdü Aşiyan’dan aşağıya doğru salınarak. Doğrusu az evvelki mevzubahisleri baz aldığımızda benim de Turgut’tan pek ayrışan bir yanım yoktur. Lâkin ben elâleme karşı bir sabitlenmiş kantar gibi dengemi korumaya direnmekte pek marifetli değilimdir.

İradesiz miyim bilmem ama güzel olan her şeye zaafım vardır. Öyle ya, güzel olan her şey dengemizi bozar bizim. Dengemizi ne zaman kaybetsek yollarda bulurduk. Kendimizi... Çünkü dengemizi bulmak pek basit bir iş değildir. Yine de bu hiçbirimizin yaşamına akşamdan kalma olmak sebebiyle kahvaltılara oturmaktan alıkonmamız dışında doğrudan dokunabilmiş değildir. Tabii bu lâfıgüzafların arasına defne yaprağı gibi yerleştirdiğim ‘‘biz’’ sözcüğünün çatısı altına aldığı topluluk; Turgut ve beni de içerisine dahil eden, pek çoğu selâmımın sabahımın senelerdir süregeldiği, dünya derdinden uzak, akşam yemeklerinden kalkınca haber programlarına değil yatağına yeltenen, hep aynı şarkıları dinlemekten nefret eden ama her zaman da benzer şarkılar dinleyen, kimisinin şiir bildiği, kimisinin şiire dair aklında kalan tek fikri lise yıllarında edebiyat kitaplarındaki resmî yazıların altını çizerken rast geldiği bazısı serbest bazısı aruz bazısı da hece vezniyle karalanmış olup da sevdiği kızla bir bankta oturup mırıldandığı cümlelerden ibaret olan, yaşamaya alışkanlık kazanamamışsa da dünyaya yabancı olmaktan keyif alan, milyon tane çile çekmesine rağmen bir türlü zihnen olgunluğa erişememesinden ötürü aklı beş karış havada olan insanların oluşturduğu bir güruhtur. Zaten bu biz kalıbının Kuru Yemişçi Nafiz abi de dahil olmak üzere bütün bir insanlığı çevrelemesi pek mümkün olmasa gerek. Zira, insanlar adına sözcülük görevini üstlenecek birisi yoktur. Hoş, varsa da o ben değilim.

Yine de insanların sözcüleri olmamış bugüne dek. Onlara elçiler gönderilmiş. Biz ise -sümme haşa- Tanrı’mızın -en azından benim- gücüne gitmeyecek ölçüde bu elçilere muadilen bir sözcü seçsek ve bu garip kulların derdini tasasını göklere seslense diye sohbet edenleriz. Tabii ne zaman Tanrı bahsi sohbetlerimizde yer alsa Turgut gözlerini kaçırır, daha az konuşur, mikrofon kendisine uzatıldığı zaman ise karşısındaki tam dinlememiş olmasına karşın onu onaylayarak aradan çekilir, Tanrınız büyük, amenna, derdi. Biz de kendi aramızda tartışmaya devam ederdik. Ben ise her cümlemden önce bir estağfurullah çeker ancak yine de diyeceklerimden geri kalmazdım.

İşte benim bu masanın eşlikçilerini Nafizlerden ayırma sebebim denge meselesidir. Bu masanın bir ayağı öte ayağından biraz daha kısadır. Turgut ve bir iki kafadarı daha sürekli bundan şikâyet edip bir başka masaya geçmeyi önerse de biz hangi masaya oturursak oturalım, fayda etmezdi. Bunu tek ben bilirdim.

İşte tüm bunları Sevde’ye anlattım. Pürdikkat dinlermişçesine gözlerini, konuşurken benden bağımsız hareket etmelerine engel olamadığım beden dilimin üzerinde gezdirdi. Ama biliyorum ki pek oralı olmadı, kesin bir gayretle dinlemedi. Zaten Sevde ne zaman dinledi ki beni? Varsın dinlemesin. Bu tür meselelerden söz açıldı mı sabaha dek kendi kendime de olsa konuşur dururum ben. Adını söyler dururum. Dinlerse dinler, dinlemezse... Dinlemezse ne yapılır ki?

Beni kırmamak için anlattıklarıma özen gösterdiğini gösteren tavırları takınmasını çok istemedim. Çay demleyeceğim, diyerek ayaklarımı uzattığım koltuktan doğruldum. Çayın suyu ısınırken biraz havadan sudan düşündüm. Faturadan düşündüm, şiirden, Tanrı'dan, aşktan, ölümden ve dengeden birkaç klişe kalıp saydım kendimce. Bunları söylüyorum size çünkü o ana dair söylenesi şeylerden en seçilebilir olanı bu. Çayın nasıl demlendiğini anlatmayacağım tabii. Ha bir de koltuktan kalkıp mutfağa giderken başta biraz sendeledim, dengem bozulmuş yine.

Sevde’ye seslendim çay ister mi diye. İstemedi. İstese ne istemese ne? Çok isterse alır kendisine bir bardak. Çok istediği ne varsa alıyor, hevesi kaçınca da şimdiye dek hiç heveslenmemiş gibi bırakıyor zaten.

Bir elimde küllük öte elimde tabağından tuttuğum bir bardak çayla balkona çıktım. Zil çalındı. Sevde baktı. Kim gelmiş diye de sormadım. Tek olsam bakmayacaktım da. Kapılarla alıp veremediğim şeyler var. Bir defasında Turgut’a bahsetmiştim bundan. Demiştim:

Hepimiz kapılarımızı kapalı ve hatta kilitli tutuyoruz. Dışarıda bir yığın kalabalık var. Kendimize yurt bellediğimiz bi’yer var, oradan olmayan pek az insanı kabul ediyoruz yalnızca. Bazı kapılar var, bazılarının açmayı çok istediği. Hepimiz bazı kapı deliklerinden görünmek istemiştik vaktiyle kapının ardındakilere. Bazı kapılar açıldı. Biz girince yeniden kapandı. Kapının ardında ne olduğunu herkes bilir. Yine de kimse bilmez bir kapının nelerin üstünü kapatabileceğini. Şimdi ben bunları hoşnutlukla söylüyorum. Sen de hoşnutlukla dinliyorsun zihninde canlananlardan dolayı. Ancak kapı bana çok da iyi şeyler çağrıştırmıyor. Çünkü kapılar genelde kapalı olur. ‘Kapamak’ ile aynı kökten geliyor neticede. Bazı kapılar yüzümüze kapanıyor Turgut. Kapandı da. Şenay’ı hatırlarsın ya. Bak böyle deyince suratın düştü birden. Bir kapı kapansa gene iyi, kimisi var ki tüm kapıları kapatıyor insanın suratına. Gidemiyorsun yanına. Gönlünü kazanmak mümkün değil. İçeriden kilitlenen hiçbir kapı dışarıdan geçit vermez anahtar olmadıkça. Ha keza kimsenin de cebinde bir başkasının gönlünün anahtarı yok ne yazık ki. İşte o zaman dönüp gitmek gerekiyor Turgut. Bazen tuhaftır ki sen montunu alıp dönerken o yolda, kapıyı açıp ardından koşanlar oluyor.

Konuşmam esnasında Turgut’un keyfi bir kaçtı bir düzeldi. Bu son sözüme de epey süre tebessüm etti. Kastımın ne olduğunu iyi anladı o da. Soran olursa söylemem, Turgut kızar yoksa.

Şimdilerde Turgut pek arayıp sormuyor. İhtimal o ki kendi kapısını çekip çıktığında şu aralar sık sık uğradığı bir kapı vardır. Yarın akşam gelecek neyse ki. Anlatmadan da duramaz zaten.

Sevde’ye bu kapı fikrimden önceden bahsetsem dikkatini celbederdim herhâlde. Muhtemelen katılmazdı söylediklerime ama ilgilenirdi mutlaka. Şimdiyse gündelik birkaç kelimeyle geçiştirir. İlgisini artık cezbetmeyen şey, bu konular değildir zannedersem. Ha, bende de farklı bir durum olduğu söylenemez. Sevde şimdi dünyanın en güzel şarkısını söylese... Bilmiyorum.

Epey uzun zaman oluyor, dengesizim. Dünyaya ve yaşama dair bilgim azdır, bunca senesini bu dünyada geçirmiş olan pek çok insana nazaran. Bildiğim doğrularım vardı, unuttum. Dengesi bir kere şaşınca insanın, kendisini dahi unutmaya başlıyor. Ama unutmadı mı fena zaten. İnsan bir kere unutmalı. Bazen bir daha hatırlamayacak kadar unutmalı unutulması gerekenleri.

Sevde geçen sene bir hediye almıştı bana. Duvara asılıyordu ama tablo değildi. Ben bu tür nesnelerin ismini bilmem pek. Edip Cansever’in resmi vardı ve üzerinde.

“Unutulmuş gibiyim ben ve insan bir bakıma unutulmuş gibidir.

Bilmem ki nasıl anlatmalı,

Yalnız bile değilim,” yazıyordu.

Ben arada okuyup okuyup iç çekiyorum. Sevde ne düşünüyor şimdi bilmiyorum. Her gün gördüğünden ilgisini çekmiyordur belki. Hatta varlığını dahi unutmuştur belki bu hediyesinin. Hatıralarla özdeşleşen hediyeler unutulmazmış. Külliyen yalan. Öyle olsa kim kıyardı ki canına? Yazık ki değerini kaybediyor alıştığımız her şey.

Bu tablo duvara yapışırdı ilk geldiğinde. Zamanla her eve gelişimde yere düşmüş vaziyette gördüm onu. Sonra kalın bir ipi iki ucundan geçirip duvara astım. İp koptuğunda Sevde fark etmemişti bile. O zaman da bir ip daha aldım, gene astım. Ben muhafazakâr bir insan değilim, öyle ki cennetmekân babam hoşnut değildi bu yapımdan. Yine de bir şeyleri korumak için çok çalıştım. Hediyeleri, maziyi, sevdiklerimi, duygularımı... Bir serçeyi sevmek gibiymiş yaşının geçmesine aldırmadan yaşamak hayatı en genç hislerle. Üstüne titreyince uçup gidiyormuş o ilk gençliğin heyecanı ve o heyecanın hezeyanı. Hayatın akıl almaz bir dengesi varmış. Kimse bilmezmiş terazinin ayarını ama bir kefeye yerleşir, yaşarmış insan. Turgut’un ise bir nevi şahsına münhasır bir dengesi var. Herkese iyi niyetle gülümsüyor o kendi terazisinden.

Benim bir dengem yok. Ne yattığım saat bellidir ne de gözlerimi açtığım. Benim doğrularım da sabit değildir. Öyle ki inanmam düzenin döngü olduğuna. Döngünün denge olduğuna inanmadığım gibi. Ama işte böyleymiş. Aile kurmak, ana baba olmak gereklilikmiş. Bunu balkondan dışarı seyrederken bir omuzunda çizgi film karakterlerinin resimleriyle donatılmış okul çantaları ve diğer eliyle de birbirinden sevimli çocuklarının ellerinden tutan ana babaları görünce düşündüm. Bir tanesi bankamatik sırasına geçti sonra. O da haklı. Para kazanmak şartmış. Karşı caddedeki meyhane bomboş bu saatte. Çünkü her istediğinde içemezmişsin. Ayık yaşaman gerekmiş. Emlakçı ise boş durmuyor. Derler ki kira ödemek de yaşamın bir parçasıymış. Diploma, kimlik demekmiş. Takım elbise ve kravat prestij meselesiymiş. Pijamayla çıkıp yakamazmışsın parklarda sigaranı. Büyüklerin sözü dinlenirmiş, söz büyüğün, sus (nasıl oluyorsa!) küçüğünmüş. -Bayram yaklaşıyor- El öpmek hürmet göstermekmiş. İntihar etmek insan onuruna yakışmazmış. Mobilya takımlarının rengini seçmekte hür lâkin ömrünün vaadini belirlemekte söz sahibi değilmiş insan. Nafiz abi gibi işinde gücünde olmak lazımmış. Konforlu yaşamak elbette iyiymiş ama demiri ışıldatmak ve ölümün konforlusuna ortam yaratmak makul olanmış. Biz intihara kalkıştık mı yaratıcımızın emanetine ihanet edermişiz ama ömrümüzü bir sigorta şirketine, çok yönlü çile tarifelerine emanet etmek söz konusu oldu mu aynı şeyi düşünmemeliymişiz. Her doğru her yerde söylenmezmiş. Yanlış sahipleri doğruyu duyduklarında kırılırlarsa yanlış yapmış olurmuşuz. Doğrular nasıl yanlışa götürsün bizi? Doğru insanı bulmak diye bir şey varmış. Bar kızlarına âşık olunmazmış örneğin. İşi gücü olmayana, cebi delik gezene adam denmezmiş. Evlilik bir kurummuş. Sevişmeyi kim kurumlaştırdı bilmiyorum ama evlilik mühim bir müesseseymiş. Ev, kutsal bir mekân bile addedilebilirmiş ki bundan yan yana söylenirmiş hep ‘‘ev’’ ve ‘‘bark’’. Turgut gibileri haytaymış, benim gibileri gamsız. Denge kısaca döngünün içinde denk olmakmış. Terazinin kefesinden düşen olursa ölür!

Sevde de bir bardak çay almış. Balkona çıktı, bir sandalyeyi çekti, sırtını duvara verip oturdu. Küllüğü uzatmamı rica etti. Uzattım. Uzunca süre konuşmayı bırak, göz göze dahi gelmedik. Bir şey söyleyecek gibiydi. Dudakları aralanır aralanmaz geri kapadı. Sonra yeniden şevklendi sormaya.

Hayrola? Durgunsun bugün.”

Alışılmışımın dışında bir şey olmadığını belli etmek için omuzlarımı silktim. Tekrar sordu.

“Keyfini kaçıran bir şey mi oldu?”

“Yok ya.”

“Ee konuşmuyorsun pek?”

Bilmiyorum, manasında dudak büktüm. Hoşnutsuzdu. Gözlerini devirerek, “Neyin var?” diye sordu.

“Bir şeyim yok.” Gerçekten yoktu. Bu diyalogun uzamasından sıkılmıştım.

“Sevde bu konuşmayı neredeyse her hafta yapıyoruz, farkında mısın?”

“Bir iyi bir kötüsün çünkü. Ne zaman nasıl davranacağını kestiremiyorum. Sürekli dengesiz bir hâldesin.”

Ses tonu sitemkârdı.

“Biliyorum.”


Kaan Denizmen

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Opmerkingen


bottom of page