• İshakEdebiyat

Öykü- Kadir Yılmaz- Kuleden İnmek

Şiir yazmak için tüm koşulların olgunlaştığı gece mandepsinin kokusunu, sefih içecekleri içmekten almadım. Ağzımı ıslattıktan sonra dil çürük dişe gitti, oynadıkça durmadan karıştırmaya devam etti. Dişim tekrar kazan gibi zonkladı zonk zonk zonklamasın diye de çürük olan yerin membaına dilimi sokmadım, köşesinde berisinde gezindi. Sonra çürümeye yüz tutmuş başka dişe kaydı dil. Rahmetli Sinan Gerçek’i onca insan evladının arasında görmem tesadüflerin küçük cilvesi olmalıydı fakat gözlerimin benden bihaber hareket ettiği ilk andan belliydi.

Bu semt küçük bir yer, onun burada takılacağını hiç düşünmezdim. Gerçi plajdaki polis kampının karşısındaki yerlerde dolanır, girdiği küçük mekanlarda devletin adamlarından nasıl kurtulduğu konuşulurdu. Yüzüne bakınca bir celladın donukluğu ve belli ki mektep okumuş olduğu anlaşılırdı. E. civarında namıyla borusunu ötürdüğünde saygıyla birlikte korkardı ahali. Bunca anlattıklarımın üzerine herkes tabii ki de Sinan’a saygı duyardı, sıkıysa duymasın. Köpekler bile onun geçtiği sokakta usturuplu havlar, Âdem oğlu yahut Havva kızlarına hırlamazdı efendim. Aslında onu pek az görsem de hikayesini dinlemekten neredeyse ezberlemiştim. Yaşadıklarına benzersiz dersem ufaktan sallamış olurum, elbette hayatta herkesin taşıyacağı hikâyesi vardır ama orada ellerim iki yana sallanırken, saçları alev alev yanan hatun yanıma sokuldu. Yavaş yavaş dönerek zımbırtısı ziyadesiyle fazla mekânda dans ettim. Ayaklarıyla adımlarıma halkalar çizmekte pek mahirdi. Müziğin nağmelerinde yüzerek sevişecek ada aramıştık; bedeni ayrılıp uzaklaşıyor, pistte dönüyor, sonra yeniden birbirimize kenetleniyorduk. Gece ilerledikçe Sinan Gerçek hiç gözümün önünden ayrılmadı. Kafamı çevirdiğim her yerde beliriyordu namussuz sırnaşık. Umduğumu bulamadığımdan mekândan çıktım.

Serin, hoş bir geceydi. İki sarhoşun yanından geçip, koruluğun girişindeki banka oturdum, çanak sızlayınca yorulduğumun farkına vardım. Zihnime kazınmış, cesaret dolu hikâyeyi kıskandım yine ama olanlar film noir gibi gelebilir; bunu yıllarca kıskanmamın sebebi de övünç pırıltılarıyla dolu maceralarının olmasıydı. Birbiriyle kesişen hiçbir ortak yönümüz yoktu. Kurumuş hayat pınarının ortasında dımdızlak kalmıştım. Tanıdıklarım yurt dışına teker teker uçarken ben de eşlik etseydim anlatacak hikâye de cebi dolduracak para da olurdu. Eksilerek daha da düşeceğim yer kalmamıştı. Kuru bankta oturmaktan sıkılmıştım. Evimin kapısını açıp ifritlere selam vermeden uyumak da istemedim, mekâna geri döndüm. Girişte uzun zaman önce dinlediğim caz parçasının çaldığını duydum, belki de yanıldım. İçeriye doğru süzülünce emin oldum, sevdiğim EP albümlerindendi.

C'est pas d'l'amour parçası çalarken boydan boya uzanan camın yanındaki masaya oturdum. Rupa & The April Fishes grubunun bir nevi kopyası olduğundan mini konser hoşuma gitmedi, az da olsa özgün olmalarını beklerken ecel terleri döküp bir an evvel bitsin diye iç geçirdim. Sevdiğim bir şarkı berbat edilince şarkının aslını özlerim. Eve gidince tekrar dinlemeyi planladım. Belki de oradan buraya savrulmanın cazibesine kapıldım.

Kontrbası çalan arkadaşım Tarık’la göz göze geldik. Konserden sonra cılız alkışların arasından yanıma geldi. Masada dönerek selamlaşıp öptü. Terli dudaklarını, yanaklarımda hissettim.

“Uzun zamandır görüşmüyoruz,” dedim.

“Geldi İsveç’ten sevgilim, ilgilendim onunla birkaç hafta. Ayrıca Lübnan’a çağırdı ailem.”

“Ciddi bir şey yok umarım.”

“Yoo öyle özlemiş ailem.”

“Eh buraya da pek gelmiyorsun.”

“Mekân bizi çok çağırmıyor, caz çok dinlemiyorlarmış. Her şey para.”

“Kulak zevkleri yok, boş ver,” diye teselli ettim ama onları dinlerken Roma ordusunun zulmünde inim inim inleyen Havarilerden farksızdım. Tabii biz konuşurken, caz esintileri de çoktan kaybolmuştu, abidik gubidik kolonları patlatırken bini bir para. Bana yaşlı diyeceksiniz ama zagonu çıkardığımda delikler dolar, haberiniz olsun.

“Avrupa’ya gideceğim,” dedi.

“Yerinde bir karar. Arkana bakmadan tak topuk.”

“Sevgilim çağırıyor, orada bir akrabam da var.”

“Şanslısın,” dedim.

“Biraz,” dedi kahkaha atarak. Sinan Gerçek’i işaret etti:

“Bu aralar karşıdaki adamı çok görüyorum, tanıyor musun?”

Antin tarafından rüzgâr yüzümü yaladı.

“Yakından tanımıyorum.”

“Evvelde pek böyle karakterler görmedim. Ne diyorsunuz Türkçede aaa?”

Ne demek istediğini pek anlamadığımdan birkaç tahminde bulundum.

“Mafya?”

“Yo, yo.”

“Baron?”

“Ya, hayır. Ne diyordunuz mmmm?”

“Ağır abi?”

“Haayıır.”

“Kabadayı?”

“Hıh, aklıma gelmedi. Öyle duruşu var.”

“Bilmiyorum,” dedim, gözlerimi Sinan Gerçek’ten ayırmadan.

Sigara yaktım, bir nefes aldım. Dumanı boğazımı öyle bir yaktı ki yarım ağız küfür ettim. Yanımdaki gürültüden pek duymamıştı. Gerçi duysa da ne değişirdi? Sandalyeye yayıldım, nefes alışverişlerim uzaydaymış gibi asılı kaldı. Basık havadan nefesim kesilirken terlemiştim. Gözlerimi ovalayarak masadan doğruldum, hiçbir şey yapmadan yorulmuştum. Güzelinden bir hatuna ağ atıp eve giderdim birazdan ama karşımda hınzır suratıyla Sinan Gerçek durunca zerrem bile hareket etmedi. Ordusuyla buraya da sur çekerse kadınların kimin potasında toplanacağı belliydi. Ellerim meşeden yapılma masanın damarlarında gezinerek ritim tuttu. Canım sıkılmıştı, belki de şiir yazamazdım bir daha. Bunun korkusuyla duygularımı korlayacak bir hatun kestim. Gözlerim fenerini etrafta gezdirmesine rağmen yanımda Tarık vardı. Sonra her şeyden vazgeçtim, zaten büyük şeyler değildi. Başımda sıcak rüzgâr döndü, duyulmaz oldular. Mekânın ortasında yığınla izbandut herif dizilmişti. Pislik, etraftaki pisliklere nerede olduğunu belirtirmiş, o da işaret fişeği atmıştı. İki kişi masaları keserken diğerleri de Sinan Gerçek’in başına toplanmıştı. Patronları elini omzuna koydu, gıkını bile çıkarmadı. Kabadayı hallerini fıss diye iğneyle söndürmüşlerdi, ay aman ne kadar usluydu; kıskandım. Keyfim yerine gelmişti. İçlerinden saçlarını geriye taramış adam, ahkam kesti:

“Orda burda artistlik taslarken iyi ha zırtapoz. Görmüyor muyuz sanıyorsun, ha ha! Her şeyden haberimiz var. Bak, burda küçük götünü çizmiyorsak midemi bulandırıyorsun, sinek. Zamanını bekliyoruz. Çok basitsin olum. Yoksa bi ayar versek var ya yanında küçük kalır, kafanı tavuk gibi koparırım. Ayağını denk almanı beklemiyorum, az vaktin kaldı.”

Ortalığı buz kesti, kimseden çıt çıkmadı. Adamlar gözünü bir an bile Sinan Gerçek’ten ayırmadı. Gerçekten, gerçek bir sonun gerçekliğini tattığı yüzünden belliydi. Adamların karşısında domates gibi kızarmıştı, elini beline attı. Köşeleri dolduran rüzgâr sesi, soluk alışverişlerinin üzerini örttü. Oyuncak tabancaların sesini duyar mıyız? “Tabancam var,” diye caka atanlar patlıcan çıkarırlar belki, güleriz. İp adamlar posta koyduktan sonra gerildikçe gerildi, kopma noktasına geldi. Onun namının alaşağı edilmesini, ağzımın suları akarak bekledim, gözlerimi bir an bile ayırmadan kopacak cıngarın dansını hayal ederken kan dökülmesinden korkarım. Karşı tarafın gözlerini kan bürümüş, o da kan kokusunu almıştı. Sinan Gerçek işlerini bitirecekmiş gibi ayağa fırladı. O sırada hatun omzundan tuttu. “Lütfen, gecemiz daha beter olmasın, intikamını alacağın zamanı biliyorsun, boş ver değmez, burada bir sürü insan var, hepsi de senin değerini biliyor.”

Yine de laftan sözden anlamadı, fiyakasını toparlamak için tabancasını çıkarırken donuna takıldı, heriflerden biri bileğinden tuttuğu gibi silahı alıp beline soktu, üzerine yürüdü, kulağından kavradı. Patronları da suratına tokadı yapıştırmasıyla yere serildi. Yine gıkkkgıkkkkgııkk guuuuuk çıkaramadığı gibi elini götüne götürüp heriflerin arkasından baktı, sanki tokadı yüzüne yememişti. Adamlarının sayısı nispeten onlara göre az olduğundan güdük kalmıştı, normalde aynasızlara iş çıkardı. Belki de diğerleri kapalı ortamda çatapat çıksın istememişti. Yanındakiler kolundan tutup sandalyeye oturttu. On milyon tır üzerinden geçmiş, yol parasını da zavallıdan istemişlerdi. İri yarı gövdesi, çelik gibi pazıları da sönük görünüyordu. “Ne bakıyorsunuz öyle, ayı mı oynuyor. Dönün lan önünüze,” diye böğürdü. Şarkı tekrardan çalmaya başladı, ölgün ve korkakça. Size en başta dediğim gibi, şiirin korukta pişmesi için her şey hazırdı. Gerekli ya da gereksiz dolgun sözler. Şiirsel ortamda olmasam da kanı fokur fokur fokurdayan mekân, ehven-i şer olabilirdi. Döngüsel olaylarda zıp diye ortaya saçılan şeylere de açık yaşamayı öğrenmiştim ama onun böyle eziş büzüş görünce rahatlamadım dersem çocukluk huyuma, yalan söylemeye sarılırdım. Sandalyede eli yanağında, jene yudumlarken yanındaki hoppa kadın teselli etti. Hatun sırtını sıvazlayınca onu da tersledi.

“Kesin şu zımbırtıyı, başım ağrıyor.”

Müzisyenlerin ödü bir yerlerine kaçmıştı; pılını pırtını toplayıp sahneden indiler. Öfke naraları mekânda patlayacak birini arayıp durdu. El alem canının kıymetini bildiğinden ses etmedi. Sinan Gerçek isyan ederek, hezeyanlarını ortaya saçarak mekândan çıktı. Peşinden zıpır hatunun gelmesine izin vermedi. Omuzları düşmüş, janti saçları yolunmuş gibi dağılmıştı; gecenin başındaki göz dolduran halinden eser yoktu. Tarık olanları sormaya yeltendi, vazgeçti. “Acil işim çıktı, yine görüşürüz,” dedi, masadan kalktı. İnsanların yüzünden eğlenceli bakışlar silinmiş, kolonu patlatan şarkı susmuş, ağız dolu kahkahaların yerini sessizliğe bırakmıştı. Açıkçası ben de renkten renge bürünen geceden sıkılmıştım. Mekândan çıktım, her sokak lambasının arasındaki mesafede karanlıktan geçerken bankta oturmuş Sinan Gerçek’i yarım yamalak gördüm. Elleriyle yüzünü kapatmış, kendini feda ederek kulesinden inmişti.


Kadir Yılmaz

68 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör