• İshakEdebiyat

Öykü- Kadir Yılmaz- Muhallebi

Kış, denizi zapt etti. Bilmem, gelmem ben de artık oraya. Şişedeki kesik kafalarla sohbet ederim. Şehirde kol gezdi astrapi, mekândaki fısıltılar açığa çıktı, başşehirde kargaşa diye başladı nakıs hikâye. İşte defterin başına tarih atmalıyım, filan tarih filan kişi şurada dümbelek dümbürdererek yol aldı ama şimdi yağmur yağar, herkes kaçar. Yine de evler boş, odalar dolu, insanlar boş gözlerle bakar. Sokakta yuva arayan köpeği gördüm, bir tek köpek kaçmadı yağmurdan. Hafiften rüzgâr esti. Memlekette herkes ayakta, memlekette herkes oturmuş. Kendi düşen ağlamaz. Eh, ağlamam da!

Giriş cümlesini hesap etmeden yazmaya başladım. Nereye varacak inanın bilmiyorum ama bir öykü kendini nasıl var eder? Olduğu yerden bitmez, oturacağı sandalyeyi bilir. Oturaklı bir yazın türü olduğunu söylemişlerdi ama durun şimdi. Neden şiirsel bir giriş yaptım? Neyse devam ediyorum. "N" harfini çok kullandım. Neden, nasıl, ne soruları üzerine inşa edilmiş bir öykü fena olmaz.

Kış, denizi zapt etti. Bilmem, gelmem ben de artık oraya. Şişe dolu kesik kafalarla sohbet ederim. Şehirde kol gezer astrapi, mekândaki fısıltılar açığa çıktı, başşehirde kargaşa diye başladı nakıs hikâye. İşte defterin başına tarih atmalıyım, filan tarih filan kişi şurada dümbelek dümbürdererek yol aldı ama şimdi yağmur yağar, herkes kaçar. Yine de evler boş, odalar dolu, insanlar boş gözlerle bakardı. Sokakta yuva arayan köpeği gördüm, bir tek köpek kaçmadı yağmurdan. Hafiften rüzgâr esti. Memlekette herkes ayakta, memlekette herkes oturmuş. Kendi düşen ağlamaz. Eh, ağlamam da! Ne yapalım hiç kıpırdamam yerimden. Eski zamanlarda ölümün sebebi olarak melankoli dermiş ahali. Haklılar da. Yalnız ahalinin dışında tarih kitapları, atlas işaretler, vakanüvisler, mukaddes kitaplar, “Aman ha, melankoliden uzak durun,” diye kitabın başında, ortasında, sonunda, köşesinde yazarmış. İnanmamak elde değil, gerçi inanmazsan da git denize sor ama insan bazı bazı kendinden geçtiğinde o duygunun tesirine girer. Kurtulduğunda bu masada tek başına, şişedeki kelleleri sayarken bulur kendini. Açıkçası ben de melankoliyi, yani kendime yeni cehennem yarattım masada. Yanlış anlaşılmasın, üstünkörü olmadı bu. Derin hesaplar; ondan al, şuna bırak tarzı bakkal numaraları da eklendi.

Yol genişledi, daraldı ve uçuruma varmaktan korkuyorum. Aynı kelimelerle farklı şeyler anlatmak çok zor. Aslında daha güzel bir konu var. Daha doğrusu konusuzluk. İçinden çabuk sıyrılırım. Dil, kumaşını belli etmeli. Halı motifleri gibi. Keşke halı örme makinesi nasıl örüyorsa, kalem de kendiliğinden yazsa ben de tuvalete gitsem ama başından ayrılmak mümkün değil. Bu öykü konu istemedi. Havadan sudan. Öykü mü, boş ver. Kıvrak, solist gibi başlamalıyım. Desenin bir rengi diğerini tamamlamalı. Daha eşiği geçmedim.

Kış, denizi zapt etti. Bilmem, gelmem ben de artık oraya. Şişe dolu kesik kafalarla sohbet ederim. Şehirde kol gezer astrapi, mekandaki fısıltılar açığa çıktı, başşehirde kargaşa diye başladı nakıs hikâye. İşte defterin başına tarih atmalıyım, filan tarih filan kişi şurada dümbelek dümbürdererek yol aldı ama şimdi yağmur yağar, herkes kaçar. Yine de evler boş, odalar dolu, insanlar boş gözlerle bakardı. Sokakta yuva arayan köpeği gördüm, bir tek köpek kaçmadı yağmurdan. Hafiften rüzgâr esti. Memlekette herkes ayakta, memlekette herkes oturmuş. Kendi düşen ağlamaz. Eh, ağlamam da! Nitekim bu tebelleşten sonra hesabın sonucu çıktı: Kellelerden biriyle sohbet edecektim. Sıkılırsam değiştirirdim. İnsanlardan iyidir. O sefil, şefik, kamburu andıran aynı cümle kalıplarını dinlemek istemem. Ne de olsa o nahoş hava bizi bariz konulara iterdi. Zaman tecrübe ettirdi, cümlelerin bir yerde tek kalıba gireceğini gösterdi. Lak lak lük lük hemen kaç ordan. En azından ölü bedenden alınıp da ikram edilen kellelerle hoş beş etmek daha mantıklıdır. İnsan kellesi mi, hayvan kellesi mi? Bilmem. Ben kolay kolay da sorgulamam. Çünkü varlığın varacağı yer bellidir. Baktım, etraf boş. Gözleri açıldı. Ölmeseydi, kim bilir nasıl taptaze açılırdı gözleri. Yine de mercan mercan parladı. “Yağmur nasıl da yağıyor, dışarıya çıkma, boğulursun suda,” diye söze girdi. İstediği fırsat böyle içten olmalıydı, korumacı. İki kadeh daha içtik. Sandalyede gerindim. “Son dönemdeki gazetelere bakıyor musun,” diye sordu. “Yani, bazen okuyorum.” “...Gazetesi, son olaylar hakkında çok güzel haber yapıyor!” Geçen buluştuğumuzda bu konu hakkında nutuk atacağını bildiğimden görmezden gelmiştim ama baktım kaçış yok, verdim gazı. Konuşmaya devam etti. Dayanamadım. Birkaç vakit sonra araya girdim. Onun acınası haline daha fazla şahit olmak istemedim. Diğer kelleye geçtim. Bu daha makul gelmişti.

Dekoratif yaklaşmak mı, bu hatanın sonu yok. Su akar, debisini zamanla oluşturur. Yazmaya başlamadan önce ne yapıyordum? Tuvaletteydim. İshaldim. Bir şeyler beni çekti, Kafkavari suçluluk. Karakter, mekân, üslup… bunları düşünmeden oturdum. Çala kalem yazmaya başladım, sildim mi? Sildiğimden çok yazmamalıyım. Kusana kadar dans etmenin faydaları üzerine makale okuduklarında insanlar eğlenmez mi? Yazı palyaço değil ya, ağır taş yerinde güzeldir. Üç gündür kalbime ağrı girdi. Sigaradan. Dumanı saldığında boynuna dolanan cinsten. Yürüdüm yürüdüm. Diyalog çıktı. Başarır mıyım? Kendime güvenim son zamanlarda kırıldı sonuçta. Kesik kafayla konuşacakları konu yok. Havadan sudan. Yemezler. Yani ben yemek isterim de, başkaları yemez. Yüksekten atlarsak gittikçe ufaldığımızı görürüz. Ancak bu yanılgıdan ibarettir.

Kış, denizi zapt etti. Bilmem, gelmem ben de artık oraya. Şişe dolu kesik kafalarla sohbet ederim belki. Şehirde kol gezer astrapi, mekandaki fısıltılar açığa çıktı, başşehirde kargaşa diye başladı nakıs hikâye. İşte defterin başına tarih atmalıyım, filan tarih, filan kişi şurada dümbelek dümbürdererek yol aldı ama şimdi yağmur yağar, herkes kaçar. Yine de evler boş odalar dolu, insanlar boş gözlerle bakardı. Sokakta yuva arayan köpeği gördüm, bir tek köpek kaçmadı yağmurdan. Hafiften rüzgâr esti. Memlekette herkes ayakta, memlekette herkes oturmuş. Kendi düşen ağlamaz. Eh, ağlamam da! Birçok şey zoruma gitti. Hiçbiriyle konuşmadım. Ağzım kurudu. Çöl yutmuştum. Masadaki her şeyden içtim, bana mısın demedim, daha çok susadım. İçtikçe yıldırım yuttum. Çölde yağmur yağmaya başladı. Ben susadım. Güzel sulardan içtim. Kavruldum, kavrulmanın sebebini aramadan içtim. Susadım yine içtim ama dudaklarım kurumadan içtim.

Yatağın desenlerine uzun uzun baktım. Kalem emrimi bekliyor, çok tembel. Büyük mağazaların, “Yedi tanesi dört lira” kampanyasında satın almıştım kalemi. Öyle ölgün durduğumda aklıma neler gelmez ki, anlatayım dersem ayrı öykü çıkar. İnanın, ona da benim gücüm kalmadı. Düşünüyorum da bunları ben mi yaşadım? Ağzımda mezeler taşıdım. Ellerim yoruldu her gün tanrılarla savaşmaktan. Hangisini öldüreceğim diye düşünüp duruyorum. Öyle olmalıydı, ölümüm bile düşünmekten olmalıydı. Başına oturduğum dünyanın belirsizliği yordu. Sevgilimin yanına oturup her şeyi unutabilirdim ya da küçüğünden bir şeyler de olabilirdi ama suçluyum ben durun! Suçluyum ki, kalem kendiliğinden yazmıyor. Güzel bir başlangıç cümlesi yazamadım, gerek var mı peki? Olduğu gibi anlatmak daha samimi. Kalem kâğıtta, sıcak evi tahmin etmeden yazmıyor. Bana güvenmiyor. İnsanlar birbirine güvenmezse cehennemi yaşarız. Bazen böyle saçma şeyler düşünüyorum. Kimse kimseye güvenmek zorunda değil. Yazı bitmeli. Öykü falan olmadı. Daha giriş bölümü yok.

Artık başka şeyler söyleyebilirdim. Hiç için safsatalar yazabilir hatta bunları hediye edebilirdim. İnsanlar sevinirdi. Yavaş yavaş sayıları sayar ve yeni bir tarih uydururdum. Roma'dan Osmanlı'dan ya da hiçbirini yapmam eve gider, kitaplıktan seçtiğim kitabı okurdum. (Genellikle Wittgenstein olur) Sözlük ve sözcük üreterek oyalanırdım. Artık neden oraya gidemeyeceğimi anladım. Bende kalsın.

Kış, denizi zapt etti. Bilmem, gelmem ben de artık oraya. Şişe dolu kesik kafalarla sohbet ederim. Şehirde kol gezer astrapi, mekândaki fısıltılar açığa çıktı, başşehirde kargaşa diye başladı nakıs hikâye. İşte defterin başına tarih atmalıyım, filan tarih, filan kişi şurada dümbelek dümbürdererek yol aldı ama şimdi yağmur yağar, herkes kaçar. Yine de evler boş odalar dolu, insanlar boş gözlerle bakardı. Sokakta yuva arayan köpeği gördüm, bir tek köpek kaçmadı yağmurdan. Hafiften rüzgâr esti. Memlekette herkes ayakta, memlekette herkes oturmuş. Kendi düşen ağlamaz. Eh, ağlamam da! Nedense kellenin bacaklarının olduğunu, yandan iki kol uzandığını fark ettim. Kaşları, gözleri belirginleşti. Gözlerim buğulandı. Nesneler çevrede yer tuttu. Karşımda duran kelle mı yoksa insan mı anlamadım. Açıkçası korktum. Zaten ben yaşayanlardan da ölülerden de korkarım. “Hadi gel, balık tutalım.” Kabul etmesem de çok ısrar etti. Kolumdan çekiştirerek yürüdüm. Yürüdükçe yürüdüm. Durmadan yürümenin sağlıklı düşünmemi de engellediğini fark ettim Halbuki tam tersi olurdu. Ayakları birbirine dolanarak karaya çaldım. Geriye dönüp aynı yere vardım. Endazeyi kaybetmeden aynı yere yürüdüm. Ayaklarım işlevini emrettiğim gibi yerine getirmedi. Bağırıp çağırdım. Baktım ki ağlamaya başladı. Teselli ettim. İpek mendil uzattım. Yorulmuştum. Tanıdık bir apartmanın önünde durdum. Yanımda kimse yoktu. Toprak kokusunu içime çektim. Bir düş olarak onu hayal etmenin sonsuzluğunu özledim. Cebimden kâğıt çıktı. Buruşuk, biraz da ıslanmış. Açıp baktım.

Saat 08.00'de P'ye 18 numaralı otobüs bileti.


Kadir Yılmaz

105 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör