top of page

Öykü- Kemal Tekin- Bir Kayboluşun Son Adımı

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 16 May
  • 4 dakikada okunur

Huy edindim. Bir başkasına söyleyemediklerimi sana yazıyorum artık. Saman sarısı, çizgisiz, ince kapaklı bir defter aldım önce. Başta hislerimi yazmaya başladım. Her akşam o gün ne hissettiysem deftere sakladım. Bazı akşamlar yazarken içim dışıma çıktı; açılıp kapanmaktan yıpranan defteri dolaştı. Geçmişin izlerine benek benek lekeler bıraktı. Nemli, tuzlu lekeler. Sarı yapraklar kahverengiye döndü. Sayfalar birbirine yapışmaya, lacivert mürekkep siyah akmaya başladı. Tükenmez denilen kalemle beraber ben de tükendim. Sonunda pes ettim; vazgeçtim içimi yazmaktan. Yaşadıklarımı yazmaya başladım. Var olduğumu kendime kanıtlamak istedim belki de. Dönüp dönüp tekrar yaşıyorum aynı günleri. Seninle konuşurken yakalıyorum her seferinde kendimi. Sana yazıyorum çünkü ne kendi varlığıma katlanabiliyorum ne senin yokluğuna. Hüznümü de sevincimi de sana anlatıyorum. Hayatımda olmasan da yaşadıklarıma tanık ol istiyorum.

Sana yazamadıklarımı, kendime itiraf edemediklerimi terapistime anlatıyorum.  Geldim oturdum, o çok beğendiğin bekleme salonunda sıramı bekliyorum yine. Ahşaptan yapılmış, kenarları demirle sabitlenmiş kahverengi orta sehpanın üzerinde gelişigüzel bırakılmış sanat dergileri, bej rengi duvarlarda mat çerçeveli soyut resimler. Bekleyen kişiyi ve zihnini oyalama gayreti var belli. Koltuklardaki koyu yeşil renk yerini soluk, yorgun bir yeşile bırakmış. Oturduğunda içine gömülmüyorsun, her şeye rağmen dik kalmana yardım ediyor. Halbuki bazen gömülmek istiyor insan kendi bedenine. Sırtımda geçmişin yükü gibi duran kare desenli kırlenti alıp dizime koydum. Koltukların aksine yumuşacık, bastırdığımda kayboluyor ellerim. Hatıran peşimi bırakmıyor. Aklıma bu küçük, işe yaramaz kırlenti bile nasıl övdüğün geldi.

“En küçük şeyi bile düşünmüşler, kendi evindeymiş gibi hissettiriyor. Vallahi insanın sebepsiz terapiye gelesi geliyor.”

Senin terapiye gelmek için hiçbir sebebin yokken benim ne çok ihtiyacım vardı değil mi?  Kırlenti alıp bir hışımla karşımdaki berjere attım.  Çantamdan defterimi çıkardım. En koyu kelimelerimle yazmaya başladım. “Her şeyi bu kadar kolay beğenebiliyorken, beni neden düzeltmeye, ‘iyileştirmeye’ çalıştın, anlamıyorum. Sana güzel görüneceğim, senin gözünde iyi olacağım diye güzellik salonlarını, terapi merkezlerini yol belledim.  Ne kendime güvenim kaldı ne de güvenimi tekrar kazanabilecek takatim. Sen gittikten sonra ilk gün evdeki aynaları kırıp atmak istedim, her birinin köşesinde seninle fotoğrafımız duruyordu, kıyamadım. Gittikçe silikleşiyorum. Elimden kayıp gidiyor bütün benliğim.”

Buraya ilk geldiğimiz günü hatırlıyor musun? Ben hiç unutmuyorum. İçin içine sığmıyordu. Terapiye gelen ben değilim de senmişsin gibi davranıyordun. Hiçbir yere zamanında gitmeyen sen, bizi o gün bir saat erken getirmiştin. “Merak etme!” dedin, “iyi olacaksın.”  Aklıma danışanlarımla yaptığım konuşmalar geldi. Dilim dönmedi. Ağzımdan hiçbir sözcüğe benzemeyen bir kem küm çıktı sadece. Sessizliğim beni huzursuz, seni ise oldukça hoşnut etti. Yarı aralık pencereyi örten tül perde aramıza girmek istercesine birden havalandı. Rüzgar dağın yamacından topladığı özgürlüğü saçlarımda gezdirdi, boynumda dolaştırdı ve dizlerime bıraktı. Özgürlüğün başını okşadım, bana gösterilmeyen şefkati ondan esirgemedim. Onunla beraber kalkıp gitmek istedim. Yanıma oturdun. Elini dizime koydun. Şefkat sandım, hislendim. Dizlerimde soluklanan özgürlüğü alıp bütün çıplaklığıyla camdan dışarı bıraktın. İçerideki nemli hava yerini soğuk ve kuru düşüncelere bıraktı. Tül perde heyecanını yitirdi. Salına salına, sessizce bakakaldı camın ardında kalan savruk zamana. Sırtın bana dönükken el salladım ben de bizden arda kalana. O an anladım, giden sadece benim özgürlüğüm değildi.

Salonu adımlamaya başladın. Ahşap zemini ve duvarı inceledin dikkatlice. Kapıya yaklaşınca durakladın. Merakına yenik düşüp, fark ettirmeden içeriyi dinlemek istedin. Neyse ki Bach merakını alt etti. Ama yine her zamanki gibi üste çıkmaya çalıştın.

“Ne anlıyorsanız bu gıygıydan!”

Müzikle baş edemeyince resimlere dadandın. Mat çerçevelerin içerisinde kendine dair bir şeyler arayıp durdun. En son bir tanesinde karar kıldın. Boş ve kupkuru bir arazide yıkılmak üzere olan bir bina, arazideki tek ağaca yaslanmış. Camları kırık, kapıları sökük, boyasız metruk bina varlığına son vermek istercesine yan yatmış. İnce, uzun ağaç kurak arazide her şeye rağmen yeşil kalmayı becerebilmiş ve tüm gücüyle binayı ayakta tutmaya çalışıyor. Tahminimce böyle yorumlamıştın resmi, bize dair çıkarımlarda bulunmayı eksik bırakmadan tabii ki. “Sen ve ben gibi,” dedin kendine yakışır küstahlığınla, “merak etme yıkılmana, yere düşmene izin vermeyeceğim.” Binaların kolonlarını kesen müteahhitler gelmişti aklıma. Güvenmekten başka çaresi olmayan ev ahalisi gibi bakmıştım, önce sana sonra da kendini binanın yükünden kurtarıp var olmaya çalışan biçare ağaca.

Ayakta durmaktan sıkıldın. Karşımdaki berjere kurulup dergilerden birini aldın eline. Beklemeye alışkın değildin. O ağır, sakin halin tik tak saymaya başlamıştı. Duvardaki saate baktım ben de istemsiz. Yelkovan senin halinden anlar gibiydi. Aceleci, kaygılı; bir yere yetişmesi gerekli. En kısa zamanda bir sonuca, sona varmalı sanki. Akrep, ismi gibi soğuk. Sakin. Yerinden memnun. Yelkovanı izliyor. Laf anlatamayacağının farkında. Şaşkın ve üzgün hareketsizliği, bir zaman sonra yelkovanın nefes nefese kalan telaşına kapıldı. Kaygı bulaşıcıydı.

Gözlerin, derginin anlamsız sayfalarında gezinmeyi bıraktı. Tül perdenin arkasına geçmeye çalıştı, beceremedi. Duvardaki çerçeveleri dolaşmak istedi. Ağaç ve bina olan resme gelince vazgeçti. Tanıdık bir his geldi belli ki. Çerçevelerden inip kapıya tırmanmak istedi. Yan tarafındaki saate varınca durdu. Akrep ile yelkovanın arasında bir yerde gözlerime değdi. İçim huzursuzlandı. Tedirginliğimi gizlemek istedim. İlgimi çekmeyen dergilerden birini aldım elime. Soru işaretleriyle dolu gözlerin üzerimdeydi, farkındaydım. Derginin sayfalarına bütün bedenimi gömmeye çalışırken kapı açıldı. Cevap bekleyen bakışlarından meslektaşım kurtardı. ‘İyileşme’ sırası bendeydi. Gitmeden son bir kez yüzüne baktım. Ferahlamış gibiydin. Bütün bedenime sirayet eden huzursuzluğumla kapıya yöneldim. Senin gözünde tamamlanma gayretiyle attım adımlarımı odaya doğru.

Evet o ilk gün ‘biz’ oluruz umuduyla girdiğim kapının önünde, şimdi ‘ben’ kalabilmenin çabası içerisindeyim. Alışamam zannettiğim danışan koltuğuna oturmak için sıramı bekliyorum. Dizimin üstündeki hafif titrek ellerime bakıyorum. Tırnaklarımdaki kırmızı oje hoşuma gidiyor. Tırnaklarımı kemirmeyi bıraktım sayılır. Siyah ojelerimi çöpe attım. Beyaz bir sayfa açmaya çalıştığım gri hayatımı artık daha renkli ellerle yazıyorum. İçeri girmeyi beklerken ahşap zeminden başlayıp bej rengi duvarlarda tedirgin dolanıyor gözlerim. Tanıdık bir çift göz aradığını fark ediyorum. Ellerimle yüzümü kapatıyorum. Kendi kendimi telkin ediyorum. Kötü günlerin geride kaldığını, önümde mutlu bir gelecek olduğunu fısıldıyorum. Kötü günleri düşünüyorum; senli ve sensiz günleri. Hangisi daha kötüydü emin olamıyorum. Hiç bahsettim mi bilmiyorum, senden sonra ilaç kullanmaya başladım. Terapiye devam ediyorum. Toparlamaya çalışıyorum. Kendime giden yolların taşlarını döşüyorum. Henüz tam olarak becerebildiğim söylenemez. Üç aydır danışan almıyorum. Kendi ruhumun karanlığında kaybolmuşken, bir başkasının ruhuna ayna tutamayacağımı anladım. Biraz geç oldu belki ama çok zaman da geçmedi salondaki ılık kahve bardağınla yüzleşmemin üzerinden. Çok düşündüm ama cevap bulamadım; kahveyi yapmadan önce karar vermiş miydin beni terk etmeye? Yoksa içmeye başlarken mi dank etti kafana değiştirebileceğin herhangi bir tarafımın kalmadığı? Hep eksiktim senin gözünde. Tamamlanmaya çalıştıkça eksildim kendimden, çok sonradan fark ettim. Tam anlamıyla bir başkası olmuşken hatta. Giderken herhangi bir neden ifade etme gereği duymamıştın. Açıklama yapmak huyun değildi zaten. Eksiklerini tamamlayacağın yeni birini bulmuşsundur çoktan. Düşündükçe seni ve sana dair her şeyi, içim daralıyor. Yeter!

Birazdan kapı açılacak ve içeri gireceğim. Yavaşça kapatacağım kapıyı, incitmemeye çalışacağım dışarda bırakmak istediğim hislerimi. Seans başlayacak ve ben, bu sefer dışarıda beni beklemeyen sana ve bana yaşattıklarına tam anlamıyla veda edeceğim.


Kemal Tekin

 
 
 

Yorumlar


bottom of page