• İshakEdebiyat

Öykü- Kerem Görkem- Hüseynik Görünmez

“Binayı boşaltıyoruz,” dedim, “herkesi evine yollayın. Ana kapıdaki üç güvenlikçi kalsın, yeter. Vardiyalı dururlar.”

Aniden bana dönen şaşkın suratlar karşısında kendimi güvensiz hissediyordum. Finans, satış ve insan kaynakları yöneticileri toplantı boyunca gözlerini masanın üzerinde gezdirdiler oysa ki. Tertemiz sayfaların sağ üst köşelerine yok yere atılmış tarihler, yarısı boşalmış su bardakları, bir yanıp bir sönen telefon ekranları pek bir ilgilerini çeker olmuştu. Binayı boşaltıyoruz, dememle birlikte, suratlarına buz gibi sular çarpılmış, ayaklarına alevler düşmüş gibi oldular. Barış, bir satışçıya yaraşır biçimde hemen bir alternatif üretmek üzere ağzını açıyordu ki izin vermedim.

“Kararım nihai, toplantı bitmiştir.”

Herkes çıktı, koca masanın başında tek başıma kaldım. Hafif aralık pencereden trafiğin ve gökdelenlerin yarattığı hava akımının gürültüsü odanın içine doluyor, pahalı parfümlerimizin kokusu aynı aralıktan kente yayılıyordu. Şimdi ne olacak, diye düşündüm kendi kendime. Heyula gibi binayı diktin, üç beş hatır müşterisi hariç tek bir bağımsız bölümü bile satamadın. Bütün o planlar, tasarımlar, kredi ödemeleri, nakit akışları… Hepsi götünde patladı.

Sahiden de işlerin böylesine bozulacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Yıllar boyunca çok kârlı işler yapmış, güzel paralar kazanmıştık. Daha da önemlisi, babamın toy bir müteahhit olarak kurduğu şahıs şirketini büyütüp ülkenin önemli istihdam kaynaklarından biri haline getirmiştik. Gerçekleştirdiğimiz projeler, bugün İstanbul’un gıptayla bakılan binalarıydı. İyi bir ismimiz, daha da iyisi kaya gibi itibarımız vardı. Bunu zedeleyecek, çıkıp da, işler kötü, batıyoruz diye demeç verecek halimiz yoktu tabii. Ama sektör küçüktü. Haberler hızla yayılırdı. Daha şimdiden çıktığımız toplantıda alınan kararın kulaktan kulağa aktarıldığını hissedebiliyordum. Birazdan telefonlar çalmaya, insanlar odamın kapısına yığılmaya başlardı. Asistanımı çağırdım.

“Altmış birinci kata çıkacağım,” dedim, “soran olursa dışarıda, toplantısı var dersin. Bir süre orada kalacağım. Senden ricam, hiç kimseye nerede olduğumu söylememen.”

“Tabii, Akın Bey.”

“Hiç kimseye, anladın değil mi?”

Başını salladı. Kızcağızın hayatında ilk defa böylesine riskli ve önemli bir görevle karşı karşıya olduğu suratından anlaşılıyordu. Oysa ki çok basitti: Akın Bey müsait mi, diye soracaklar, o da, Akın Bey yoklar, diyecekti. Akıllı kızdı, kendisine verilen işleri kotarıyor, kriz anlarında çabucak çözümler geliştirebiliyordu. Zaten onu bu nitelikleri yüzünden işe almıştım ve şimdi de altmış birinci kata çıkışımı sadece onunla paylaşıyordum.

Geçici yönetim ve kiralama ofisimizi binanın sekizinci katına kurmuştuk. Büyükdere Caddesi’ne cepheli dükkanlardan satılan ikisinde tadilatlar sürüyor, üst katlardaki ofis katları ise kaba inşaat halinde bekliyordu. Buraya çıkmak için şantiye girişindeki asansörü kullanmanız gerekiyordu. Zeminle sekizinci kat arasında çalışan bu asansörden sonra, daha yukarı gitmek için bir diğer asansöre aktarma yapmalıydınız, zira binanın tümüne hizmet sağlayan asansörler henüz devrede değildi. Odadan hışımla çıkıp aktarma asansörüne yöneldim. İnsan Kaynakları Yöneticisi Çağ arkamdan koşturdu. "Akın Bey," dedi. Devam etmesine izin vermeden sözünü kestim. Muhtemelen personelin çıkış işlemleriyle ilgili konuşmak, süreci netleştirmek isteyecekti.

Açık ofisteki çalışanların, bilgisayar ekranları ardından beni izlediğini hissediyordum. Çağ içinden bana küfrederken ötekiler tazminat tutarlarını hesaplayıp işsizlik maaşını hak edip etmediklerini düşünüyor olmalıydı. Asansör kapısına geldiğimde durakladım. Arkama bakıp çalışanlarımın radarında olmadığımdan emin olmak istiyordum. Neden yapıyordum bunu? Yukarı çıkmama tanık olmalarını neden istemiyordum? Benden korkan insanların şahitliğinden ne sebeple korkuyordum? Kendime kızdım, büyük bir hırsla yan yana duran iki asansörden beni altmış birinci kata taşıyacak olanı çağırdım.

Proje içerisinde kullandığımız o elektronik ekranlı, içeriyi asansör müzikleriyle donatan gizli hoparlörlerin olduğu ve yalnızca tanımlı kartlarla çalışan, modern asansörlerden değildi bu. Bir şantiye asansörü olmasa bile, inşaat aşamasında proje yöneticilerinin, denetçilerin ve kiralama görevlilerinin kullanımı için düşünülmüştü. Haliyle oldukça yavaş ilerliyor ve bu esnada yolcusuna, cam kaplı dış cephenin müsaade ettiği ölçüde bir manzara sunuyordu. Yükseldikçe kent silueti belirginleşiyor, önce boğaz, sonra ufuk çizgisi ortaya çıkıyordu. Kentin fena halde dönüştüğünü, artık İstanbul olmaktan çıktığını düşündüm. İçerisine doğduğum İstanbul böyle bir yer değildi ve tabii böyle binalar göremezdiniz. Kim yaptı bunu, kim öldürdü o İstanbul’u, diye düşündüm. Bu kentin başına bunca çorabı kim ördü?

Ne ki , asansörde ayna yoktu.

Altmış birinci kat ıssızdı. Sanki başka bir alemdeydim; iki yüz metre aşağıda akıp giden gündelik hayatın uzağında, korumalı bir fanusun içinde. Neredeyse İstanbul’un sınırlarını gözümle seçebiliyordum. Kat boyunca bastığım yerleri dikkatli seçerek, oldukça temkinli bir biçimde dolaştım. İçimde hem bir kenti fethedip yüksekçe bir tepeden geride kalan enkazı seyreden bir imparatorun gönenci, hem de ortalığı birbirine katıp yarattığı esere pişmanlıkla bakan küçük bir çocuğun utancı vardı. Türkiye ve Amerika’nın en iyi mimarlık okullarında bana öğretilenlerin tam zıddını yapmıştım. Yalnız ben de değil, telefon rehberimde kayıtlı, kartvizitliğimde yer tutan hemen her meslektaşımla bu suçta ortaktık.

Kravatımı gevşettim, ceketimi çıkarttım ve öylece yere fırlattım. Bu binayı, içerisinde rol kesen onlarca iyi eğitimli çalışanı, diğer tüm işlerimi ve beni ben yapan sorumlulukların tamamını bırakıp gitmek istiyordum. Ama cesaretim yoktu. Kahretsin ki yoktu. Onca şeyi bir çırpıda, elimin tersiyle itip gitmeye cesaretim olmadığı gibi, yüzüm de yoktu. Hesabını sorarlardı. Her ne kadar patron da olsanız, gücünüz sonsuz da sanılsa, iplerinizi tutan birileri hep oluyor. Bu binalar öyle kolay yapılmıyor, bu izinler öyle ha deyince alınmıyor yani. Verilmiş sözler, alınmış pahalı kol saatleri, vergi ve kredi borçları oluyor. Peki toplantıda bildirdiğim karar, o ne olacak? Binayı boşaltıyoruz, dedim onlara büyük bir kararlılıkla. İşlerin bu noktaya geleceğini hiçbiri beklemiyor olmalıydı. Her şey olur, bir süre kötü gider ama nihayetinde toparlanır sanıyorlardı. Burası da batacaksa, diye konuştuklarını tahmin edebiliyordum kendi aralarında, zaten ülkeyi kapatıp gidelim. Bunu söylerken, şimdi altmış birinci katında tek başıma dikildiğim inşaatın, firmanın “ya tamam ya devam” işi olduğunu bilmiyorlardı ama. Belki bir süre bekler, zamanı geldiğinde geri dönerdik ama bu haliyle devam etmenin manası kalmamıştı artık.

Burada tek başıma dikildiğimi sanıyordum ama inceden duyduğum ıslıkla yalnız olmadığımı anladım. Biri bir melodi tutturuyordu. Fena da değildi hani. Varlığımdan habersiz, katın öteki tarafında yürüyor olmalıydı. Ben geleli beri asansör çalışmamıştı, öyleyse merdivenleri kullanmıştı. Altmış bir kat merdiven çıkmış olabilir miydi? Belki de uzun zamandır buradaydı. Kimdi bu?

Islık sesi arttı, ayak sesleri yaklaştı ve üniformalı adam beni fark edince irkildi.

“Kusura bakmayın beyefendi,” dedi, “görmedim sizi. Kusura bakmayın.”

“Yok yok,” dedim, "ne yapıyorsun? Gel böyle, uzak durma.”

Çekine çekine yaklaştı. Ellerini kavuşturdu, şapkasını düzeltti. “Girişteki güvenlikten Akif ben, belki simaen hatırlarsınız,” dedi.

Evet, hatırlıyordum. Aracımla girip çıkarken filmli camın ardından hürmetle başını sallayan biri. Adı Akif’miş, bilmiyordum.

“Gün aşırı, bütün binayı kontrol amaçlı geziyoruz,” diye devam etti. “Vardiya sonlarında genelde. Güvenlik müdürümüzün talimatı Akın Bey.”

“İyi yapıyorsunuz.”

“Tekrar kusura bakmayın,” dedi. Beni rahatsız etmiş olmaktan çok, ıslık tuttuğu için utanmış gibiydi. Şimdi de bir çabuk gitmek istiyordu.

“Baksana. Şu çaldığın ıslık. Neydi o?”

“Kusura bakmayın, sizi fark etmedim.”

“Rahat ol Akif,” dedim, “onu demiyorum. Neydi o, bir türkü mü? Daha önce duymamıştım.”

“Hüseynik. Memleket özlemini böyle giderebiliyoruz ancak.”

Elazığlıymış. Hüseynik, köyünün eski adıymış. Türküsü de varmış, buymuş işte. Ulukent diye geçiyormuş şimdi. Önceden Ermeniler yaşarmış. Tabii şimdi kalmamış. Yüksekteymiş. Harput’a çıkarken, diye tarif ediyor Akif köyünün yolunu.

“Ben altmış birinci kata ilk defa çıktım, biliyor musun,” dedim.

“Valla Akın Bey,” dedi hadsizlik etmekten korka korka, “manzara çok şahane. Ta Çatalca’ya kadar görünüyor. Öte tarafta Gebze. Gökte gibiyiz.”

“Yakın olsak, Hüseynik bile görünürdü. Hem sen de özlemini giderirdin,” dedim şaka yollu.

“Hüseynik görünmez.”

“Nedenmiş o?”

“Kalmadı ki artık. Başka bir yer artık Hüseynik. Köy dediğime bakmayın, şehir oldu. Doymadılar her yeri şehir yapmaya.”

Gözlerimi Akif’e diktim. İsyanındaki gizli özne bendim. Doymamıştık her yeri şehir yapmaya. Ben Hüseynik’i bilmem, ama Elazığlı olsam, Hüseynik’i şehir yapan kesin ben olurdum. İyi mi yapardım yoksa kötü mü bilmem ama Akif gibi insanları, türküleri, tarihi düşünmezdim. Düşünmeli miydim? Yıllardır kendi kendime sorup durduğum, doğru yanıttan hep korktuğum soru buydu.

Şimdi gözlerim dolmuş, hâlâ Akif’e bakıyor, ondan utanıyordum.

“Hüseynik görünmez,” diye tekrar etti, “altmış bir değil, yüz altmış bir kat da olsa görünmez beyim.”


Kerem Görkem

111 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör