• İshakEdebiyat

Öykü- Kerem Görkem- Zeliha

Zeliha’yı Gezi Parkı'nın Asker Ocağı Caddesi'ne açılan merdivenin ortalardaki bir basamağına tünemiş halde ilk görüşünüzde, yetiştiği ilde güneşin sizinkinden önce doğduğunu sanabilirsiniz. Bu yalnız bir öngörüdür, çünkü onun güneşe sizinkinden uzun maruz kalmış teni pek çok şeyi anlatır. Sol gözünün bitip saçlarının başladığı yerden yanağına dek inen derin çizik, lodosun parktaki ağaçlardan koparıp getirdiği bir toz zerreciğinin sebep olduğu o göz kapama anında dikkatinizi çeken dolgun kirpiklerinin kömüre çalan rengi ve tabii başlı başına ömründe ya üç ya beş defa tadına bakabildiği yeşil zeytini andıran koca yuvarlak gözleri, zihninizi bir hikâyeden ötekine sürüklemek için pekâlâ yeterlidir.

Oysa daha o sabah, müptelası olduğunuz radyo programının kaçırdığınız bölümünü podcast yayınından dinlerken Sakar Cadı Vini’yi anlatan çocuğun Zeliha’nın yaşıtı olduğunu ama dengi olmadığını düşünmemiştiniz. Şimdi o çocuğun adını unuttunuz, Orhan mıydı, haydi öyle olsun, Orhan’ın pek de akıllı bir çocuk olduğunu düşünüp günden güne yitirdiğiniz umudunuzu yeniden yeşertmek için bir sebep bulduğunuza sevinmiştiniz. Ne kadar safmışsınız! Ne kadar da safmışım, diyorsunuz şimdi kendinize. Zeliha’nın varlığını yok sayıp Orhan’ın ailesi tarafından armağan edilmiş dünyasına kıymet verdiğiniz için kendinizi suçluyorsunuz. Cahillikten olsa neyse! Diyelim, yolunuz her Allah’ın günü bir parkın içinden geçmiyor olsun, haliyle Zeliha’yla tanışmamış olun, bilmeyin, tanımayın onu. O kadar dışında olun ki çemberin, yalnız Zeliha’dan değil, onun dünya üzerindeki milyonlarca arkadaşından da bihaber yaşıyor olun. İşte bu öykü, bir rehber olsun size. Şimdi arka odada oyuncaklarına terk ettiğiniz, aybaşında ne kadar da iyi para verdiğinize hayıflandığınız bakıcı kadının nasırlı ellerine emanet ettiğiniz ya da şekerli tatlılar gibi kokan uykusunu seyrettiğiniz çocuğunuzun öte dünyadaki arkadaşlarıyla tanışın bakalım.

Ben de, Zeliha’yı ilk gördüğümde arkadaşları olduğunu bilmezdim. İkinci görüşümde de aynı basamakta, aynı pozisyonda bir başına duruyordu. Ötekilerin aksine avuçları kapalı, gözleri merdivenleri inip çıkanlarda değil, sanki kimsenin göremediği bir şeyi seyrediyor gibi, pür dikkat kesilmiş, rıhtın sahanlığa dönüştüğü bir yere bakıyordu. Üçüncü, beşinci, onuncu görüşlerim de aynı: Zeliha orada bir başına, üzerinde her defasında aynı kıyafetler, gözler aynı noktaya kilit.

Sonraki günlerin birinde, cesaretimi şirketten çıkmadan yanıma alıp, Gezi Parkı’nın merdivenlerine doğru yürümeye başladım. Onu orada bulacağımdan adım gibi emindim. Koca şehirde gidecek başka yeri yok gibi, hiç çişi gelmezmiş gibi, sanki tünediği basamak onun anayurduymuşçasına bir yere ayrılmıyordu ne de olsa. Ya da ben öyle sanıyordum…

O gün Zeliha’yı görmek nasip olmadı.

Merdivenleri tırmanırken onun basamağına geldiğimde durdum. Yakınlara, uzaklara baktım, göremedim onu. Ayak ucumu gözledim, ayak ucumun sürtünüp durduğu rıhtın sahanlığa dönüştüğü o yeri inceledim. Zeliha’dan bir iz, bir parça aradım, bulamadım. Bilmiyorum ne kadar süre durdum orada, nihayet peşimden merdivenleri tırmanan adamın söyledikleriyle kendime geldim.

“Abi be, hiç bozukluğun var mı?”

Cevap vermedim, korkmuştum, bir an evvel bir üst basamağa çıkıp adımlarımı hızlandırmak istiyordum. Ayakkabılarım her bir rıhta sürte sürte parka ulaştım. Arkama dönüp bakmıyordum, çünkü ya peşimden geliyorsa… Ya benim ne yapsam göremeyeceğim bir yerine gizlediği bıçağı çıkarıp tehdit ederse… Ya cebimdeki üç beş kuruş nakde göz koyup beni sıkıştırırsa… Koşar adım, havuzu geçip metro girişine yaklaştım. Seyyar köftecinin varlığı içimi ferahlattı, son yirmi metreyi nefes alıp verişimi eski düzenine getirmeye çalışarak aştım, beni yerin otuz metre altına götürecek sahanlıksız demir merdivenlere attım kendimi. Ancak o zaman kafamı çevirip gözünü cebimdeki bozukluklara dikmiş olan sinyalciyi kontrol edebildim, bu yüce cesareti ancak o zaman bulabildim kendimde. Adam bıraktığım yerde duruyordu, ben yanındayken elinde olan poşeti burnuna dayamış, öteki transitleri sıkıştırmaya çalışıyordu.

O gece uzun saatler uyuyamadım. Döndüm durdum yatağımda, hep soğuk yeri aradım. Gözlerimi kapayıp kendimi Zeliha’nın yerine koydum boyuna. Geceleri nerede geçirirdim, talep etmediğim ama ayak ucuma fırlatılan bozuklukları kime teslim ederdim, bakmaktan bıkmadığım o yerde ne görürdüm… Bir başkasının varoluşuna ortak olmayı deneyen her rezil gibi, ipe sapa gelmez hayallerin içinde sürüklenip durdum: Merdivenin trafiği iyiden iyiye kesilmeye başladığında ayak ucumdaki bozuklukları cebime doldurup Atatürk Kütüphanesinin altındaki yokuşta adının Savaş olduğunu sonraları öğreneceğim sinyalciyle buluşuyordum. Savaş ilk iş cebimde ne var ne yok alıyor, daha sonra peşine düşmemi buyuruyordu. O önden gidiyor, ben arkasında bir kuyruk gibi onu takip ediyordum. Ayağının takıldığı kaldırım taşlarına dikkatle yaklaşıyor, her bir manevrasının kusursuz bir kopyasını ortaya koyuyordum. Böyle böyle, yokuşun sonundan kıvrılıp Dolmabahçe’ye indik. Savaş onu orada beklememi söyleyip Gümüşsuyu’ndan aşağı inen merdivenlerde takılan arkadaşlarının yanına uğradı. Orada bir müddet kaldı, yanıma döndüğünde çoğunu anlamadığım küfürler ediyordu. “Düş peşime,” dedi.

Uyandım. İlk gördüğüm Tophane Kasrının yeşile boyalı cepheleri oldu. Yatak odamın duvarında binanın kötü çizilmiş dev bir eskizi asılıydı sanki. Kötü çizildiği yetmemiş, bir de renklendirilmişti. Cephelerdeki yeşil boyanın tonu kasrın gerçekteki yeşilinden öyle farklıydı ki, uzun zaman bundan duyduğum rahatsızlıkla ne yapacağımı bilemedim. Sağıma döndüm, soluma döndüm, sonra tekrar sağıma döndüm. Soğuk yeri aradım, bulamadım. Olmadı. Yastığı kafamın üzerine bastırıp gözlerimi sıkı sıkıya kapattımsa da, eskiz bir türlü görüş alanımdan çıkmıyordu. Alarmım çalmasa kurtulamayacak, oracıkta ızdıraptan ölecektim.

Tıpkı Zeliha’yla rastlaştığım bütün o günlerin sabahında olduğu gibi kahvaltı etmeden, asansörün aynasında çapaklarımı kontrol ederek, serçe parmağımı dilimle ıslatıp kulaklarımdaki kiri temizleyerek, yanıma önemli bir şeyi almamış olmanın endişesiyle çıktım apartmandan. Şirkete ulaşana değin Tophane Kasrını düşündüm. Orayla, üniversitedeyken bir yaz boyu stajyer olarak parasız çalıştığım ofisin manzarasından tanışıktım. Şimdi içimde dayanılmaz bir yeniden görme isteği, Zeliha’yı o civarda yakalamanın ümidi vardı. Paydosu dakika dakika bekledim, öğle yemeğimin yarısını soğuttum, toplantıyı tek kulak takip ettim. Nihayet kartımı basıp şirket binasının döner kapısına geldiğimde cüzdanımı ceketimin iç cebinden çıkarıp çantamın derinliklerine gizledim. Koşar adım, Gezi Parkına doğru yola koyuldum.

İşte, Zeliha oradaydı. Yalnızdı. Gözleri her zamanki yerinde duruyordu. Ne yazık, merdivenin başından seyrettiğim bu görüntü gerçeğin yalnızca bir bölümüymüş. Ona yaklaştıkça merdiven boyunca kenarlara dikilmiş lükstürlerin ardında oturanları bir bir görmeye başladım. Ben adım attıkça onlar ayaklanıyordu. Üç çocuk daha, uslu uslu oturan Zeliha’nın yanı başında kendilerine oyunlar yaratmaya çalışıyorlardı. Önce biri, sonra diğerleri lükstürlerin tepesine tırmanıp merdivenlere atladılar. Tekmili birden Zeliha’nın başına üşüşüp onu kaldırmayı denediler. Zeliha reddetti, direndi, bağırdı, onlar da bıkıp oturdular sonunda. Bir anda orada dört Zeliha oldu. Çıldıracaktım. Tophane Kasrının o renklendirilmiş aşağılık eskizi yetmezmiş gibi, şimdi de bu kopya Zelihalar üzerime üzerime geliyordu.

Koştum. Kaçtım. Yanından geçtiğim transitler bir anlığına durup bir deliyi seyretmeye koyuldular. Seyyar köfteciyi geçtim, metro girişinin yanındaki merdivenlerden atladım, sendeledim, düşmedim, koşmayı sürdürdüm, meydan demeye bin şahit o yere ulaşıncaya değin tam altı kişiye çarptım, ana avrat küfür yedim, ayakkabılarımın bağcıkları çözüldü, sendeledim, düşmedim, koşmayı sürdürdüm, AKM’yi soluma alıp bayır aşağı bıraktım kendimi, beni ezip geçmeyi deneyen fakat bir türlü başaramayan rüzgarla mücadele etmekten hoşlandım, Teknik Üniversiteyi geçip parkın içine daldım, merdivenleri üçer beşer indim, Savaş’ın orada takılan arkadaşlarına bir bakış attım -ki nasıl bozulduklarını görmeliydiniz-, Dolmabahçe’ye geldim, Karaköy’e dek koşmayı sürdürdüm, kırmızı ışığı beklemedim, kendimi yolun ortasına attım, şoförlerden de bir ton küfür yedim, Tophane Kasrının önüne geldiğimde durdum, eğilip avuçlarımla dizlerimi tuttum, uzun bir nefes verdim, sağıma döndüm, soluma döndüm, ellerinden tutup götürmek için Zeliha’yı aradı gözlerim, suratını dağıtmak için Savaş da olurdu, ikisini de göremedim, öfkelendim, çıldıracağım sandım.

Neden sonra omzuma dokunan bir elin sesine döndüm, geçmek için izin istiyordu adam.

“Koca kaldırım!” diye kükredim, “Bir burası mı kaldı geçecek?”

“Beyefendi,” dedi adam gülümseyerek, “Burası kaldırım değil, merdiven. Hem de oldukça dar bir merdiven.”

Afallamış halde özür diledim, önden yürümesi için müsaade verip peşine takıldım. Tıpkı Zeliha’yla rastlaştığım bütün o anların sonunda olduğu gibi, telaşlı adımlarla metro girişine doğru yürümeye koyuldum.

O geceyi çocukluğumun arefe geceleri gibi geçirdim. Sabah olup Zeliha’yı yeniden görecek ve artık nihayet onunla konuşacaktım. Böyle bir güne uyanacak olmanın heyecanı karnımı ağrıtıyordu. Sonraki gece, bir sonraki, ondan da sonraki ve dünyanın bütün geceleri birbirinden pek farklı değildi. Zeliha’yı yalnız yakalayıp bir merhaba demenin hayaliyle geceleri ağrımayı, beni uyutmamayı huy edinen karnımla barışmayı öğrendim.

Onu bir yakalasam, Sakar Cadı Vinni’yi anlatacağım ona, Orhan’ın selamını götüreceğim. Böylece dünyanın bütün çocuklarını birbirleriyle arkadaş etmiş kadar olacağım. Yanıtlamaya niyeti olursa birkaç da soru soracağım: Baktığı o yerde ne olduğunu, her akşam anayurdunu terk edip nereye gittiğini, Tophane Kasrını görüp görmediğini soracağım. Bahşederse, bir de adını soracağım.

“Zeliha,” diyeceğim ona, “senin adın ne?”

Bütün bunları yarın yapacağım. Şimdi karnım ağrıyor.


Kerem Görkem

105 görüntüleme