top of page

Öykü- Korkut Kabapalamut- Ölümler Albümü

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 30 Haz
  • 6 dakikada okunur

Önceki hayatlarımı anımsıyorum. Bütününü değil ama ölümümden önceki son dakikalarını. Bazen doğal yollarla, bazen elim bir kaza sonucu, bazen de bir cinayete kurban giderek ya da canıma kıyarak hayatımı kaybediyorum. Kimi zaman aynı gün içinde önceki hayatlarımın birkaçını birden anımsadığım oluyor. Hoş bir şey değil. Bir süredir kimseyle de paylaşmıyorum bunları. Bana inanan kimse kalmadı çünkü etrafımda. Belki de artık bu üç beş dakikalık hikâyelerden ziyadesiyle sıkıldılar. Belki hepsi de ölümle sonuçlandığı, giriş ve gelişme safhaları olmadığı için dinleyicilerimde merak duygusu uyandıramıyorum yeterince. Onlara da hak veriyorum dolayısıyla. Ben de olsam bir süre sonra bunalır, ilk fırsatta uzaklaşırdım böylesi tuhaf birinden.  O yüzden artık kimseye anlatmamaya ama unutmamak için onları kayda geçirmeye karar verdim.

Bu durum bir yıl kadar önce başladı. Ondan öncesinde hayal meyal bile olsa bir kez olsun anımsamamıştım önceki hayatlarımdan herhangi birini. Önceki hayatım diye bir şey olduğunu bile bilmiyordum ki. Reenkarnasyon olgusunu ve birkaç hayret verici örneğini duymuş, okumuştum ama gerçekliklerine tam olarak ikna olmamıştım büyük ölçüde pozitivist, rasyonel bir insan olarak. Demek ki o kadar da emin, önyargılı olmamak gerekiyormuş. Seçme şansım olsa onları hatırlamamayı tercih ederdim. Özellikle de yalnızca sadece son dakikalarını hatırlayabilmem yüzünden. Örneğin en mutlu olduğum dakikalarına kesinlikle hayır demezdim. Harika bir şey olurdu hatta bu. Şimdiki hayatımda gerçekleşmemeleri bir şey değiştirmezdi. Sonuçta onlar da benim hayatım. Sonuçta o olayları yaşayan kişi de benden başkası değil.

İlk anımsadığım hayatta kalabalık bir ailenin sevgili babasıyım. Hep birlikte akşam yemeği yiyoruz. Yaşları üç ile on iki arasında değişen, ikisi erkek ikisi kız dört güzel, sağlıklı çocuğum, esmer, alımlı, tatlı mı tatlı bir eşim var. Annemle babam da bu geniş sofradalar. Belki de bir kutlama yemeği ya da özel bir gün. O kadarını anımsayamıyorum artık. Kerli ferli, belli ki maddi durumu hiç de fena olmayan bir adamım. Kiloluca, biraz da kısa boyluyum. Güler yüzlü, konuşkan, şakacı, sofradaki herkesin ağzının içine bakıp saygı duyduğu, sevdiği bir adamım. Hikâyeler, anekdotlar anlatarak herkesi bol keseden güldürüyorum. Özellikle de çocuklarımı. Galiba ben de yaşıma rağmen biraz çocuksu, muzır biriyim. Annemle babam da hayranlık ve gururla bakıyorlar ben sevgili oğullarına. Gözlerinin içi gülüyor onların da. Karım ayağa kalkıp, Biraz daha salatayla et alır mısın, diye soruyor sevecenlikle. Demek ki onca gevezeliğime rağmen önümdekileri de yalayıp yutmayı başarmışım kaşla göz arasında. İştahlı, sağlıklı bir adamım görünüşe bakılırsa. Sonra birden kendimi kötü hissediyorum. Birbiri ardına gelen cümlelerimden sonuncusu yarım kalıyor. Ağzım bir soru soracakmışım gibi yarı açılıp öylece kalıyor. Yüzümde şaşkın, donmuş bir ifade. Bana yönelik endişeli bakışları acıyla fark ediyorum. Durum geçen her saniye daha da dramatikleşiyor. Göğsümde yoğun bir ağrı ve sıkışma hissediyorum. Ardından görüntü çabucak kararıyor. Kalp krizi sonucu, onca sevdiğim ve sevildiğim insanın önünde terk-i dünya ediyorum. Korkunç bir durum. Öldüğüm için değil de ölümüm beni yürekten seven bunca insanın önünde birdenbire gerçekleştiği için üzülüyorum daha çok, kendimi suçlu, hain hissediyorum neredeyse.

İkincisinde zamparanın tekiyim. Aracımı tedbiren metresimim evinin elli metre kadar uzağına park edip iniyorum. Sabırsız adımlarla onun evine doğru yöneliyorum ok gibi. 10 No’lu zile bir anlığına basıyorum. Apartman kapısı uzun uzun öterek hemen açılıyor. Eski model bir asansörle metresimin dairesinin bulunduğu kata güle oynaya çıkıyorum. Beni beyaz, seksi bir sabahlıkla karşılıyor. Kapıyı hemen kapayıveriyor çıplak sağ ayağının ucuyla. Derhal öpüşmeye, birbirimizi giysilerimizi parçalarcasına aceleyle soymaya başlıyoruz, İnanılmaz derecede güzel, genç bir kadın. Kocasının yarım saat kadar önce çıktığını söylüyor. Beş altı saatten önce de hayatta dönmezmiş. Nefes nefese kalıyoruz. Sonunda ikimiz de çırılçıplağız. Birbirimizi yatak odasına doğru vahşice sürüklüyoruz, bir yandan da dudaklarımızı birbirlerine isabet ettirip tutkuyla öpüşmeye çabalarken. Sevişme başlangıcında mıyız, yoksa sumo güreşçileri gibi sessizce dövüşüyor muyuz, doğrusu biraz belirsiz. Pirinç başlıklı bir karyolaya kurşun yemiş gibi aynı anda devriliyoruz. Metresimle kocası zengin olsalar gerek. Evin büyük bir zevkle döşenmiş olmasından ve nezih bir semtte bulunmasından bu sonuca varıyorum şimdiki ben olarak düşününce. Biz henüz halvet olmayı başaramadan anahtarın dönme sesini duyuyorum evin kapısından. Öfkeli, aldatılmış kocanın yatak odasına girişi dört beş saniyeden fazla sürmüyor kilit tıkırtısının kapı gıcırtısına dönüşüvermesinden sonra. Bir şey unutmuş, belki de karısından bir süredir kuşkulanıyor olmalı. Bizi o vaziyette görünce gözleri hayretle büyüyor. Metresimle şok halindeyiz. Ne konuşuyor ne de azıcık olsun hareket edebiliyoruz. Sadece beraber heyecanlı bir film izliyormuşçasına adamın suratına odaklanıyoruz. Suçumuzun büyüklüğünün, bağışlanamazlığının tamamen farkındayız. Adam oldukça iri yarı, kaliteli siyah bir takım elbise giymiş. Belki de bir mafya babası, yüzünde iki kısa ama derin bıçak yarası var. Gözlerinde şimşekler çakıyor. Ben ufak tefek birisiyim. Koltuk altlarımdan kavradığı gibi ayağa kaldırıp bir iki dakika güzelce, tadını çıkara çıkara pataklıyor beni. Sonra hemen o an karar vermiş gibi komodinin en alt çekmecesinin derinlerinden kocaman, kapkara bir tabanca çıkartıp namlusunu alnıma yapıştırıyor ve…. İki numaralı eski hayatım da işte böylece utanç verici bir biçimde nihayete kavuşuyor.

Kalabalık bir uçaktayım artık sona ermiş çok sayıdaki hayatlarımdan birinde. Elimde kalın, mavi, içi karton dosyalarla dolu bir dava klasörü. Bir orasından bir burasından okuyup kafamdaki dava ile ilgili son birkaç belirsizliği gidermeye çalışıyorum. Kritik bir duruşmaya gidiyorum zira. O yüzden tüm klasöre hâkim olmam, duruşma esnasında gerekirse eksiksiz anımsamam şart. Davayı kaybetsem bile elimden gelenin en iyisini yapmak zorundayım. Müvekkilime bunun için defalarca söz vermişim. Duruşma esnasında o da yanımda olacak. Tıpkı şu an uçakta da olduğu gibi. Arada bir birbirimize dava ile ilgili bir şeyler soruyor ya da söylüyoruz. Derken sol yanımda oturan adam koridora çıkmak için benden izin istiyor. Sanırım sıkıştı, tuvalete gitmesi gerekiyor. Bunu uçağa binmeden önce halletmesi gerekirdi. Hayati önemdeki duruşmanın da verdiği stresle adama biraz bileniyor, müvekkilimle alçak sesle konuşmayı sürdürüyorum. Elli yaşlarındaki hırpani görünüşlü yan komşum birkaç dakika sonra geri dönüyor. Giderken olduğu gibi yine kemerimi çözüp adamın geçişine izin veriyor, ardından klasördeki dosyalardan birini açıp belirli bir dilekçeyi aramaya koyuluyorum. Ben daha ilgili sayfaları bulup okumayı bitiremeden adam koridora çıkmak için benden tekrar izin istiyor. Neymiş efendim, bu sefer de arkadaşının yanına geçecekmiş. Sigortalarım atıyor. Beyefendi, çocuk gibi niye ikide bir yerinizden kalkıyorsunuz, diye paylıyorum adamı. Yanıt vermiyor. Yerinden kalkıp, koridorun diğer tarafındaki koltuklardaki arkadaşının yanına oturuyor. Müvekkilim boş ver sakin ol, diyor. Tam o esnada uçak şiddetle sallanmaya, yalpalamaya başlıyor. Herkes önündeki koltuğa sımsıkı tutunma derdinde. Tam sallantı sona erdi diye sevinirken bu kez de uçak halatlarından kurtulmuş bir asansör gibi süratle düşmeye başlıyor, kemeri takılı olmayanlar yerlerinden havalanıp, devasa birer sakız gibi tavana yapışıyor. Çığlıklar, çocuk ağlamaları gırla gidiyor, klasörüm elimden fırlayıp gözden yitiyor. Ben sadece nefesimi tutuyorum. Galiba bu duruşmaya katılamayacağım, boşuna endişelenip kafa patlatmışım o kadar, düşüncesi geçiyor aklımdan son olarak. Bir iki dakika kadar sonra bekleneceği üzere çivi gibi yere çakılıyoruz.

Ucuz bir otel odasındayım. Yaşım on sekiz. Üniversite öğrencisiyim. Derslerim hiç de iyi sayılmaz. Kız arkadaşım yok. Lisede de olmamış. Onların hoşlanacağı, ilgi göstereceği tipte biri değilim. Ağzım laf yapmıyor, yabancılarla göz teması kuramıyorum. Sosyal fobiğim. Ailemin maddi durumu parlak sayılmaz. Dört kardeşiz. Memur ailesiyiz. Annemiz çalışmıyor. Bana yollanabilen harçlık mütevazı miktarda dolayısıyla. Normalde yurtta kalıyorum ama bu akşam dikkat çekmemek adına üç farklı eczaneden üç farklı marka antidepresan alıp bu otel odasına yerleşmişim. Küçük bir şişe de viski edinmişim kalan son paramla. Geleceğimi parlak görmüyorum. Geçmişim zaten travmalarla, yoksunluk ve hayal kırıklıkları ile tıka basa dolu. Bir süre akıl yürüttükten, gelgitler yaşadıktan sonra bu hayata daha fazla katlanmanın anlamsızlığına tamamen ikna olmuşum. Bâkir olarak onu terk etmek üzereyim. Bir kadının içinde olmak acaba nasıl bir his? Hayal etmeye çalışsam da hiç başaramıyorum. Bunun gibi şeyleri tahayyül edebilmek için önceden en az bir kez tecrübe etmiş olmak gerekiyor sanırım. İki duble viski içiyorum sek olarak. Yoğun sıvı, boğazımı yakıp kavuruyor gırtlağıma akmadan önce. Epey rahatlayıp gevşiyorum on beş dakika kadar sonra. Kararımın sonuna kadar arkasındayım. Başlangıçtaki korkularımla endişelerim büyük ölçüde yatışmış artık. Hapları almaya başlıyorum ikişer üçer. Her birini birer yudum viski eşliğinde. Bilincim bulanıklaşıyor. Uyku çöküyor üzerime. Bu kadarı yeterli, diyorum içimden, kan verecekmiş gibi sırt üstü boylu boyunca uzanıyorum yatağıma. Acı yok. Sadece yoğunluğu kademeli olarak artan karanlık. Vücudum külçe gibi. Huzura kavuşacak gibiyim sonunda. Hoşça kal dünya, diyorum içimden. Hoşça kal ben. Kendinize iyi bakın, haklı olarak bana asla pas vermeyen güzel, cici, şen şakrak kızlar.

Bunlar gibi daha pek çok hayatımı anımsıyorum. Onları anımsamak beni mutlu etmiyor. Hatta tam tersine bir süre sonra sıkılıp şiddetle yaka silkmeye başladım. Ölümü bu kadar çok deneyimlemek hoş bir his değil. Hepsi de ziyan olmuş hayatlar. Hiçbirinde uzun süre yaşayamıyorum. Genellikle en geç 50’li yaşlarımın başında geberip gidiyorum. Hiçbiri normal, huzurlu bir ölüm de değil. İçime sindirebileceğim, gerisinde tatmin olunmuş hayatlar bırakan birer doğal son sayılmaz bunlar. Bazen, Acaba bu benim yazgım mı, diyorum. Yani önceki hayatlarımı anımsadığım bu hayatımda da mı genç yaşta, saçma sapan bir şekilde ölüp gideceğim? Bazen de, yoksa önceki hayatlarımda da önceki hayatlarımı anımsayıp şimdiki gibi huzursuz oluyor muydum acaba, diye soruyorum kendime ama anımsayabildiğim yalnızca son dakikalardan ibaret olduğu için bu sorunun yanıtı bilmem olanaksız. Umarım öyle değildir, diye düşünmekten fazlası gelmiyor elimden. Sık sık çekap yaptırıyorum. Sağlığıma çok dikkat ediyorum. Alkolle sigara kullanmıyorum, bolca spor yapıyorum, hayatı dolu dolu yaşamaya çalışıyorum. En azından anımsamaya değer bir tane hayatım olsun diyorum, ileride yine reenkarne olup, önceki hayatlarımı ardı ardına anımsayacaksam da.


Korkut Kabapalamut

Yorumlar


bottom of page