• İshakEdebiyat

Öykü- Korkut Kabapalamut- Yaşayanlar ve Ölüler

Aslında bizim köyde garip, doğa ötesi olaylar öyle sık yaşanmaz. Kıyıda köşede kalmış, dünyanın geri kalanının varlığından bile haberdar olmadığı, ufak tefek, âdeta hayalet bir köycüktür bu. İnsanları ezelden beri yoksuldur, ilkel şartlarda hayvancılık, biraz da ufak tefek tarım işleriyle kendi yağında yarı aç yarı tok, kimselere yakınmaksızın kavrulup giderler. Tek eğlencemiz bir araya geldiğimizde birbirimize sataşmak, kabaca, edepsizce laf atmak, birbirimizi acımasızca, zaman zaman da kavga çıkana, yere birkaç damla kan damlayana dek kızdırmaktır. Dolayısıyla, o gün sabah erken saatlerde köyün en kuzeyindeki atadan dededen kalma küçük ama bakımlı bahçeme doğru neşeyle yürürken, peşime bir ölünün takılması benim açımdan hiç de beklenen bir olay sayılmazdı. Dalgın vaziyette tempolu bir yürüyüş tutturmuş, bir yandan da keyifle ıslık çalarak sevgili toprakçığıma doğru gidiyordum ki ardımdan biri yakarırcasına seslendi.

“Hey sen, biraz yavaşlar mısın lütfen, çok yaşlıyım, sana yetişmekte zorlanıyorum, hem köy yerinde bu acelen de ne!”

Merakla arkamı dönüp çürümüş kefen bezlerine sarılı, kambur, ufak tefek, yüzü tanınmaz halde, âdeta çamur topuna dönüşmüş bir adamın çıplak ve kapkara ayaklarını güçlükle sürüyerek bana doğru yaklaştığını dehşetle, şaşkınlıkla görünce, “Hey babalık, orda kal, sakın kıpırdayayım deme… hem sen de kimsin, benden ne istiyorsun,” diye, tıpkı onun gibi, bir kovboy edasıyla sordum.

“Neredeyse yarım saattir seni takip ediyorum, nasıl oldu da beni fark etmedin be adam?”

“Ölüleri fark etmek gibi bir alışkanlığım yok işte… zaten ilk defa bir ceset tarafından böyle gizlice takip ediliyorum, o yüzden kusuruma bakma. Senin mezarında yatman gerekmiyor mu bu arada?”

“Orada yeterince kaldım bence, artık biraz da cemaat içine karışmak, yemek içmek, olabilirse şöyle etine buduna dolgun kadınlarla düşüp kalkmak, onları eskisi gibi arada bir mıncıklamak istiyorum… ne dersin, seninle ben arkadaş olabilir miyiz?”

Bu tuhaf konuşmadan fazlasıyla rahatsız olmuştum. Yaşayanlar bana yetip de artıyordu. Zaten dost canlısı biri değildim. Ölü bir arkadaşla ne işim olurdu? Adamı her gün koluma takıp, eve ya da köy kahvesine götürecek halim de yoktu ya. O yüzden kendisini yanımdan derhal kovdum, sersem herif çekip gitmeye yanaşmayınca yerden irice bir taş alıp alnının çatısına doğru var gücümle fırlattım ama oralı bile olmadı, bana mısın demedi, pişkinin, inatçı keçinin tekiydi anlaşılan. Sonuçta, bir insanın başına gelebilecek en büyük felaketi zaten çok önceden yaşamıştı. Benim attığım taşın açacağı yaralardan korkacak cinsten tüy siklet biri değildi ki, epey bir görmüş geçirmişti belli ki. Ben de bu durumda onunla konuşmamaya, onu duymazdan gelmeye, tamamen o yokmuş gibi davranmaya karar verdim. Belki böyle yaparsam bir süre sonra canı sıkılır, defolup giderdi başımdan. Sonunda bahçeciğime vardım, fidanlarımı, meyve ağaçlarımı azar azar, şefkatle okşaya okşaya suladım, acıkınca yanımda getirdiğim mütevazı azığımı açıp, ölü adamı davet etmeden, ona aç mısın falan diye sorma nezaketini göstermeden afiyetle mideye indirdim. Bütün bu yaptıklarım esnasında, benden yalnızca beş altı metre kadar uzakta, kollarını kavuşturup ayakta dikilerek dikkatle, sert bir öğretmen edasıyla bıkıp usanmadan, hiç ara vermeden beni izledi. Dediğine göre, eskiden kendisi de bizim köyde yaşayan becerikli, işinin ehli, herkes tarafından sevilip sayılan, lafı sözü dinlenir bir çiftçiymiş. Hatta bir ara muhtarlık bile yapmış. Muhtemelen bunun ve belirsiz ama belli ki epey ilerlemiş yaşının verdiği sınırsız bir özgüvenle, ben çömelmiş iki büklüm çalışırken her fırsatta işime karışıp durdu ukala. Kendince bir takım saçma talimatlar yağdırdı bana. Yaptıklarımın hiçbirini birazcık olsun beğenmedi, bana bir yığın karmaşık, anlaşılması güç öneride bulundu ama ben baştan sona bildiğimi okudum elbette. Bir ölünün elinde oyuncak olacak, onun uzaktan kumandasıyla hareket edecek, kişiliksiz, ezik büzük bir adam değilim ne de olsa. Üstelik kendi öz arazimde olup bitiyordu bütün bu kepazelik. Dönüşte belki peşimi bırakır, lanet mezarına ya da başka bir cehenneme döner diye umuyordum iyimserlikle ama yazık ki hiç de beklediğim gibi gelişmedi bu garip olaylar dizisi. Beni bırakmaya niyeti yoktu utanmazın, gözüne kestirmişti bir kere. Öyle olunca ben de taktik değiştirmeye, onu konuşarak, tatlı dille ikna etmeye çalışarak başımdan savmaya karar verdim. Gözümü karartıp böğrüne uzun bir ok saplasam ya da o çamur kafasını keskin bir nacakla tek hamlede havaya uçursam bile hiçbir işe yaramayacaktı sonuçta. Bir de üzerine, pişmiş kelle gibi sırıtacaktı bana muhtemelen edepsiz.

“Hey sen, ne zaman beni kendi halime bırakıp yoluna gideceksin?”

“Kusura bakma ama eğer elimden gelirse hiçbir zaman.”

“Nasıl yani, bu da ne demek oluyor, ne söylemeye çalışıyorsun tam olarak?”

“Seninle göbeğimiz bir kesilmiş bence, şansına küs, artık kan kardeşi gibi bir şey sayılırız… Peşini bırakmaya hiç mi hiç niyetim yok. Varlığıma alışsan iyi olur. Hem esaslı bir arkadaşımdır ben. Gerekirse canımı bile veririm sevgili dostlarım için, ha ha ha!”

“Aman ne komik! Yani evimin girişine kadar takip mi edeceksin sen şimdi beni ciddi ciddi... Bunu mu ima ediyorsun deminden beri?”

“Evet aynen öyle, çok şükür sonunda anladın… Hatta içeri girip orada seninle ve varsa sevgili aile üyelerinle beraber yaşamayı da çok isterim doğrusu bundan sonra. O kokuşmuş çukura dönmeye hiç niyetim yok. Yeterince yattım orada.”

“Bir ölü olduğunu sana hatırlatırım.”

“Şu anki konumum bence biraz tartışmalı.”

“Ne tartışması… tıpatıp bir ölüye benziyorsun işte. Maşallah hiçbir eksiğin gediğin de yok. Üstelik haddini bilmez türden, küstah, münasebetsiz bir ölü. İnsanları böyle rahatsız edip korkutmak hoşuna mı gidiyor yoksa senin, söylesene?”

“Hayır… haklısın, bir ölüye benziyor olabilirim ama gördüğün gibi sıradan ölülerin aksine konuşabiliyor, yaşayanlar gibi güzelce hareket de edebiliyorum. Bu kadar gaddar olma hem. Sonuçta aynı köylüyüz seninle. Sadece aramızda birkaç yüzyıl fark var. Hiçbir şey sayılmaz bu. Hem günün birinde sen de ölüp gideceksin, dünyaya kazık çakacak halin yok ya. Umarım evin hepimizin sığacağı kadar büyük ve rahattır. Doğrusu biraz keyif çatmaya çok ihtiyacım var.”

Ölü adamla bu minvalde konuşa tartışa evime kadar geldik. Karımla çocuklar evdeydi. Peşime takılmış benimle beraber teklifsizce içeri giren bu inatçı, laftan sözden anlamaz yabancıyı görünce, sanırım onu bir çeşit deli ya da acınası bir meczup falan zannettiler garipler. Bizim buralarda böylelerine sık rastlanır ne de olsa. Muhtemelen gündüz, her taraf son derece aydınlık olduğu ve adam benim eşliğimde herhangi bir taşkınlık da sergilemeksizin, örneğin tuhaf çığlıklar falan atmaksızın geldiği için, ölüden umduğum kadar ürküp korkmamışlardı. Sadece en küçük kızım, hemen annesinin eteğinin arkasına saklandı ama o da annesinin belinin hizasından küçük, sarı kafasını arada bir meraklı bir kaplumbağa gibi uzatıp, yüzüne korkuyla yapıştırdığı minik parmaklarının arasından bu davetsiz konuğu inceliyordu büyük bir ilgi ve dikkatle. Sonrasında karımla ölü adam arasında şu acayip konuşma geçti.

“Merhaba yenge.”

“Hoş geldin, sağ olasın, nasılsın?”

“Sağ ol, nasıl olayım işte, şükür… İnşallah bir rahatsızlık vermiyorumdur sana da?”

“Estağfurullah, o nasıl söz, ne rahatsızlığı verecekmişsin bana… hiç öyle şey mi olurmuş köylük yerde… insanlık ölmedi ya. Aç mısın, bir tas çorba içer misin, daha az evvel kaynattıydım?”

“Sağ ol, zahmet olmazsa az bir şey içerim, birkaç asırdır ağzıma tek lokma bile koymadım da. Tadını bile unutmuşum namussuzun. Sen yine de istersen zahmet etme.”

“Zahmeti mi olur… yorulmuşsundur, yoldan geldin, hadi sen masaya geç, ben de çorba tenceresini getireyim mutfaktan. İstersen önce elini yüzünü yıkayıp bir rahatla. Beyim temiz bir peşkir çıkarıp versin yüklükten.”

“Olur yenge, sağ ol, kusura bakma tekrar, senin de başına iş açtık durduk yere.”

“Yok yok, ne işi canım, şuncacık şey de işten mi sayılırmış. Aman sen de…”

Geliş o geliş. Adam fakirhanemize resmen demir attı. Bizim eve bitişik tek göz bir oda da çattı kendine birkaç gün boyunca çok sıkı çalışıp. Ben de kendisine biraz yardım ettim tabii sevabına. Bir yorgan, bir döşek, bir paslanmış, gıcırtlı karyola, bir de bizim hanımın hiç lüzumu yokken köy bakkalından satın alıp kendisine hediye ettiği küçücük bir transistörlü radyo yetiyor da artıyor ölüye. Fazla bir şey de yemiyor fukara. Mezardayken yemeye yemeye iştahı körelmiş galiba. İlk hayatında, yani şimdiki gibi yaşayan bir ölü değilken, bizler gibi kanlı canlı bir insanken son derece iştahlı, iri yarı bir adammış. Taşı sıksa suyunu çıkarır, bir oturuşta küçük bir kuzuyu kemikleriyle beraber çatır çutur yer, yanında da birkaç galon şarap içer denilen cinsten. Ama cüssesi zamanla ufalıp şimdiki mütevazı ebatlarına düşmüş işte o pis çukurun içinde uzun süre hareketsiz yatmaktan. Yine de halinden, kaderinden hiç de şikâyetçi değil, hatta tam tersine gayet mutlu, her daim keyfi yerinde bir ölü sayılır kendisi. Bizim hanımla, ufaklıklarla, hatta eskiden beri birbirlerini yemekten, zıvanadan çıkarmaktan başka eğlencesi olmayan kaba saba köylülerle bile çok iyi anlaşıyor, her fırsatta onlarla yarenlik ediyor, onlara tatlı diliyle kadim zamanlardan, atalarından dedelerinden haberler veriyor, o günlere dair masallar, söylenceler anlatıyor kahvede, tarlalarda, köy meydanında uzun uzun. Onun sayesinde ben de eskisine oranla daha çok sevilip sayılan bir adam oldum köyde. Ne de olsa değerli ölünün ev sahibi ve ilk dostuyum. Onu yüzlerce yıldır yattığı mezarından çekip çıkaran, köyümüzün durgun hayatına biraz renk, hareket katan önemli, kıymetli, sıra dışı bir kişiyim. Belki de adaylığımı koysam ilk seçimde açık ara muhtar bile seçilirim ama o taraklarda hiç bezim yok benim. Bu arada günahlarını almak istemem ama köyümüzdeki birkaç etine buduna dolgun dulun da yüzlerine renk geldi, sanki birdenbire güzelleştiler, çiçek açtılar, daha alımlı, eskisine oranla çok daha şen şakrak kadınlar oldular ölümüzün böyle birdenbire zuhurundan sonra.


Korkut Kabapalamut

79 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör