top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Levent Berkay- Döngele

Arabanın camından bozkırı izliyordum. Kavaklıkları önümüze almış, meraları ve çayırları geçmiştik. Meşe ormanları kuzeyde, dağların sırtlarına uzanmıştı. Koyun başları, çobanları ve çoban köpekleriyle tahta çitlerle çevrilmiş ağıllarda müsilaj gibi birikmişti. İleride uzunca bir vadi, güneşin altında kavruluyordu. İçinde boz rengi bir dere akıyor, taşların alçaldığı yerde su girdaplaşıyor ve bir döngele çalısı tepenin yamacında, girdabın berisinden kıvrıla kıvrıla aşağı iniyordu. Sarı otların tilki tüyleri gibi dalgalandığı bir platoya çıktık, asfalt yol yerini dar bir köy patikasına bıraktı. Kireçten evler, kuyular, camiler, şadırvan ve abdesthaneler. Taşranın yıkık dökük yapıları arasında yola dizilmiş çeşit çeşit insan. Onları merakla izlerken ben de onlar gibi oldum. Desenli şallar doladım boynuma, ayağıma toprak rengi bir yemeni, üstüme gri bir kuşak geçirdim ve sıcak zeminde ayaklarım yara bere oluncaya dek sürüklenip durdum.

Gördüklerimden, bu bilmediğim dünyanın gizemlerini ortaya koymak istiyordum. Zihnime çeşitli düşünceler geliyordu. Ablamı hatırladığım her an etrafımda olanlara karşı algım bütünüyle farklılaşıyordu. Ablam burada ne yapıyordu? Belki başka bir zamanda, bir okul gezintisinde mesela, şimdi yazacaklarımdan çok daha farklı bir görüntü ortaya çıkacaktı. Bozkır özgürlüğün coğrafyası olacaktı, ona görkemli bir Arap atı muamelesi yapacaktım ve yüreğim ihtişamıyla kabaracaktı. Şimdi olumsuz olasılıklara daha yakındım. Sanki... Diyordum. Eskiden çok mutluyduk ve bu evlilik işi cehenneme çevirdi ablamın hayatını. Sanki tüm musibetler bu yüzden geldi başa. Oysa çok zaman geçmiyordu ki aklımı başıma topluyordum. Olayların gerçek yüzünü görmeden evvel, ablamın yoksulluk ve sefaletten kendini bir şekilde kurtarabildiğine sevinmem bile gerekirdi. Değil mi?

O gün üç katlı köşkün kapısından girdiğimizde içime sığdıramadığım sıcak bir sevinç taşıp yüzüme yayıldı. Araba baştan sona zümrüt yeşili bahçeyi, turna heykelinden mamul çeşmeyi ve taş kuyuyu geçti, bulut pembesi bir erguvanın yanında durdu. Eniştem ve ablamın, köşkün önünde sırıtarak benden tarafa bakındıklarını fark ettim.

Arabadan inip kapının önüne vardığımda ikisiyle de kucaklaştık. Yanımızda, hademe şefi olduğunu tahmin ettiğim başka bir kadın daha vardı. Onun keskin hatlı yüzünü büyük ölçüde ablamın yüzüne benzettim. Elini hafifçe sıktım.

“Levent”

“Ayşe”

“Artık iki Ayşe’miz var,” dedi eniştem. O bilindik kahkahasını kapının tam önüne bırakıverdi.

Ablamın adaşı birini ev işlerine bakması için yanına almış olması küçük ve talihsiz bir tesadüf diye düşünmüştüm. Ayşe’yi ablamın mı yoksa eniştemin mi işe aldığını tam olarak bilemiyordum. Köşkün çevresi kalabalıktı ve bu yüzden konuşmaya pek elverişli değildi. Hızlıca içeri girmek istiyordum. Ayşe diğer hademelere seslenip valizlerimin taşınmasını buyurunca, bana da ellerim boş, ablamla eniştemin ardından dış kapıya, sonra da evin holüne yürümek düştü. Yol için hazırladığım bir torba azık çoktan hizmetçilerce götürülmüştü, üst katlara çıkan merdivenlerde valizimin sürüklenişini hala duyabiliyordum. Karnım zil çalıyordu, burnuma nefis yemek kokuları geliyordu. Eniştem ellerini ovuşturarak oturma odasına ilerledi. Sofranın hoş bir kış bahçesine kurulduğunu gördüm. Enli ve uzun bir masaya dizilmiş çeşit çeşit yemek, küçük servis tabaklarıyla donatılmış envai çeşit garnitür, sürahilerdeki içecekler ve şerbetle yaldızlanmış tatlılar birleşip burnuma, kelimenin tam anlamıyla bir şölen yaşattılar. Çok geçmedi ki hep beraber kurulduğumuz sofrada kaşıklar bir bir inip çıkmaya başladı. İştahla önümdekilere yumuldum. Bardaklar dolduruldu, çatallar ileri geri hareket etti. Bir ara nefeslendim, gömleğimin yakasını genişlettim. Hayli sıcaktı içerisi. Salondaki mermer şömineden varan ateşin, şamdanların ve tavandaki kristal avizenin oluşturduğu sarı ışık ağırlığının içinde iyice mayışmıştım. Kapı aralıklarına, duvar döşemelerine göz gezdiriyordum, şöminenin üstüne asılmış bir saz dikkatimi çekti.

O ana dek kimse iki kelam etmeye istekli görünmüyordu ki bu beni çok şaşırtmıştı. Tam hâl hatır sormaya başlayacaktım, eniştem ağzındaki lokmayı bitirip başını kaldırdı, sözümü kesti. “Levo,” dedi, “sen fakülteyi bitirmedin mi yeğenim?’’

Sıkıntıyla yekindim. “Bitecek enişte,” dedim, “geçen dönem biraz zor geçti. Ama güzel öyküler yazıyorum.”

“Öykü mü?”

“Evet, evet hikâye. Yani doğrusu öykü, hikâye değil. Biliyorsun ikisi farkl…”

“Yeğenim ne öyküsü cartu curtu ya. Ohooo.” Çatalını masaya bıraktı, koltuğun arkasında doğru esnerken koca göbeği meydana çıkmıştı. “Başka bir iş tutsaydın. Bizim tarlalara ziraat mühendisi çok lazım oluyor. Misal.”

“Doğrudur, doğru,” dedim, “ama mühendislik bana göre değil.”

“Olur mu ya?”

“Olur, tabii.”

“Olmaz yeğenim.” Ellerini ciddi bir teklifte bulunuyormuş gibi uzattı. “Olmaz da canın sağ olsun, gerçi şimdi gel başla yanımda, iki aya mühendisler önünde yaka pençe durur.’’

“El pençe?”

“Ha tabii yav. El pençe.”

Dudaklarımı kıvırıp, “Enişte,” dedim, “hiç anlamıyorum o işlerden. Ama bak başka işlerden anlarım. Mesela şurada, şöminenin üstünde bir saz gördüm.”

“Şuradaki mi?”

“Evet, evet. Kim çalıyor onu?”

Eniştem sarı dişlerini göstere göstere kahkahalara boğuldu. “Kimse canım, kimse”

Suratımı ekşitip kaşlarımı kaldırmakla yetindim. Kasıtlı yönelttiğim bu soru, nihayetinde, ziraat mühendisleriyle aramda yeni bir cephe, yahut bir tür taarruz denemesinden başka ne olacaktı? Yoksa sazın bu evde duvara asılmaktan başka bir amacı olmadığını çoktan biliyordum. Bunun hazin sonuçlarını tahmin edebiliyor, özellikle de ablamın hayatında gerçekleşen o köklü değişimi baştan sona görebiliyordum.

Yaş farkı bir yana, ablamla eniştem arasında büyük bir kuşak farkı da olmalıydı. Eniştemin kırışıklıklarına, solgun yüzüne, sarkmış gıdısına, kadın memesi gibi şişmiş göğsüne ve tıknaz vücuduna kıyasen çöp şiş gibi kalmış kollarına bakınca aklıma geliyordu. Ne derece destek çıkabiliyordu ablama? Biliyorum, birine destek olmak fiziksel güçten çok mental bir beceriyle ilgiliydi. Kısacık, küçücük adamların, mangal gibi yürekleri ve kor gibi bakışları olurdu. Oysa ben konuya tam da bu noktadan yaklaşıyordum. Keza babamın fiziken kuvveti yerinde bir adam olduğuna şüphe yoktu, ancak ablam açısından, bu gücün aileyi ne ölçüde birlikte tutabildiği tartışılırdı. Bizi birbirimize sımsıkı bağlayacak, ailemizi bir arada tutacak o zaruri bağları kim canlandırmaya, yahut en azından korumaya çalışmıştı? Yaşımın elverdiği ölçüde ablamın yanında yer alıyor, ona sahip çıkıyordum. Mahallede bize sataşan çocukları, hakkımızda ileri geri konuşanları patakladığım çok olmuştu. Gençlik damarıydı bu, şimdi geçerliliklerini hayatımın hangi bölümünde ne kadar koruyorlar tartışılırdı. Bu tartışmayı derinleştirebilecek gücü kendimde bulamıyordum. İtiraf etmeliyim ki ablamı da unutup gittim bir an. Dilimin ucunda bir çeşit kaşıntı oluştu, göğsümdeki canavar huysuz bir çocuk gibi mamasını istemeye başladı. Ansızın canım feci şekilde sigara içmeyi arzuladı. Yol boyunca anca molalarda tüttürebilmiştim, yemek masasından da ayıp olmasın diye uzun süre kalkamamıştım.

Sıkıntıyla beklemeye koyuldum. Nihayet, yarım saat olmuş olmamıştır, eniştem ayaklandı. Üstünü başını düzeltti, mendilini çıkarıp masaya bıraktı. Ablamın bakışlarıyla eniştemi yakalamaya çalıştığını gördüm.

“Nereye?”

“Sendikaya uğramam lazım. Yarın gidelim olur mu?”

Ablam durdu, etraflıca eniştemin yüzüne baktı. Süre uzadıkça üstümdeki gerginliğin ağırlığı artıyordu. Havada kalmış soruya herhangi bir karşılık gelmiyor, geleceğe de benzemiyordu. Aksine... Hademelere dönen ablam azarlayıcı bir tonda bağırmış, bulaşıkların toplatılmasını, etrafa çeki düzen verilmesini istemiş ve ''Derhal!'' diye de eklemişti. Bir tür intikam mıydı bu da? Böyle acımasızca yağdırılan emirlere nasıl bir anlam atfedebilirdim ki? Ablamın ruh durumundaki bu keskin değişimin bir sebebi olmalıydı. Şüphesiz eniştem de ablamın öfkesinin farkına varmış, gözlerini kaçırıp durmuştu. Kendi aralarında, henüz ne olduğunu anlayamadığım bir konu hakkında kaç defa konuşulmuştu? Kaç defa hiçbir sonuca varılamamış, sonra aralarındaki bu bitmez kavga, evdeki hademelere kadar yansımıştı?

Önce eniştem ardından da ablam rüzgâr gibi adımlarla oturma odasından ayrıldı. Ani bir keşişleme gibi esti, ardındakileri döngele gibi sürükleyip sarstı. Her şey o kadar hızlı gerçekleşti ki ne yapacağımı bilemedim. Kış bahçesinde tek başıma, hizmetlilerle beraber kalakaldım. Belki... Evin içinde sahne bulan tüm bu gizemli hallere bir açıklama bulunabilirdi. Ayşe’yi aradı gözlerim. Masayı toplamak için üçüncü tur odaya girişinde yakalayabildim onu, doğrudan ismiyle seslendim. Ablamın normalde böyle bir şey yapmayacağını açıklamak istiyor, ancak konuya giriş yapamıyordum.

Ayşe tebessüm etti. “Bir arzunuz mu vardı?”

O güçlü his hala dilimin ucundaydı. “Sigara içebileceğim bir yer var mı?” diyebildim.

“Üst kattaki cumbada içebilirsiniz”

“Cumba mı?”

“Tabii... Odanızın yanında, müsaade ederseniz size odanızı da göstereyim.”

“Olur,” dedim. Yanında cumba olan bir oda, acaba cumba kış balkonuyla aynı manzarayı mı görüyordu? Ayşe, az sonra, yukarıdaki pencerelerin evin ön cephesine baktığını ve manzarasının da aşağıya kıyasla çok daha güzel olduğunu söyledi. “Desenize onca saatin ardından harika bir manzaraya karşı içeceğim sigaramı. Eniştem sağ olsun diyelim, değil mi? Az önce yaşananlar beni feci şaşırttı. Affınıza sığınmaktan başka bir şey elimden gelmiyor.”

Peşine takıldım, merdivenleri tırmanmaya başladık. Ayşe hırkasının yenini düzeltiyor, desenli gömleğini çekiştiriyordu. Başörtüsünün kapatamadığı sarı saçları ablamınkine göre kısa ve ortalama iki ayar daha koyuydu.

“Siz…” dedim, “ablamın adaşısınız demek.”

Sessizce onayladı. “Hanımım için af dilediniz ancak, kendisine bin şükür. Bize her zaman içten ve kibar davranır.”

“Demek öyle,” dedim. Boğazımı temizledim. “Hem ne güzel tesadüf. Ablamla adaşsınız demek. Kusura bakmayın, belki biraz gevezelik etmiş olacağım ama itiraf etmeliyim ki yüzünüz bana çok aşina geliyor. Aklımı kurcalayan bir sualim vardı, müsaade ederseniz?”

“Buyurun, tabii”

“Önceden karşılaşıp karşılaşmadığımızı sormak istiyorum, ablamla eskilerden tanış mıydınız? Mesela, ne zamandır tanıyorsunuz onu?”

“Hanım köşke geldiğinden beri.”

Gülümsedim. “Evet, evet. Biraz saçma bir soru oldu. Yani siz ablamdan önce de burada mı çalışıyordunuz? Sonradan gelmediniz, onu en baştan beri tanımanızdan bunu anlıyorum.”

“Hayır, beyim. Karıştırdım sanırım. Kusura bakmayın. Hanımımı hemen hemen köşke geldiğinden beri tanıyorum diyebilirim. Onun köşke yerleşmesinin akabinde, belki bir ay sonra işe başladım ben.”

“Aaa. Demek sizi personel şefi olarak işe alan ablamdı.”

“Tabii, beni özellikle seçti. Hakkını ödeyemem. Allah uzun ömürler versin. İşte odanız şurası, hayır, hayır. Orası değil, şurası beyim.”

Ahşap bir kapının önüne varmıştık. Cumba hemen yanda, koridora çıkan merdivenlerin önündeydi. Ablamın odasının ise bir üst katta, benim odamla aynı hizada olduğunu öğrendim. Ayşe’ye dönüp teşekkür ettim, beklemeye koyuldum ve koridorda yalnız başıma kalınca doğrudan cumbaya yönelip bir sigara yaktım. Önümde odayı boydan boya çeviren bir pencere vardı. Cama dolanmış sarmaşık yapraklardan batan güneşin zayıf ışığı süzülüyordu. Yeni gövermeye başlamış buğday ve darı tarlaları karşımdaydı, bir örnek dönemeçli patika yollar bozkırın damarları gibi sarmıştı her yanı. İlerideki seki, kuzeydeki kavaklık, mera ve çayırlar. Yolda gördüğüm, gri kuşaklı giysileri, desenli şallarıyla çeşit çeşit insanın etrafını çevirdiği, cami ve şadırvan. O muhteşem sessizliğiyle bütün bir bozkır, kalbimi güçlü bir cezbeye tutuşturuyordu. Hayat ne de durağandı burada. Bozkır hep böyle bilindik ve aynı mıydı? Böyle sessiz, sonsuz ve huzurlu. Bozkıra uğrayanlar, sonunda varmak istedikleri yere varmış, olmak istedikleri kişiye dönüşmüş gibi mi oluyorlardı? Yerleşip kökleşiyorlar mıydı burada? Şu biteviye buğday tarlalarını sürerken yorgun argın, ama kendinden emin ve kaygısız mıydılar? Belki yine abartıyorum. Belki bozkır da bir çeşit coğrafya, olağan bir kelime. Diğer her şey gibi. Eski evimiz gibi. Yeni taşınılacak ve türlü hayaller kurulacak uzak şehirler gibi. Burası, bir yolculukla varmak istediğimiz herhangi bir yurt belki. Orada nasıl yaşadığımıza göre, nasıl olduğu değişen, basit bir mekân.

Sigarayı küllüğe söndürdüm. Ne yapmalıydı şimdi? Hayır, şu hizmetli kadın, ablam değildi o. Yani şimdiki ablam değildi, ama gençliğine o kadar benziyordu ki... Bu benzerlik telaşlandırıyordu beni. Yalnızca fiziksel görüntüsü değil, yaşantısı da benziyordu. Aklıma bulanık, dağınık görüntüler geliyordu. Evde ailesinin ilgisinden uzak iki hayalet çocuk olarak, bana küçük ve şımarık kardeşi oynamak düşmüştü. Ablamsa sabahtan akşama evi süpürüyor, babamın yemeğini hazırlıyor, hasta ve ölüm döşeğindeki anamın kirli altını temizliyordu. Bana bakıyordu. Eve gelen misafirlere, halamın çocuklarına bakıyordu. Sonra kimi vakit geliyor, odasına çekiliyordu. Aynı bugün olduğu gibi hızlı adımlarla, neden sinirlendiğini ve neye kızdığını hiç belli etmeden. Babam oturma odasında işten kalan evraklara gömülmüşken annem bir köşede ölümü beklerdi. Belki o zamanlar da, şimdiye benzer şekilde, bozkır rüzgârlarıyla sürüklenip duruyordu ablam. Belki de ablamın o yoksul, bozkır insanlarından yoktu bir farkı. Sonra belki de… Ablamın adaşı birini işe alması de kendi çapında, etkisiz bir taarruz denemesiydi. Bugünkü bağırtı, geçmişin zorluklarına kıyasen, şimdiyi yüceltmeye yarayan, sonuçsuz bir çaba. Öyle mi? Öyle mi?

Bilmiyorum. Hava kararıyordu. Güneşin sona kalmış zayıf ışıkları da sekinin ardında kayboldu, sigara paketini cebimin üstünde yoklayıp cumbadan çıktım. Gravür tablolarla döşenmiş koridoru geçtim, kalmam için hazırlanan odaya vardım, ahşap kapıyı gıcırtıyla aralandım. Valizim köşedeydi, yerleşmeye eriniyordum. Üstümdekileri çıkarmadan yatağın üstüne atlayıp kadife yastığa gömdüm başımı, bekledim, kalktım, sıkıntıyla bir duvardan diğer duvara her yeri arşınladım, sonra fayans döşemeleri izleyerek vakit öldürdüm. Abajurdan kristal vazolara, tablolara, çömleklere ve taş heykellere değin şöyle bir bakındım. Kırık dökük mobilyaları, memur maaşıyla ancak yarısına kadar doldurulabilen arızalı buzdolabını, köşeleri eprimiş ucuz halıları, gümüş taklidi ev takımlarını hatırladım. Biliyordum, babam ablamı çok zor ikna etmişti. Ama etmişti. Zaten ablamın evden bir şekilde kaçmaya, ne olursa olsun, nereye giderse gitsin, o hapishaneden ve o hapishanenin içinde hemen her gün bir hayalet gibi tek başına dolanıp durmaktan kurtulmaya can attığı kesindi. Belki yanlış olan bu acele karardı. Sevdiği bir adamla evlenmesi çok istemiştim. O da benimle aynı hataya düşmüştü. O da mekânlara fazlasıyla anlam yüklemişti. Kırık dökük mobilyalardan, arızalı dolaptan, ucuz halılardan ve gümüş taklidi ev takımlarından kaçarak kendini kurtarabileceğini düşünmüştü. Belki de... Yanılıyorum. Ev işleri ve yoksulluk bir nebze zordu, ama dayanılacak şeylerdi. Sorun ise başkaydı. Ne babamın ne de benim, işlerimizden başımızı kaldırıp, ablama ayırdığımız, onunla ilgilendiğimiz adamakıllı bir vakit yoktu ki.

Evin içi serinlemişti biraz. Odanın penceresinden esen bir keşişleme goblen perdeyi kımıldatıp yüzüme, oradan da saç diplerime varmıştı. Burnuma pencere dibindeki meşenin baharatlı kokusu geliyordu. Cebimdeki paketi çıkarıp kaç dal sigaram olduğuna bakındım. Canım bu birkaç saat feci sıkıldı.

Gece saatlerine yakın, bir ara yeniden koridora çıktım. Ablamın odasının kapısına kadar gittim, çekiniyordum, burası mıydı? Aynı hizada, bir üst kat, evet burasıydı. İçeriden hiçbir ses duyulmuyordu. Eniştem ne zaman gelirdi veya çoktan gelmiş miydi bilmiyorum. Ablamı yalnız bırakmamak istiyordum ama odaya girmeye cesaret edemiyordum. Kapının ardını da rahat rahat dinleyemiyor, her an her yerden bir hizmetli çıkacak ve rezil olacakmışım gibi hissediyordum. Koridorlarda biraz daha dolanmakta buldum çareyi. Sonunda cebimdeki paketi yoklayıp sigara içmeye karar verdim.

Alt kata indim, koridoru geçtim. Sürgülü cumba kapısını araladığımda, içeride yarı gölge biri durmakta, parlayan iki çift göz benden tarafa bakmaktaydı.

“Dur ışığı açma,” dedi gölge.

Yarı karanlıkta yarısı parlayan, ablamın sapsarı saçları, kadınsı yüz hatları ve süt beyazı kollarıydı. Beni görünce sigarasını arkasına götürdü. Bu telaşı komiğime gitti. “Vay beee. Başladın demek. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi,” dedim. “dur, dur. Saklamana gerek yok.”

“Enişten geldi mi?”

Omuz silktim. “Bilmem, gelmedi sanırım.” Elindeki sigarayı tekrardan çıkardı, derin bir nefes çekti. Paketten bir dal çıkarıp ben de tüttürmeye başladım. “Işığı açmamam gerektiğine emin misin?”

“Hayır açma. Böyle iyi.” Siyah geceliğinin yakasıyla oynuyor, topladığı saçlarını düzeltiyordu. “Hem sen uyumamışsın?”

“Uyku tutmadı ki.”

“Evet, ilk geldiğimde beni de tutmazdı uyku,” dedi, iç çekti, “Konuşamadık pek, nasılsın?”

Başımı hafifçe yana eğdim. “Neden sordun?”

“Belki moralin bozuktur.”

“Sanmam, yol yorgunuyum biraz.”

“İnsan üzgün veya sinirli olduğunda, bir türlü uykuya dalamıyor.”

Kaçamak bir bakış attım ona. “Veya öfkeli olduğumuzda.”

“Hayır, hayır. Her şey yolunda,” dedi, “bugün sinirlendiğime bakma sen. Rahatım en azından, ucundan tutacağım bir iş yok. Gün boyu evin içinde, bahçede veya pazarda dolanıp duruyorum. Bugün de gezmeye gidecektik. Sana bizim at çiftliğini gösterecektim. Enişten yoğun bu aralar. İşleriyle ilgilenmek zorunda. Enişten işlerini çok seviyor. Ha. Bu arada, soramadım. Babam da sen de iyisinizdir umarım. Evde kavgasız gün geçirmek zordur, bilirsin. Birbirimize dalaşıp durmamız bir yana, babamı da özledim. Size gelmek istiyorum ama burayı bırakmak pek mümkün olmuyor. Aslan kardeşim benim. Hişşt. Hişşt. Var mı bişeyler he?”

Sigarasını söndürüp uzun parmaklarıyla karnımı mıncıklamaya koyuldu.

“Dur abla ne yapıyorsun.”

“Yakışıklı çocuksun, vardır bir şeyler,” dedi. Yüzüm hummaya tutulmuşçasına kızardı, ağzımı açıp iki kelime edemedim.

“Yoksa eğer, bulalım bir tane. Ama buradan olmasın. Bizim köyden olsun da yabancılık çekme. Veya başka bir yerden, kendini iyi hissettiğin bir yerden. Bulduktan sonra gidelim, ailesinden isteyelim kızı.”

“Yok abla, beni boş ver sen,” diye cevap verdim, sigarayı söndürdüm. Alık alık baktı yüzüme, bir an zaman donup kaldı sandım, kıpırtısız bekledik cumbada. Keşişleme dışarıdan varıp uzun saçlarını dalgalandırıyordu. Hava nemli değildi ama ablamın pürüzsüz yüzünde bir şeyler parıldıyordu. Gözlerinin feci solgunluğunu ilk kez o zaman fark ettim. Kaşları da kendini göz kapaklarına salıvermişti.

“Özür dilerim,” dedi. “Bugün gezip dolaşacaktık seninle. Özür dilerim.”

Önce anlamadım. Sonra içimde bir yer titredi. Kendini bırakacak gibi dönmeye başlayınca koşup kocaman sarıldım, kolları omzuma dolandı. Gevşeyen kasları yumuşacıktı. Bedeni titremeye, ileri geri şiddetlice seğirmeye başlamıştı. Sessizdik. Öylece ne kadar, abi kardeş, ağlayıp durduk bilemiyorum. Dışarıda bozkır tüm sadeliğiyle uyuyordu. Bu sadeliğin içinde, sokak lambasının ışığının altında huzursuzca dolanan, kendine sığınacak yer arayan bir döngele dikkatimi çekti. Bugün tepede kıvrılırken gördüğüm, patika yolları aşarak buraya kadar gelen aynı döngele miydi? Bilmiyordum. Önce dış kapıdan zümrüt yeşili bahçeye girdi, sonra keşişlemenin akışına tutuldu, turna heykelli çeşmeye kadar sürüklendi. Kurak bozkıra olmadığı kadar, köşkün bereketli bahçesine de ait değil gibiydi. Nereye aitti? Nereye gidecekti?

İzlemeye devam ettim. Turnanın yanından döne döne ayrıldı, erguvana selam verdi, köşkün dört duvarında dolanmaya başladı. Nihayetinde kapıdan çıkıp kayıplara karıştı. İşte o zaman, kollarımda titreyen, ablamın narin mi narin vücuduna, daha da sıkı sarıldım.


Levent Berkay

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Opmerkingen


bottom of page