top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Mücahid Sağman- Enkaz

Otobüsün bir çukurdan geçerken şiddetli sarsılmasıyla uyandım. Murat ve Salih de aynı sarsıntı ile uyanmıştı. Birkaç saniye içinde bilincim açıldı ve nerede olduğumu anladım. Murat’ın da aynı korkuyla gözünü açtığından emindim çünkü yüzü bembeyaz kesmişti. Salih uyku mahmurluğu ile ne olduğunu henüz anlamamış yeni aydınlanan yeryüzünü tanımaya çalışırcasına camdan dışarı bakıyordu. Yanından geçtiğimiz her aydınlatma direğinin simamızda bıraktığı tanıma hissi karanlıkta bir güven duygusu oluşturuyor. Sabahın ilk ışıkları karanlıkla buluşup soru işaretlerine boğuyor benliğimizi. Acaba hangi şehrin sınırları içindeyiz diye soruyorum Salih’e? Konuşmaktan mecali kalmamış mevsimlik işçi gibi sırtını koltuğa yaslayıp dizinin üstüne koyduğu elinin başparmağı ile kaşlarını organize hareket ettirip bilmediğini ima ediyor. Murat meraklı gözlerle cama yaklaşıp henüz çiçek açmış ağaçların hayaline kapılıp tebessümünü yorgun gözlerinin arasından gökyüzüne savuruyor. Karanlık bir yolda bahar henüz kendini bize açmıyor.

Kıvrımlı yolların ardından mola yerine yanaşıyor otobüs ve biz henüz karların erimediği dağların ardındaki şehrin hüznünü ve çığlığını duymuyoruz. Onun yerine orta yaşını yeni geçmiş olmasına rağmen Anadolu’nun yaşlılığı yüzüne çökmüş bir adamın bizi yemeğe davet eden sesi kulaklarımızı kaplıyor. İçerideki kalabalıktan camları buğulanmış bir yol üstü lokantasının rutubet kokan çay bölümünde sessizce etrafı gözleyen üç arkadaşız şimdilik. Oysa kısa süre önce nereye gittiğimizi unutacağımıza dair söz veren üç yalnız adamdık. Dostları enkaz altında kalmış bir şehrin kalabalığı bizi gözlüyordu bunun farkındaydık. Çay tepsisini elinde tutan gencin umursamazlığı kalbimizde hiç yara açmadı. Bir çay daha fazla satabilmenin heyecanı kadar vardık o mekânda. Bedenimiz oradan ayrıldığında yokluğumuz kimsenin saatlere tedirgin bakmasına neden olmayacaktı. Yine de çay saati diye bir boşluk vardı bu hayatta. En çok Calvino öyküleri okuyabilecek kadar eğlenceli olabilirdi bu vakitler. Ama çay tepsisini taşıyan genç umursamadı dağın ardını merakımızı.

Otobüse binerken Murat bir ayağı ilk basamakta diğeri yerde, gözleri bir binanın 3. katının balkonuna odaklanmış, sağ elinin dışı ile dudaklarına yer etmiş nemi sildi. Gözlüğünü düzeltip umudunu yeşertecek bir hızla otobüsün içine girdi. Ben hemen arkasında başım önümde tanıdık birini görmek istemeyen bir dalgınlıkla otobüse bindim. Hangi duygunun yer ettiği belli olmayan bir gözle aynı hizada durmak, yeni sorular, geçmişin izini bir kekin ambalajını katlarken aramak, bir bardağa sıkıştırılmış suyun akışına ortak olmak beni bitmek bilmeyen bir yolculuğa hapsedebilirdi. Salih kırgın bir kalbi, yumruk yaptığı elin dizine dokunuşuna sığdırmanın hesabını yapıyordu. Kırgın ve öfkeli olmak aynı aritmetik dizimin çocuklarıydı. İyi ama kime kırgın ve öfkeliydi?

Öndeki kamyonu sollamak isteyen otobüs şerit değiştirdi. Ben su bardağının üstündeki yazıları okurken gözüm meyve bahçelerinin solgunluğuna dokundu. Murat kibirli bir kayanın yola, gelip geçenlere, kuşlara ve karıncalara selam verdiğini düşündü. Hayret eden bir çocuğun sesi arka koltuğumda öksüren adamın sesine karıştı. Dağlar ve Salih, ısrarla bitmek bilmeyen bir gidişin faili gibi kavgayı uzatıyordu. Kimilerine göre Mehmet Akif şair değildi ama bence yol uzadıkça insan acının tarifini hep yeniliyordu. Ayağını kaybetmek mi daha trajikti; çiçek açmayan, meyve vermeyen bir ağacın kesilmesine karar vermek mi? Kim bir mevsim boyunca hiç usanmadan karnında taşırdı yavrusunu? Hangi moloz yığınında ben ve kar taneleri kavgaya tutuşmuştuk?

Sabah 8.00. Salih, Murat ve ben son kez bakıyoruz otobüsün camından ovaya. En öndeki çocuk onlarca belki yüzlerce gülüşünü serpiyor. Yaşlı adam öksürüyor, öndeki kamyon virajda yavaşlıyor. Kayısı ağaçlarının çiçekleri ve köy evlerinin kapıları sabah güneşini karşılıyor. Her akşam bir evde kayıp Zeynep için ağıtlar yükseliyor. Çay tepsisi taşıyan çocuğun Zeynep’i görme ihtimali kadar hissediyorum şehrin ilk resmini. Rüzgâr bir çınar ağacından söktüğü yaprağı şehrin merkezine indiriyor. Süzülen yaprak valilik binasını ve bankayı kullanılmaz hale getirip, Nurullah’ın cenazesine acele etmeden, bir gelinin salona girerken ki heyecanı veya bir çocuğun köpeğe dokunuşundaki tedirginlikle yaklaşıyor. Otobüs mezarlığa yaklaşıyor. Çadırların arasında tanıdık bir sima görmek istemeyen gözlerim en çok nehirlerden akan hayvan cesetlerine odaklanıyor. Ceset mi derdik onlara diye dudaklarım gerilip kaşlarım yukarı doğru hareketleniyor. Salih tek katlı evlere odaklanıyor. Henüz yenildiğini kabullenemeyen bir çocuğun mahalle maçına dahil olduğu gibi şehre giriyor Salih. Gözleri kısık, alnı terli, kolu burnunu silmeye hazır, dişleri dudaklarına saplanmış. Murat, bezgin ve yorgun. Saçları güneşin cama yansıyan parlaklığını emip koca ovada yer ediniyor kendine. Bir ayağında terlik diğer ayağı çıplak bir çocuğun yarısı yıkılmış kerpiç evin önünde genç bir keçiyi yakalama azmine şahit oluyor. Çocuk ve Murat, kerpiç evin yıkılmış yarısından bağımsız keçiye bakıyor. Rüzgâr kayısı çiçeğini uçurup derenin kenarına bir ceset daha bırakıyor. Baharın gelişine en çok bir ayağı çıplak çocuklar ve meyve ağaçları seviniyor.

Nurullah bir kefene sarılmış. Parçalanmış cep telefonu, kırık tesbihi ve çamurlu ajandası abisinin elinde. Rüzgâr Ersin’in saçlarından sıyrılıp mezarlığın sonuna, köyün içine gidiyor. Oradan kaldırdığı toprakla yaprakları buluşturup kayboluyor gözden. Nurullah’ın ajandası kayboluyor gözden. Gözlüğümdeki tozu gömleğimin ucu ile silmeye çalışırken eğiliyorum. Mezar taşlarına eğilip bakmamıştım hiç. Onlarla aynı hizaya gelmek bir ürperti doğurmuyor içimde. Çınar ağaçları ve vişne reçeli heyecan vermiyor artık. Çocuk düşleri, yıkılmış sokaklarda lastik yuvarlamak olmalı diyorum. Mezarı başında Nurullah’ın abisi bir şiir düşlüyor, Murat öfkeli, bir adam güneşten kaçmak için ağaç arıyor. Kiralık ev ilanları ve penceresi sökülmüş apartmanlar sokağın adını anımsatmıyor dudaklarıma. Kerpiç ev, terlikli çocuk, mezar taşları, yaprak altına gizlenmiş genç kadın cesetleri, beyaz kefen! Tüm trajedilerin farkında bir kibirle sarık ve cübbe giymiş bir görevli, mezarın başına çömelen yorgun adamlara nasihat ediyor. Sabır ve şükür diyor. Kadınlar az ötede ağıtlarıyla mezar başlarına rüzgârı üflüyor. Ben, Murat ve Salih verilmiş bir sadakanın ardından şehre, toz bulutu içinde kalmış evlere bakıyoruz. Kuyucaklı Yusuf ve İnce Memed ürpertisiyle bir akşam aniden köyüne dönen yolcular gibiyiz. Öfke ve korku bizi ne yapmayacağımız konusunda ikna etmeye çalışıyor, bir de Nurullah. O gencecik yüzünde beliren ince bıyığı ve dağınık şekilde çıkmış sakalı ile toprak anaya dönüyor. Toprağın şefkati ve rüzgâr ona annesinin ruhunu üfleyecek şimdi. Babası gömleğinin kokusunu alamayacak çünkü şehrin her yeri ceset parçalarından çıkan çığlıklarla dolu. Abisinin elinde not defteri ve cesetler dere kenarlarında. Nurullah’ın kanında zehir, defterinde şiirler, mevsimlik işçiler ise hınca hınç dolu bir minibüste fındık hasadına doğru yola koyuluyor. Tek terlikli çocuk ve kerpiç ev Nurullah’ın şiirlerinden habersiz. Fındık sahipleri ise bol kazançlı bir yıl için Cuma sonrası beyaz cübbeli adamın arkasından umutla dağlara bakıyor. Çaycı çocuk, ben ve otobüs Murat’ın öykülerinde sadece bir cümleden ibaretiz. Badiou’ya göre ise her hakikat bir süreçtir, enkazların kaldırılması da. Yaşlı bir çınar ağacının gölgesi hiçbirimizi gülümsetmiyor ama vişne reçelini ekmeğine süren bir çocuğun koşturmacasını görene kadar. Sonra yorgun bilekleriyle Abdullah gözlüğünün altından gözündeki çapağı çıkarmaya çalışıyor. Caminin yıkılan tavanı kadınla tanrı arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Bir adam toz bulutu içinde dükkanının önüne serdiği seccadede eğiliyor ve kalkıyor, sonra oturuyor. Ne Badiou burada ne de İbrahim. Hani diyorum bilseydik önce neyin yıkıldığını belki orada arardık sıradakinin ne olduğunu. Yine de bir insan hele de gençken ölüyorsa şehir karanlığını kusuyordur üzerimize. Bir kemirgen, birkaç kedi, biraz karga ve sokak köpekleri dışında uyanık değil binalar. Çeşmeler çamur akıyor. Kayısı çiçekleri ölü bir gencin mezarını kaplıyor. Dere kenarlarına yığılan çocuk ve kadın cesetleri, kerpiç ev ve yavru keçi Nurullah’ın cümlelerinde hiç geçmiyor. Murat ve Salih sokağa kurulmuş bir çay ocağına, Nurullah mezar taşına, abisi not defterine, ben hep merak ettiğim dağın ardına bakıyorum. Bir kadın elinde oğlunun fotoğrafı “Gördün mü?” diye soruyor? Gözümü kadının yeşilin üzerine işlenmiş sarı çiçeklerle örülü yazmasından alamıyorum. “Gördün mü?” diyor ve sarı işlemeler içinde kırmızı hatlar gözümü alıyor. “Bulamadık,” diyor, “her gün aradık ama yok, hastanede, mezarlıkta, parkta, halı sahada. Daha 17 yaşında yeni aldığı beyaz spor ayakkabısı biraz tozlandı ama bayramda silerim, sen gördün mü?” Niye ucunda işlemeler var ki diyorum kendi kendime? Hem bu işlemeler bana doğduğum sokağı, margarin üzerine reçeli ve okula giden çamurlu yolu neden hatırlatıyor? Nurullah gördü mü acaba bu yazmayı? 17 yaşında ve adı İsmail. Tıpkı kurban olan gibi. Kadın Hacer gibi arıyor, topuğunun değdiği her yer onun kanı gibi kırmızı. Tüm enkazlar kırmızı tozu üzerimize serpiyor. Ben, Murat, Salih, Nurullah, yeşil yazmalı kadın, İsmail, çıplak ayaklı çocuk, hepimiz enkazımızı arıyoruz.


Mücahid Sağman


0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page