• İshakEdebiyat

Öykü- Mürüvvet Özpehlivan- Yaşandı ve Bitti Saygısızca

Ben seviştiğimde birileri ölüyor. İlk ölümde bu cümleyi bizzat bu şekilde kurmasam da üstümü giyinirken kıyafetlerimle beraber tenime geçirdiğim ağır suçluluk duygusuyla gözyaşlarına boğuldum. Benimle ilk seksini yaşayan sevgilim yanlış bir şey yaptığını düşünüp öylece kalakaldı, nasıl davranacağını, nasıl yardım edeceğini şaşırdı. Niye ağladığımı da bilmiyordum, ölüm haberini alalı birkaç saat olmuş, ben anlık bir şok duygusu içine girmiş, ağlayamamış, sahilde uzunca yürümüş, sonra sanki olağan bir şeymiş gibi Kadıköy’ün ara sokaklarından birinde tuttuğumuz pansiyonda onun bana dokunmasına izin vermiştim. Eylül’dü. Rüzgâr henüz tenimizi kesmiyor, okşayıp geçiyordu. Ölümü öğrendiğimden beri durgunluğumu hafifletmeye, beni eğlendirmeye çalışan, başaramayınca ağlamam için cesaretlendiren sevgilime ben iyiyim, dedim. Erteleyebileceğimizi söylese de itiraz ettim. Ben o gün oraya kendimi buna hazırlayarak gitmiştim, sevgilimin ve bizzat kendimin dışında hiçbir ölüm sevişmeme engel olmayacaktı.

O sabah Neyra, finallerden sonra İstanbul’daki ailesine gitmek için Aşti’den otobüse binecekti ki evden çıkmadan hemen önce büte kaldığını öğrendi. Neyra, dört senelik ev arkadaşım, canım, kahrımı anne babamdan daha çok çeken insan. Ben onun yerinde olsam şöyle içten bir hassiktir derdim ama o daha terbiyeliydi, mutfağa attığımız tekli koltuğa bıraktı kendini çaresizlikle. Firmayı arasak da son bir saatte biletin iptal edilemeyeceğini, ertelenemeyeceğini öğrendik. Sevgilini görmek ister misin, dedi bana. Hiç aklıma gelmemişti bu, çok şaşırdım, yapar mısın bunu gerçekten, dedim ona. Gitmesem bilet yanacaktı. Gülhan’ın hediye ettiği sırt çantalarından birine tıktığımız üç beş parça kıyafet ve elimde bana ait olmayan bir biletle koştur koştur İstanbul’a gidiyordum. Bir yanım sürpriz yap dese de otobüste arayıp haber verdim Emin’e. Instagram keşfet’te uzaktaki sevgilisine sürpriz yapıp aldatıldığını öğrenen bir kızın videosu geldi aklıma. Emin uslu çocuktu, öyle şey yapmazdı, kendime güvendiğimden daha çok güvenirdim ona. Ama belli mi olur, şansa yaşıyoruz. İnsan ne zaman aldatılacağını, ne zaman aldatacağını bilemiyor, böyle şeyler hesap edilmiyor, yaşanıyor ve bitiyor.

Akşam Emin’le Üsküdar’da buluştuk. Sevgili olduğumuz ilk zamanlardan beri gizlice bir anlaşma yapmışız gibi hep Üsküdar’da buluşurduk. Farklı bir yere gideceksek bile Üsküdar’dan vapurla, metroyla, hâlâ öğrenemediğim harfli otobüslerle geçerdik. Yine öyle yaptık, önce bir şeyler yiyip Kadıköy’e, bizi tanıştıran ortak arkadaşlarımızla buluşmaya gittik. Emin böyleydi, iki aydır görüşmemiş miyiz, ben plansızca, birdenbire onu görmeye mi gelmişim, hiç önemli değildi. Arkadaşlarımızla geçirdiğimiz zamanı baş başa geçirdiğimizden daha çok önemsemesini kıskanırdım hep. Ama o derslerden, bir şeylerden, türlü bahanelerinden fırsat bulup da Marmaray’la iki durak mesafedeki arkadaşlarını görmeye gitmediği için, ben İstanbul’a geldiğimde benimle gezmenin ayıp olacağını, benim de onları görmemin iyi olacağını söyler dururdu. Öyle yoğun bir işi de yoktu, Balat’ta bir lisede rehber öğretmenlik yapıyordu. Farklı bir şehirde yaşamama rağmen ben ondan daha sık görüşüyordum insanlarla. Orada yaşayanlardan daha çok oralı hissediyordum. İstanbul’a gitmek için hiç değilse ayda bir kez sigara içerek otobüs bekliyordum şu Ankara otogarında. Biraz daha önceden karar vermişsem trenle gider, Söğütlüçeşme’de inip Kadıköy’ü şöyle bir turladıktan, birkaç butik gezdikten sonra Üsküdar’a kadar yürürdüm Emin’i görmeye.

Emin’i görmek, Emin’e bakmak. İnsanın ismiyle bu kadar müsemma olması hep korkutur beni. Ailemiz bize seçtikleri isimlerle üstümüze aşağı yukarı nasıl bir insan olacağımızın etiketini yapıştırıvermişlerdir adeta. Emin’e baktığımda içim sonsuz bir güven duygusuyla dolardı. İlk aylarda gördüğümden daha farklı şeyler görüyordum artık. Âşık olduğumuzu önce kendimize, sonra birbirimize itiraf eder etmez içimize dolup taşan heyecan yerini huzurlu bir sakinliğe bırakmıştı. Birinin beni ömrünün sonuna kadar seveceğine ilk kez emindim. Hiç kuşku duymuyordum. Zaman geçtikçe ciddiye binen ilişkimizle ben de kendi sakin tarafımla tanışmıştım. Bunca başıboşluğun, serseriliğin, kafa nereye ben oraya hâllerin arkasına gizlenmiş bir kadın, sevgilisiyle durağan, huzurlu bir hayatın özlemini çekiyordu sanki, bir adamın göğsüne yatıp saatlerce Netflix izleyecek, birlikte alışverişe çıkacak, yemekler yapacak, temizlik yapacak, hatta belki çocuk yapacak ve böyle yaşayıp gidecekti. Emin’deki sinir bozucu sadakat bende bu hisleri uyandırıyordu.

Çayların, naneli limonataların gelip gittiği, küllüklerin on dakika geçmeden dolduğu kalabalık masada dalmış bunları düşünüyordum. Emin halinden memnundu, bir şeyler anlatıyor, ara sıra bana bakıp göz kırpıyor, omzuma, ellerime dokunuyordu. Hoşuma gitmeye çalışan halleriyle akşamı hazırlıyordu. Bitmek bilmez sextinglerimizden hızlıca bir tane de otobüste yapmıştık ve bu gece sevişeceğimizi kararlaştırmıştık bile. Yarım sevişmeleri, sürtünmeleri, boyundan ileri gitmeyen öpüşleri saymazsak ikimiz için de ilk olacaktı. Çocuksu yüzünden okunamayan, uslu tavırlarına ters düşen, insanı şaşırtan bir libidosu vardı Emin’in. Bu zamana kadar sevişmememizin sebebi onun yirmi yedi yaşında hâlâ ailesiyle yaşıyor olmasından başka bir şey değildi. Ben öğrenci hâlimle ondan daha özgürdüm.

Liseden yakın bir arkadaşımın aradığını gördüm otururken. Sohbet etmek için aramıştır diye açmadım, sonra bir ara geri dönerdim. Telefonu sessize aldım, ters çevirip muhabbete devam ettim. Kalktığımızda saat on ikiye geliyordu ki liseden üç beş kişiden daha çağrı görünce korktum. Sınıfın dostluğuna gıpta edilen arka dörtlüsüydük biz ve şimdi hepsinden gelen mesajların, cevapsız çağrıların sıralandığı bildirim paneline anlamsızca bakıyordum. Sahil yoluna çıktık, çimlere serilenleri, bira içenleri, gitar çalanları geçip bir ağacın altına oturduk. Meryem ağlayan sesiyle önce sakin ol, ayaktaysan otur dedi bana. Zehra’nın küçük kardeşi bahçede salıncak kurarken boynuna doladığı iple boğularak ölmüştü. Ayağının altından sandalye düşmüş dedi Meryem, bir şeyler anlattı, ailesi sorguda dedi. İntiharı bilmeyecek kadar küçük, salıncak kuracak kadar büyüktü, on bir yaşındaydı Ahmet, hepimizin öz kardeşi gibiydi. Zehraların köydeki bağ evlerine kalmaya gittiğimizde birlikte sürü otlatmıştık. Bunlar geldi aklıma, çoban köpeğini arkasına takıp dağlara keçi otlatmaya çıkan küçücük, neşeli, hayat dolu bir çocuk. Öldüğüne inanamadım, tepki veremedim, ağlayamadım. Ne olur gel, ben ne yapacağımı, Zehra’yı nasıl sakinleştireceğimi bilmiyorum deyip kapattı telefonu Meryem. Bize yıllar geçse de yitip gitmeyen bir dostluk veren hayat, küçücük bir çocuğu anlaşılmaz, ağır bir ölümle aramızdan almıştı.

O gece nasıl bu kadar soğukkanlı olabildim, nasıl ağlamadım, sinir krizi geçirmedim, nasıl seviştim, haberi alır almaz neden ilk otobüse atlayıp da gitmedim bilmiyorum. Kendimi Emin’in kollarına bırakıverdim. Gece yarısı olup her şey bittiğinde Emin uyumaya hazırlanıyor, ben pansiyonun penceresinden sokaktaki kale kalıntısına bakarak sigara içiyordum. Bu niye buradaydı, hangi yıldan kalmaydı, biçimsiz, yıkık dökük hâlde sokağın ortasında öylece duruyordu, üstünde sprey boyayla sevmek suçsa suçluyum yazılı, sarı lacivert otopark pankartı asılı bir kale kalıntısı, ne restore edilmiş ne de yok edilmiş, karşımda bir ayna gibi bana bakıyordu. Aynı anda köşedeki tekelden benim pencereye doğru pis pis sırıtan adamı fark ettim, üstümde sutyen vardı. Perdeyi çekip Emin’in yanına kıvrıldım. Bir seneye yaklaşan ilişkimizde nihayet birlikte olmuştuk. Mesajlaşarak kurduğumuz hayallerin pek çoğunu gerçekleştirmiş, yanımda mutmain, gülümseyen bu adamla şimdi sarılıp uyuyacaktık. Bana kalsa iki kez daha boşalırdım, Emin’in tatminkâr yüz ifadesi teklif etmeme, yeniden sırnaşmama engel oldu. Banyoya gidip mastürbasyon yapmayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Ben sigara içerken Emin, bu ilk seksimdi, deyince şaşkınlığımı çok zor gizledim. Ne mesajlaşırken söylemişti bunu bana ne de davranışlarında öyle bir acemilik vardı. Benim aşk sicilinin epey kabarık olduğunu düşününce hiçbir şey diyemedim, gülümseyip geçtim. Tipsiz de değildi, bir seksen boy, kumral ten, hafif baby face haliyle yakışıklı bile sayılırdı, neden bu zamana kadar hiç seks yapmamıştı? O da bana hiç sormadı, belki de duyacağı cevaptan korktu, bilmiyorum. Dini hassasiyetleri, toplumsal baskıları takan biri de değildi Emin, aile kavramına biraz fazla önem veriyordu o kadar. Evlenmeyi düşündüğü biriyle yaşamak istemiş olabileceği geldi aklıma. Saygı duyardım. Bense bu düşünceyi çok önceden aşmıştım, hiçbir zaman evlenemeyeceğimi anladığım zamanlarda. Kendimi yıllarca mahrum bıraktığım bu zevke daha fazla direnmek istemedim. Seviştiğim ilk adam beni sabahına terk etmişti üstelik, aylarca peşimden koşmamış gibi sevişir sevişmez siktir olup gitmişti. Onun için gittiğim, hiç bilmediğim bir şehrin otelinde yapayalnız, yataktaki vişne rengi lekelere bakarak hem kanıyor hem ağlıyordum. Annemin bunca yıldır namusun diye öğrettiği bekaretimi bir puşta hiç uğruna vermiştim. Otogara nasıl gittiğimi, Ankara’ya nasıl döndüğümü bilmiyorum. Aşti’de yere çöküp ağlayarak Neyra’yı arayıp beni buradan al demiştim. İyi ki arkadaşlar var. O olaydan sonra uzun süre eve gidemedim. İnsan yıllarca sevmekten, sevişmekten korkutularak büyüyüp üstüne böyle bir şey yaşayınca ailesinin yüzüne bakamayacağını sanıyor. Sanki annende sihirli bir güç varmış da gözlerinin içine bakınca bakire olmadığını anlayacakmış gibi gözlerini falan kaçırıyorsun. Oysa hiç anlamıyorlar. Teninde sevgilinin ya da bir daha asla görmeyeceğin türlü türlü adamların kokusuyla eve geldiğini, bazen acayip mutlu, dans ederek, şarkı söyleyerek, bazen de ağlayarak duş aldığını hiçbir zaman bilemiyorlar. Bu duyguyu ilk kez tatmış hâlde şuracıkta uyumak üzere olan sevgilim de başımdan geçenlerin çeyreğini bilmiyor.

Ne olduysa gözlerimi kapattığımda oldu, içime aniden bir ağrı saplandı. En yakın arkadaşımın kardeşi birkaç saat önce feci şekilde can vermişti. Bu ağırlığın beni ele geçirmesi biraz zaman almıştı demek. Gözlerimi sıkıca kapatsam da Ahmet’in yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Sanki cesedini gören, onu boğulmuş, mosmor bulan bendim. Ağlamamı zor tutuyordum. Hızlı hızlı nefes alıp vererek geçsin diye bekliyordum. Emin’e biraz daha sokuldum, sırtım ona dönük, eli göğsümdeydi. Elini yüzüme götürdü, uykulu halde mırıldanarak yanağımı okşadı, gözyaşlarım işte ilk o zaman aktı. Onları hapsettiğim yerden kurtulmuş, özgürce kaçıyorlardı şimdi, Emin’in avcuna bırakıyorlardı kendilerini. Emin yüzümdeki ıslaklığı fark edince fırladı yerinden, ışığı açtı. Başımı onun çıplak göğsüne koyup sarsıla sarsıla ağladım.

İkinci ölüm bundan yaklaşık dört ay sonrasına denk geliyor. Soğuklar kendini iyice hissettirmiş, günlerce dağılmayan sis ciğerlerimizi ve ruhumuzu berbat etmişti. Bu havalar insana sadece uyuma isteği verse de içimde tuhaf kıpırdanmalar vardı. Benim İstanbul’a gitme perileri geldi diye tivit attım. Emin ve üç beş kişi favladı. Emin’in fotoğrafına tıkladım, biyografisine kendimin ücrasında yazmış, doğum tarihini senesine kadar girmiş, saçma sapan bir tiviti duvara sabitlemiş, sekiz sene önce katılmasına rağmen iki yüz küsur takipçiyle kalmıştı. Emin’le en azından benim adıma artık sürünen ilişkimizde ne heyecan kalmıştı ne başka bir şey. Ankara’ya çağırıyordum, gelemem diyor, haklı sebeplerini sunuyordu önüme, bir yerlere gidip gezmeyi teklif etsem reddediliyordum. Mal gibi sürekli İstanbul’a gittiğim için fark etmeden ona hazırladığım bu konfor alanı iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Adam götünü kaldırmıyordu, görüşmelerimiz sadece benim gitmemle oluyordu. Öte yandan neredeyse hiç kavga etmeden, hiç kıskanmadan, hiçbir uyumsuzluk içine düşmeden birbirimize alışıp gitmiştik. Çevremizde bize artık evleniriz gözüyle bakılıyordu, itiraz da etmiyorduk. Son sınıfa gelmiştim, annemin onayladığı tek ilişkimdi. Bizim için yazılmış bir kader vardı ortada ve biz durup da ne yapıyoruz demeden o kaderi yaşıyorduk. Ara sıra içimden ayrılma düşüncesi geçse de kendimi tokatlayıp yok ediyordum onları, bunu kime açtıysam saçmalama demişlerdi, seni bir daha böyle seven birini bulamazsın. Bir taraftan da Emin’siz nasıl devam ederim, edebilir miyim onu da bilmiyordum. Alışmak insana verilmiş en büyük ödül, en büyük cezaydı.

Storyleri hızlı hızlı geçerken iki gün sonra İstanbul Modern’de yapılacak bir resim sergisinin afişini gördüm, Çetin paylaşmıştı. Çetin’le nereden nasıl takipleşmiştik hatırlamıyorum, karşılıklı fotoğraf beğeniyor, ara sıra muhabbet ediyorduk. O genellikle attığım sigaralı fotoğraflara yanıt veriyor, öyle konuşmaya başlıyor, bazen sabahlıyorduk. Sigarayı senin gibi havalı içen başka bir kadın görmedim demişti bir keresinde, nasıl böyle on numara içiyorsun, insanı sigaraya başlatırsın, yazmıştı. Hoş çocuktu. Sigarayla öylesine çektiğim bir fotoğrafı paylaştıktan sonra onun görüp görmediğini kontrol eder olmuş, artık neredeyse onun için attığımı şaşkınlıkla fark etmiştim. Gelsem birlikte gider miyiz, diye cevap verdim hikâyesine, bekliyormuş gibi anında gördü. Gel tabii ya, gitmez olur muyuz yazdı, bir de ilkel gülücük. Kartın ekstresine baktım, uçmuş, battı balık yan gider deyip iki gün sonraya bilet aldım. Heyecanlanmıştım. Emin’e haber verip vermemekte kararsız kalsam da içim rahat etmedi, ben iki gün sonra İstanbul’a geleceğim diye mesaj attım. Neyra’dan borç istedim.

İstiklal’de buluştuk. Fotoğraflarda göründüğünden daha uzun boylu, yapılıydı, dişleri çok düzgündü, bunun farkında olduğundan mı bilmem, sürekli gülüyordu. Instagram’dan hepi topu bir aydır takipleştiğim adamla resim sergisi gezme bahanesine İstanbul’a gitmiştim resmen. Etrafına öyle bir enerji yayıyordu ki kapılıp gitmemek mümkün değildi. Kahkaha atmaktan karnım ağrıyordu. Kendi sigara içmemesine rağmen benim içmem için sık sık duruyor, ben sigara içerken manzaraya bakar gibi uzun uzun beni izliyordu, gözlerini hiç kaçırmadan. Nerede ne yemek yenir, en güzel kamplar, tatiller nerelerde yapılır, bunları çok iyi biliyordu Çetin, bana gezdiği yerleri müthiş bir heyecanla anlatıyordu. Neredeyse her şehirde garsonlarına kadar tanıdığı bir restoran, her gidişinde muhakkak uğradığı küçük kafeler, börekçiler, çiçekçiler, mavi masalı sahil lokantaları vardı. En güzel sokakları biliyordu, güneşin doğuşunu, batışını izlemek için kilometrelerce tırmanıyor, yelkenli kullanabiliyor, uzak koylara gidip çadırda yatıyordu. Piyano bile çalıyordu. Büyülenmiş gibi onu dinliyordum. Emin attığı mesajda gece birlikte kalmayı çok istediğini ama şu an hatırlayamadığım bir nedenden dolayı gelemeyeceğini, ancak ertesi sabah beni görebileceğini yazmıştı, cevap vermedim. Son görülmem, mavi tikim zaten epeydir kapalıydı. Emin için de gelmemiştim zaten, Çetin’le Beyoğlu’nu karış karış dolaşırken aklıma bile gelmiyordu o.

O pasaj senin, bu kafe benim derken akşamı ettik. Beyoğlu’nda internetten bulduğum bir iki ucuz otelde hiç yer yoktu. Cebimde Neyra’nın verdiği birkaç yüzlükle iyi bir yerde kalmam da zordu zaten. Rehbere göz gezdirdim, evinde kalabileceğim neredeyse bütün arkadaşlarım Emin’in de arkadaşıydı, aramak istemedim. Çetin’in bende kal teklifini çok istekli gibi görünmemeye çalışarak kabul ettim. Ben gidebilirim, kalacak yerim çok, rahat takılırsın evde dedi. Birlikte geçirdiğimiz bu güzel günden sonra gitmesini istemiyordum elbette. Kırmızı şarapla portakal aldık. Galata’yı gören sokaktan geçip evine kadar sohbet ede ede yürüdük. Sokakta çöp karıştıran kedilerin, bir de içimin sesi vardı. Birazdan bir şeyler yaşayacağını anladığın an kalbinde oluşan, kasıklarına kadar inen tuhaf gıdıklanmaların sesi.

Bahçeden mutfağına açılan kapısının kilidini çevirir çevirmez aylardır bu anı bekler gibi öpüşmeye başladık. Birbirimize susamıştık. Duvarlara çarpa çarpa seviştik o gece Çetin’le. Hayatımda ilk kez arka arkaya orgazm oluyordum. Sabaha kadar, mecalimiz kalmayıncaya kadar, birbirimizi bugün bulmuş, yarın yitirecekmiş gibi evin her köşesinde seviştik durduk. Güneş doğmuştu. Üstümüzde sabahlıklarla, bahçeye attığı küçük masada kahve içerken özlediğim, aradığım şeyin o an tam da içinde olduğumu fark ettim. Ben aşk istiyordum. Havada güzel bir serinlik vardı. Seviştiğim sabahların serinliğini severdim.

En güzel anlarımın içine sıçan telefonlar olmasa ve artık sevgilisini aldatmış biri olduğum gerçeği aklıma gelmese o günü mutlu bitirebilirdim. Bu sefer de annemin, babamın, Emin’in, Neyra’nın yirmi yedi aramasına, sayısız mesajına açmıştım telefonu. Önce hangisine geri dönüp çıldıracağıma karar vermeye çalışırken onlarca neredesin mesajının arasından asıl sebebi gördüm. Annemin babası, dedem covid yoğun bakımda ölmüştü. İki gün önce verdiği testin negatife dönmesine, evde gayet iyi olmasına rağmen dün gece aniden fenalaşıp kaldırılmıştı. Babam acil memlekete gel diyordu. Cenazeye muhtemelen yetişemezsin ama yine de gel. Artık cenazeye yirmi kişi katılabiliyormuşuz derken sesi titredi babamın. Bu öyle illet bir belaydı ki, insanlar sevdiklerini toprağa bile veremiyordu. Annem telefona çıkamayacak kadar kötüydü.

Duş aldım, Çetin’in siyah sweatshirtlerinden birini geçirdim üstüme. Benimle gelmeyi hatta beni arabasıyla memleketime götürmeyi teklif etti, istemedim. Aileye, akrabalara Emin’den ne ara ayrılıp da başkasıyla sevgili olduğumu açıklayacak gücüm yoktu. Bana sarılıp dudaklarımdan öptü, evine kadar gelmem, seni bırakıp başımın çaresine bakarım ben, dedi. Bu hâlde tek başına gitme. Peki, dedim, ama önce halletmem gereken bir iş var.

Starbucks’a oturup Emin’i aradım, yarım saat geçmeden yanımdaydı. Sarıldı, çok üzgün olduğunu söyledi. Annemler bana ulaşamayınca onu aramışlardı. İçimde Emin’e beslediğim hiçbir duygu yoktu, nasıl böyle bir anda silinip gitmişti her şey, kendime şaşırdım. En azından birazdan ayrılık konuşması yapacağım için yalandan da olsa bir üzüntü duyabilirdim. Allah’la aramın çok iyi olmasına rağmen, istedikleri bana zor gelse de onu anlamama, onun beni anladığını ve affedeceğini düşünmeme rağmen o sabah ilk kez beni lanetlenmiş biri olarak yarattığı için ona öfkelendim. Her seviştiğinde birilerinin ölümüne sebep olan lanetli, kötü bir ruh taşıyordum ben. Yetişemediğim cenazelerle sınanıyordum. Beni böyle yapan asıl şeyse, evleneceğimizi düşünen, bana sınırsız güvenen, dün gece neredeydin, neden telefonlarımı açmadın diye bile sormayacak kadar güvenen bu adama kötülük yaptığım için zerre kederlenmememdi. Âşık olmuştum, bütün varlığımla Çetin’i istiyordum. Daha sadece bir gecedir tanıdığım o adam birkaç sokak ötede arabanın içinde beni evime götürmek için bekliyordu. Emin bir defa görmemişti yaşadığım yeri. Şimdi ona neden bir kere olsun gelmedin, neden benim için gerçek bir şey yapmadın diye hesap sormak geliyordu içimden. Sik sik işleri, onu bunu, virüsü bahane edip ya görüşmedin ya da beni ayağına çağırdın, sanki sadece ben özlüyordum, sanki sadece ben yola çıkabiliyordum, korona sanki sadece sana vardı, benim dedem koronadan öldü lan, öyle çok sevince olmuyor, çok güvenince olmuyor, insan farklı bir şey istiyor, karşındaki seni heyecanlandıracak, mutlu edecek, değerli hissettirecek bir şeyler yapsın istiyor, hiç değilse milletin evlilik imalarını ciddiye alabilirdin, bunun için bir adım atabilirdin, nişan bari takabilirdin, işini gücünü eline almış otuzuna yaklaşmış bir insansın, neden aylarca hiçbir şey yapmadan hayatımın orta yerinde öylece durdun demek, bağırmak istiyordum. Hiçbirini diyemedim. Ağzımdan seni aldattım, diye tok bir ses çıktı sadece. Seni aldattım.


Mürüvvet Özpehlivan

442 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör