top of page

Öykü- M. Bülent Bingöl- Kurgu

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 Mar
  • 4 dakikada okunur

Vesile Hanım'la görüşmem gerekiyormuş. Kapısını çaldım, içeri girdim. Bu binadaki boş daire için geldiğimi söyledim. Yirmi bir numara. Memur olmam ya da bir memur kefil bulmam gerekiyormuş. Bir aylık kira peşin, bir aylık kira da depozito olarak verilmeliymiş. Beş yüz dolar evdeki demirbaşlar için alınıyormuş.

Karşımda Dorona Alberti’nin ikiz kardeşi oturuyordu sanki. Tombul sevimli bir kadın. Onu, Gloria Gaynor’ın “I will survive” şarkısını söylerken düşledim. Dorona’nın klibine bayılıyordum. Neşeyle dans eden değişik ırklardan insanlar sonsuz bir barışın içinde halay çekiyorlardı sanki. Bu güzel insanlar, Atlantis’in ya da Mu’nun bir şehrindeymişler gibi dünyada pek yaygın olmayan dünya dışı davranışlar sergiliyorlar gibiydiler. Irkçılığın esamesinin okunmadığı bir balo gibi şen şakrak bir kalabalık.

“Orada olmak isterdim Vesile Hanım.”

“Nerede olmak isterdiniz?”

Vesile, Dorona gibi artistik bir bakışla kendime gelmemi sağladı. “Dalmışım kusura bakmayın. Konuya gelirsek. Bana yardımcı olacağınızı umuyorum. Bazı talihsiz olaylar nedeniyle, evi kiralamak için koşullarınızın hiçbirini yerine getirecek durumda değilim. Bana birkaç ay müsaade etmenizi rica ediyorum. İçinizden geçiyordur; babanızın oğlu değilim, niye bana bir iyilik yapasınız ki. Bu nedenle arabamı size rehin olarak vermek istiyorum. İyi niyetimin bir göstergesi olarak. Hemen noterde arabayı size devredebilirim, yeter ki bu evi bana kiralayın. İşte arabanın ruhsatı.”

Vesile, ruhsatın fotoğrafını çekti. Birine gönderdi. Beklerken güzel bir kız çay getirdi. Mesaj geldi. “Kâmil, Kâmil’di değil mi? Tamam, Kâmil Bey arabanız yeterli değil.”

“Arabam yeterli değilse… Annem ve kardeşimle ortak bir dükkanımız var, kirada onu da teminat olarak gösterebilirim.”

“Bu evi niçin bu kadar çok istiyorsunuz? Farklı semtlerde daha uygun daireler var.”

Çayımı yudumladım. Gözüme sigarası takıldı.

“Buyurun içebilirsiniz.”

“Değiştirmeyeyim.” Kendi sigaramdan yaktım. 

“Elli yaşına geldim. Bu güzel sitede yaşamak istiyorum. Haberleri izliyorsunuzdur. Belediye başkanının diplomasını iptal ettiler, tutukladılar. Mitingler, boykot falan derken çalıştığım şirket küçülmek için eleman çıkardı. Bakın gayet dürüst bir şekilde söylüyorum. Şu an işsizim. Bir hafta içinde iş bulurum. O sorun değil, siz biraz anlayış gösterseniz. Bir ay sonra tüm şartları yerine getireceğime söz veriyorum.”

“Kâmil Bey, mesleğin neydi?”

“Su ürünleri mezunuyum. Denizatları konusunda yüksek lisansım var ama fabrikada, depoda çalışıyordum. Forklift sürücüsüyüm. Dört tekerlekli hamal, benimkileri de eklersek altı. İşsiz kalmam imkânsız. Böyle bir sitede yaşamak hayalimdi.”

 “Ve en olmadık zamanı seçtiniz.”

“Çünkü ertelemekten bıkmıştım. Ha, aklıma gelmişken annemden borç alıp biraz kaparo verebilirim Vesile Hanım.”

“Annenlerle ortak olan dükkânın adresini verir misin?”

Ezberimde olmadığından telefonumu açtım, notlar kısmından okudum. Vesile yine birine mesaj attı. Beklerken kahveler geldi. Kahve sevmememe rağmen içtim. Falımda ne idiği belirsiz simgeler çıktı. Küçükken yediğim toprak tadıyla ağzımı şapırdatınca Vesile’yle göz göze geldik. Mecburen toprak hikayemi anlattım. Ben de yerdim, dedi. Telefon öttü. “Dükkanınızın varlığı onaylandı. Maalesef o da kurtarmıyor. Emlakçılar endeksine göre sana ev vermem mümkün değil. Ama sen de takdir edersin ki burası bir hayır kurumu değil. İlkelerimizden taviz veremeyiz, ilkeler biraz resmi oldu. Kurallarımıza her zaman uyarız. Kuralları esnetirsek çuvallarız. Kıyakçılığın sonu ayakçılıktır. Şartları sağladığında kapım sana açıktır. Her zaman çayımı içmeye teklifsiz gelebilirsin.”

Dışarı çıktım. Bahar havası inceden ısırıyordu. Kot ceketimin cebinden sigaramı çıkardım, pakette üç tane kalmıştı. Bir tane yaktım. Öyle kalakalmıştım. Kot montumun yenlerinin eprimeye başladığını fark ettim. Vesile’nin bürosu binanın giriş katındaydı. Kapının soluna doğru yürüdüm. Köşede bir kül tablası vardı. Savaş artığı bir bombanın parçası gibi duruyordu. Başında durdum. Manzaraya baktım. Hâlâ önü kapanmamıştı. Deniz görünüyordu. Maziye dalıp gitmiştim. Çocukluğumdan bildiğim manzara hareket etmemi engelliyordu. Çamlar kesilmiş, her yer binalarla dolmuştu ama o doğal eğimden dolayı manzara aynıydı. İnciraltı’ndan Çiğli’ye kadar tüm körfez ayaklar altındaydı. Sigaramı kovanın üstünde ezdim, ani bir hareketle içeri girdim. Teklifsiz, Vesile’nin karşısına oturdum.

“Bir dakikanız var mı?”

“Ne demek buyur.”

“Esasen size özel bir şey anlatmak istiyorum…Yıllar önce, bu binanın yerinde kırmızı tuğlaları çıplak evler vardı. Ben o evlerden birinde yaşıyordum. Bir işçi mahallesiydi burası. Emine komşumuzun kızıydı. Aynı sınıfa gidiyorduk. Onu seviyordum. Henüz ergen değildik ama onun yanında hep kalbim pıt pıt atıyordu. Su deposunun altındaki kayaya oturur çam ağaçlarını ve denizi seyrederdik. Emine çam ağaçlarının arasında bir ceylan gördüğünü söylerdi. Ben ceylanı hiç görmedim. Renksiz ve tatsız evlerimizden kaçma fırsatı bulduğumuz zamanlar su deposunun altında buluşurduk. Körfeze doğru bakar pek konuşmazdık ama kalplerimiz hızlı atardı. O ceylanı görür ben görmezdim. Sonra üzülmesini istemediğim için ceylanı ben de gördüm. Yan yana otururduk. Omuzlarımız birbirine değerdi. Hava soğuksa daha da sokulurduk birbirimize. Emine sabun kokardı. Müslin elbisesi her zaman tertemizdi. Yüzü, elleri bembeyazdı. Saçları ise Blendax kokardı. Ensesine yanaşır iyice koklamaya çalışırdım. Ne yapmaya çalıştığımı anlar, gülerdi. Utanır geri çekilirdim. Bir şey demezdi. Onun yanında çok mutluydum. Şimdi burada biraz olsun o mutluluğu hissedebilmek için buradaki dairenize talip oldum. Asıl neden işte bu. Kimseyle paylaşmadığım bu hikayemi sizinle paylaşmak bugüne nasipmiş. Sakın takıntılı ya da ihtiraslı olduğumu düşünmeyin. Değilim ama Emine’yi özlüyorum, hep özledim.”

“Ne oldu Emine’ye?”

“Bilmiyorum. Önce biz taşındık. Sonra Emine’ler memleketlerine dönmüşler.”

“Bakın Kâmil Bey, anlattıklarınız hoş ama kurgusunda bir özensizlik var.”

“Demek inanmadınız. Uydurduğumu düşünüyorsunuz.”

“Mesele inanıp inanmamak değil. Gerçek ya da değil, işin aslını bilemiyorum. Kurallar dedim ya. Bir alışveriş sürüncemede kalınca tedirgin oluyorum. Para nakit olmalı. Al gülüm ver gülüm gibi. Bu kişisel bir şey değil. Para karşılığı bir hizmet. Parasız hizmetin sonucu hezimettir ve hayatın kurgusu boşa gider. Sonra o ceylan sanki yapay zekâ yapıştırması gibiydi.”

“Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Zamanınızı boşa aldım. İyi akşamlar.”


M. Bülent Bingöl

Yorumlar


bottom of page