top of page

Öykü- M. Fatih Boz- Bir Çiçek Hikâyesi

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 18 Mar
  • 7 dakikada okunur

Talip’in Mali İşler Grup Başkanı olduğu fısıltısı, şirket gündemine bomba gibi düştü. Ta ta ta ta... Bu nereden çıktı? Vallahi sadece ben değil, şirkette herkes şaşırdı herhalde. Konduramadım sanki. Nasıl kondurayım ki? Talip daha şirkette işe başlayalı beş sene olmuştu. Yani başlayalı dediysem, bu beş sene içinde çalışmadı, sadece odasında oturdu. Odasında da bazen oturdu, demek daha doğru. Bu haber gerçek mi, şaka mı derken bir baktık ki şirket içi duyuruda tepeme atanmış. Ne yalan söyleyeyim, tepem attı. Geçen hafta emekli olan abimizin yerine herhalde kendimi layık gördüğümden olsa gerek. Layık gördüm dediysem de sebebim var. On beş sene kıdemimle mali işlerde en çok çalışan bendim. Finans Müdürüydüm ya! Boru mu? Daha ne olsun? Benden sonra on iki sene kıdemiyle Muhasebe Müdürü Metin vardı. Metin, başkan olsa haydi neyse. Hemen Metin’i aradım.

“Metin, oğlum, gördün mü haberi?”

“Gördüm, Yaşar, ayvayı yedik!”

Bu Talip, beş sene önce işe başladığında ben yine müdür, Metin de o zaman şefti. İşe başlaması da ayrı bir tantanaydı. Öyle resmî prosedür falan ile değil hani. Babası, yüksek bir bürokratmış Talip Beyefendinin. Onu kolejlerde, özel üniversitelerde falan okutmuş. Beş sene önce İnsan Kaynakları Müdürü beni aradı: “Size bir kişi atandı, alt şirket yoluyla,” dedi. Hiç haberim de yok, talebim de. “Nasıl yani?” dedim. “Genel müdürümüzün takdiri,” dedi. Takdir denince akan sular durur tabii. “Fazla soru sorma” demenin üç kelime ile ifadesi bu. “Neden alt şirket yoluyla? Neden bize hiç sorulmadı?” gibi sorularım boğazıma dizildi haliyle. Sonradan anladım ki bizim alt şirketlerden birinde yüksek ücretle işe başlatılmış; işletme bölümü mezunu olduğu için de mali işler biriminde çalıştırılmak üzere bize gönderilmiş beyefendi. Tabii, doğrudan bizde işe başlaması için sınava girmesi gerekiyordu. Böylelikle alt şirkette başlayarak sınavdan yırtmış oldu köftehor. Hadi neyse… Madem gönderilmiş, çalışsın bizde çocuk, dedim. Haliyle yüksek yüksek yerler öyle takdir etmiş. Bize ne demek düşer?

Ertesi gün öğleye doğru Talip Efendi geldi odama. Ağır bir parfüm kokmuştu oda. O zamanlar bıyıksız, yüzü sinek kaydı traşlı, esmer bir gençti. Koyu lacivert takım elbise ve çiçekli kravat takmayı da ihmal etmemiş hani. Metin’i de odama çağırmıştım; ne de olsa onun şefi olacaktı. Konuştum Talip’le. “İşte seni şu birime veriyorum, şefin de Metin. Yavaş yavaş işleri ondan öğrenirsin, iç eğitimlerimize de katılırsın,” gibi şeyler söylemiştim. Beni sadece dinlemiş, sonra birden kalkıp odamdan çıkıp gitmişti. Arkasından bakakalmıştık. Metin, Talip’in ertesi gün ve ondan sonraki gün işe hiç gelmediğini söyledi. Hastalandığını sanmıştım. Cepten arayıp, “Nasılsın, hastalandın mı Talip?” dedim. O ise: “Yok, hastalanmadım. Gelecek hafta başı uğrarım,” dedi. Telefonu öylece kapattı. “Gelecek hafta başı” ve “uğrarım” kelimelerine takılmıştım ama neyse… Beyefendi gelecek hafta başı değil, ondan sonraki hafta başı, öğleye doğru ancak odama gelebildi. “Gelebildi,” demek yerine, “uğrayabildi,” demek daha doğru olur sanki. Hemen Metin’i de odama çağırdım. “Talip, hayırdır, bir sıkıntın mı var?” dedim. İsmiyle hitap etmiştim, çünkü benden on yaş küçüktü. Bacak bacak üstüne atıp, “Müdür Bey… Sıkıntı değil de, bir ricam var…” dedi. Rica mı? İş yerinde bu çocuk hiçbir prosedürü bilmiyordu. Üst asta rica eder, ast üste arz ederdi. Neyse… İçimden “Kelimelere takılmayayım,” dedim. Talip Efendi tam konuşmaya başlayacaktı ki Metin odaya girdi, karşı koltuğuna oturdu. Talip, Metin’e çaktırmadan sert bir bakış atıp hemen dilinin altındaki, ıslanmayan baklayı çıkardı: “Müdür Bey, biliyorsunuz, ben işletme bitirdim, yönetim okudum. Buraya da yönetici olmaya geldim…” Haaa… Biz beyefendiyi uzman yardımcısı olarak göreve başlatmıştık. Buna alınmışmış… Buyur, müdürüm demem gerekiyormuş! Talip’e, işletme okuyanların sadece yönetim değil; finans, muhasebe, pazarlama gibi dersler de gördüğünü; bizim de uzman yardımcısı olarak göreve başladığımızı, zaman içinde tabii ki yönetici olunabileceğini, şirket içinden örnekler vererek anlatmaya çalıştım. Sonra “Masana gidebilirsin,” dedim. Yine, hiçbir şey söylemeden çıkıp gitti odamdan. Sandım ki açık ofisteki masasına geçti beyefendi. O gün masasına hiç oturmamış.

Lafı uzatmayayım, Talip’in odamdan ayrıldığı günün ertesi sabahı Mali İşler Grup Başkanı beni odasına çağırdı; ona ismiyle hitap ettiğimden tutun da, okuduğu bölümün ne iş yaptığını sanki salakmış gibi ona anlattığımdan tutun da, “Masana şimdi gidebilirsin” cümlemi de odamdan kovmuşum gibi anlatmasından tutun da, buna benzer başka şeyler de söylediğimi bir bir anlatmıştı. Ben de durur muyum, “Yok başkanım, öyle değil, şöyle, hatta odada Metin de vardı,” diye anlattım da anlattım. Başkan, gözü havada beni dinledi. “Bitti mi?” dedi. “Bitti,” dedim. Kendisine yükseklerden telefon geldiğini, hemen Talip Bey’e bir oda ayarlamamı ve onun işine karışmamamı söyledi. Emir demiri kesmişti. Aynı gün hemen uzman yardımcısı beyimize oda ayarladım... Ayarladım da, başkanın bir cümlesine takılmadan da edemedim: Ne işi vardı da onun, işine karışmayacaktım? Kendi kendime “Yaşar, daha fazla karışma oğlum, denileni yap, sus, emekliliğine daha çok var,” dedim, hemen Talip Efendi’ye oda ayarladım ve işi her neyse ona da bir daha hiç karışmadım.

İşte Talip’in hikâyesi kısaca böyle... Onun işine beş yıldır karışmamıştım. Hatta karışmak şöyle dursun, onu bu sürede hiç görmemiştim. Ama şimdi... O bana karışacak! Daha ben şaşırmamın şaşkınlığını üstümden atmaya fırsatım olmadan, fırsatçı Talip Bey bugün başkan makamına oturmuş ve grup yöneticilerini de yüksek ve önemli çalışma odasına talep etmişti. Hemen makamına koştuk tabii ki, iplik gibi de dizildik. Büyük ahşap ceviz masasının önündeki iki koltuğa ben ve Metin süzüldük. Odadaki altı sandalyeye ise şefler dizildi. Talip Bey, bıyık bırakmış, bir de gözlüğünün çerçevesini inceltmiş. Kulağının tekinde kablosuz bir kulaklık var, pek havalı. Talip tam konuşacakken, odaya kumral saçları fönlü, genç bir kadın girdi. Ay, sonbahardı ama ilkbahar çiçekli bir parfüm kokusu odaya yayıldı. Hepimiz gayriihtiyari ona doğru baktık. “Bu kim?” demeye kalmadan kendini tanıttı bize. Yeni başlamış; adı Sevtap’mış. Başkanın ricasıyla gelmiş buraya; yoksa geldiği yerden de çok memnunmuş, onu oradan hiç bırakmak istememişler, Talip başkanını çok severmiş, onu kıramamış... gibi şeyler işte. Çok sevme işini tam anlamadım ama neyse. Yani bu görevi kabul ederek lütfetmiş hanımefendi. Anlayacağınız, bulunmaz kumaşmış. Anladık, başkan ilk günden erkek sekreteri değiştirmiş. Sekreter önce bize, en sonda Talip Beyciğine ne içeceğini sordu. Ben ve Metin “çay,” dedik. Diğer genç şefler; Nescafe, filtre kahve, kapuçino gibi şeyler söyledi. Yeni başkan ise “Amerikano,” dedi. Metin gözüme baktı. “Çay” gibi yerli malı kaldık.

Talip başladı konuşmaya:

“Arkadaşlar! Büyüklerimizin takdiriyle göreve başladık.”

Bak bak bak, laflara bak! Büyüklerinin takdiriymiş. Öyle zaten! Bir de çoğul kullanıyor. Kibarlığını sevsinler senin. Konuş bakalım.

“Mali işler grubunu el birliğiyle ayağa kaldıracağız.”

Pardon! Grup yerde mi sürünüyor?

“Şirketimiz için finans ve muhasebe konuları oldukça önemli. Mali işler birimi şirketi uçurabilir de, batırabilir de...”

Hadi ya... Şimdi bir şey diyeceğim de neyse. Bırak bu beylik lafları da, sen ne iş yaptın bu şirkette?

“Öncelikle her birimden, ne iş yaptıklarıyla ilgili bir sunum istiyorum.”

Sunum mu? Ya oğlum, sen mali işleri tanımıyorsan o koltukta ne işin var?

Talip, siyah bıyığını eliyle düzeltti, bana ve Metin’e baktı.

“Aranızdaki bazı arkadaşlarla beraber çalıştık. Öyle değil mi, Yaşar Bey, Metin Bey?”

Metin ile ben, bu soruyu Talip Efendi’den beklemiyorduk. Odadaki herkes birden bize baktı. Hafif öksürdüm, boğazımı temizledim.

“Öyle, öyle, Talip Bey.” dedim. Metin de kısık sesle “Öyle,” dedi sadece.

Neyse öyle dememiz gerekirdi, ne yapalım?

Talip, başını hafifçe öne öyle bir salladı ki “görüşeceğiz sizinle,” der gibi geldi bana. Sonra odadaki herkesin kendisini tanıtmasını istedi; önündeki ajandasına da notlar almaya başladı. İlk defa yazı yazdığını görüyordum. Kapı tıklandı; çiçek parfümüyle, fönlü sekreter kapıyı açtı, arkasındaki çaycı hanıma yol verdi. Erkek çaycı da değişmişti. Değişimin hızı gözümü yaşarttı. Yakasında çiçek olan genç çaycı, önce doğal olarak başkanın Amerikanosunu masasına bıraktı. Bırakırken: “Talip abi, afiyet olsun,” dedi. Hayda! Abi mi? Burası şirket, ne abisi? Sanki akrabası gibi. Her neyse… Yeni çaycımız, tepsideki çeşit çeşit porselen kupalarda buram buram kahveleri genç birim şeflerine dağıttıktan sonra ince belli iki çayı önümdeki sehpaya bıraktı. Çayların dumanı çoktan uçmuştu.

Başkan, Amerikanosunu yudumlarken, “Arkadaşlar, alımlarımızı yerli firmalardan yapmayı düşünüyoruz,” dedi.

Yerli alım mı? Talip’e “biz ödeme birimiyiz, alımları satın alma birimi yapar,” desem mi acaba diye aklımın kıyısından bir düşünce yalayıp geçti. Odadaki hiç kimseden itiraz yok, âlemin enayisi ben miyim? Amirler düzeltilmeyi sever mi ki? Hem gepgenç başkanın bir bildiği vardır. Vardır, değil mi?

“Koridorlara çiçek koyduracağım; güzel görüntü, koku iyidir. İçimizi ferahlatır, çalışma şevki verir,” dedi sırıtarak.

Bak, bu şahane fikir bizim aklımıza nasıl gelmedi?

“Kapım her zaman açık olacak, bir sıkıntınız olursa hemen gelin,” diye de ekledi.

Evet, Talip Bey, bu sefer odasında duracak anlaşılan. Odadaki gençler sıcak kahvelerini, Metin ile ben soğuk çayımızı yudumlarken, Talip havadan sudan bir iki cümleyi daha sessiz odanın içine bıraktı. Karar verdim: Bundan sonra çaycıya, “çaycı” demeyeceğim, “kahveci” diyeceğim!

İzleyen günlerde, aman Allahım! Başkanın odasına her gün hayırlı olsun çiçekleri yağdı desem, yanlış olmaz. Mübarek oda, oda değil, botanik bahçesi oldu. “Ne çok seveni varmış,” dedim Metin’e. “Öyle gözüküyor,” dedi Metin.

Bir ay sonra başkan, hiçbir neden yokken beni odasına çağırdı. “Tamam,” dedim; herhalde önüme istifa dilekçemi koyacak, “İmzala, bu kadar yeter,” diyecek. Odasına girdim; misafir koltuğunda iki kişi, oda dumanlı... Çiçek kokusuna sigara, kahve kokusuna parfüm karışmış. Sandalyelerden birinin ucuna iliştim. Kapalı yerde, sigara içmek yasak değil mi? Neyse, sigara içen adam açık pencerenin önünde. Başkan onlarla konuşurken birden bana döndü.

“Yaşar Bey, Civanperçemi Şirketinin bir ödemesi varmış. Siz de bekliyormuş. Onu hemen ödeyelim.”

Haydaaa! Hemen mi ödeyelim? Daha ödeme vadesine bir ay var. Neden erken ödeyelim? Söze “Talip Bey,” diye mi başlasam, yoksa “Başkanım,” diye mi başlasam? “Başkanım,” dersem, beni anlar herhalde.

“Başkanım, bu şirketin ödemesine daha bir ay var,” dedim. Dedim ama Talip Bey’in kaşları hafifçe aşağı indi, dudakları büzüştü.

“Yaşar Bey, ben size fikrinizi sormadım. Ödeyin dedim! Şimdi çıkabilirsiniz,” dedi.

Çıktım, yerin dibine girdim. Çiçek kokulu sekreterin odasının içinden geçerken durdum. Buruşuk yüzümü belli etmemeye çalışarak sekretere gülümsedim “İçeridekiler kimdi?” dedim. Meğer odadakiler falanca şirketin sahibiyle filanca partinin ilçe başkanıymış. Odama geçtim, Metin’i aradım:

“Oğlum, bizim bu çiçek işini halletmemiz lazım.”

Taze başkana hayırlı olsun çiçeği almak üzere, öğle arasında Metin’le hemen yürüme mesafesindeki yeni açılan bir çiçekçiye gittik. Ne olur ne olmaz, pabuç pahalı; başkanın iki dudağı arasındayız. Ben de Metin de emekliliğimizi hak etmedik daha. Başkan’ın odasında onlarca çiçek var. Bu çiçeklerin en küçüğü yarım metre; tavana kadar boyu olan bile var. Metin’e dedim: “Oğlum, biz de en az yarım metre çiçek almalıyız. Herkes almış baksana. Öyle ayrı ayrı da değil; ortaklaşa alalım çiçeği, yeter,” dedim. Neye yeterse... “Peki,” dedi Metin. Çiçekçiye girdik, yeni açıldığı için hayırlı olsun dileklerimizi de sunduk kendilerine.

“Bize yarım metre boyunda, hediyelik saksıda beyaz spatifilyum çiçeği lazım!” dedim çiçekçiye.

“Tabii abi, şu iyi mi?” dedi.

Delikanlı çiçekçi eliyle yerdeki çiçeği gösterdi bize. Ya, ne olacak işte, yarım metre var, yok. İkimiz de, “Tamam olur,” dedik. Çiçekçi konuşkan, “Nereye götüreceksiniz bu çiçeği, hayırdır, kime abi?” gibi üstüne vazife olmayan soruları ardı ardına dizdi. Sadece şirketimizin ismini söyledim, “Oradaki bir arkadaşa,” dedim. Şirketimizin ismini duyunca çiçekçinin gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Abi, sizin şirket bana çok iyi geldi ya... Bir ay önce açtım dükkânı. Açtığımın ertesi günü bir genç geldi buraya, ismini söylemedi. Otuz tane çiçek birden sipariş verdi. Allah dedim! Bir de otuz kişiye ait gönderen isim listesi verdi. ‘Her gün altı çiçek gönder,’ diye de ekledi. Allah razı olsun, bana iyi geldi. Birisi mali işler başı mı ne olmuş, onun sekreterine bıraktım tüm çiçekleri. İşte işi beş günde tamamladım.”

“Gelen genç adam, bıyıklı, esmer ve gözlüklü müydü?” dedim ister istemez.

“He ya... Nasıl bildin abi?”

Metin’le göz göze geldim.

“Spatifilyum kalsın, belki başka zaman!”


M. Fatih Boz

 
 
 

Yorumlar


bottom of page