top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Mavi Tuğba Ateş- Kan Kokusu

Kalbimin göğüs kafesimi zorlayarak çarpan bir kuş olmasını kutlayacaktım. Gerçek dünya buna müsaade etmedi; mesai bitimine kadar cerrahlık rolümü hakkıyla üstlendim. Onu ilk gördüğümden beridir aklımda Tuna’dan başkası yoktu. Ayaklarım bedenimi terk etmişti, adım attığım zemin boşluktu, her defasında düşüyordum. Hastane koridoru boyunca görmek istediğim tek yüz, Tuna’nınkiydi, onca kalabalık belirsizleşti, ufaldı, silindi, silindi. Öğle arasında onun çok ilginç biri olduğunu söylediler. Kimseyle pek konuşmazmış. Hiçbir gün öğle yemeğine gelmemiş. İşini yapar, mesai saati dolar dolmaz çıkar gidermiş. Hakkında tek bildikleri, iki yüz altı numaralı klinikte diş hekimi olması.

Şimdilerde hakkında bazı lakırdılar duyar oldum. Sekreteri, daha önce böylesi hekimle hiç çalışmadığını, Tuna’dan ürktüğünü söylemiş. Bu sözler yaprağın rüzgârda anlık kımıldaması kadar bile yer etmedi sohbette. Daha fazla yanlarında kalamadım. Yemek masasından kalkıp hastanenin bahçesine gittim. Tuna da oradaymış. Arabasını ağacın gölgesine çekmiş, telefonunun ekranına bakıyor. Kulaklığını takmış. Rahatsız edilmek istemiyorum, demek bu. Yan koltuktan birkaç röntgen aldı, telefonundaki görüntüyle karşılaştırıyor. Her ne yapıyorsa, büyük tutkuyla yaptığı aşikâr. Belki hastalarının diş röntgenleri üzerine çalışıyor, yalnız kalmak istediğinden de hastanede yapmıyor bunu. Yüzü düşünceli. Ürktüm, demeye dilim varmıyor. Kafasını kaldırsa beni görebilir. Orada hırsızdım ben, o ise polis. Yakalanmamam gereken bir andı bu. İhtiyatlıydım. Gözüm Tuna’da. Zamanın dışına taşmış, dünyadan kopuk. Kalbim yerinde miydi? Zihnim kendimde miydi? Olacak iş miydi bu benimki? Her zerremi saran bu tuhaf hissin çağrısına kulak vermekle kalmamıştım, kapılmıştım sırrına. Aynalarım çoğalmıştı, gözlerime baktığımda gördüğüm kendi gözlerim değildi artık. Ben miydim gördüğüm? Tuna mıydı bana bakan? Yürüyen ben miydim sahi? Ayaklarım var mıydı?

İncelediği röntgenleri demir kutuya koydu, birkaç kere kilitledi, arabadan inecekti ki yeniden kutunun kilidini kontrol etti. Onu seyrettiğimi görmesin diye hızlıca hastaneye döndüm.

Mesai bittiğinde ona yetişmek için apar topar ayrıldım. Karşılaşmış olacaktık. İyi akşamlar Tuna Bey, diyecektim. “İyi akşamlaaaar,” sesini duyacaktım. Dışarı çıktığımda ağacın altındaki arabasını yenice çalıştırmıştı. Ağacın aşağı sarkan yapraklarında yapay rüzgâr estirdi giderken, kımıltılarla birbirine dokundu yeşillikler, içlerinden en solgun olanı dalından hafifçe düştü.

Ertesi günü bekledim, bekledim, bekledim. Evimdeki saatin yerini değiştirdim, pencere kenarında daha hızlı mı ilerliyor akreple yelkovan? 

Sabah hastaneye giderken kalbim zamanla ve mekânla bütünleşmişti; bunu atışlarının dengesizliğinden anlıyordum. Hızlı hızlı yürümek, hatta koşmak istiyordum tüm koridorları.

Yeğenini muayeneye getirdi. Hiçbir hekimin hastalığına çare bulamadığını anlatıyordu. Canım yerinden çıktı çıkacaktı o konuşurken. Öü, öü, üyü, üyü gibi bir şeyler mırıldanıyordu çocuk. Ulu demek istiyor sanırım. Dayısının elini tutmak istemiyor, Tuna ona yaklaştıkça hırçınlaşıyordu. Söylediği kelimeler zamanla belirginleşti: Ölü. Ölü diş. Ölü diş. Bu sözleri herhangi bir çocuk söylese gayet olağan karşılardım. Çocuk, “Ölü, ölü diş, ölü diş,” dedikçe Tuna’nın yüzü buruşuyor, saklanmak isteyen hale bürünüyor, konuyu değiştiriyor, çocuğun sesini örtmek için abartılı hareketler yapıyordu. İşkillendim. Ürktüm. İçim bulandı. Tuna’da bir şey vardı; adını koyamadığım, kimseye söyleyemediğim, kendime bile anlatamadığım bir şey. Adını koyamadığım bu şey, görünmüyordu ancak boğazımı sıkıyordu, içime sıkıntı veriyordu, kafamı karıştırıyordu.

Yeğeninin durumunu sormak bahanesiyle her mesai bitiminde yanıma uğrar oldu. Benimle konuşmuyor da gözleriyle dişlerimin röntgenini çekiyordu sanki. Sorduğum sorulara alakasız cevaplar veriyordu. Yeğeniyle ilgili söylediklerime dikkat kesilmiyor, bunun yerine bana dişlerimle ilgili sorular soruyordu. Monolog halindeydi; büyülü kelimelerle benimle değil de kendiyle konuşuyordu daha çok. Aylarca aynı günü yaşadım; boğuk, çelimsiz. Aynaya baktığımda gördüğüm ben değildim, Tuna hiç değildi. Kelimelerinin şerbete düşüp şekerlendiği anlamları kurcaladığımda, şekerin tatlı zehir olduğunu söyleyen uzmanların sesi kulağımda yankılandı. Gerçeğin üzerini anlam süsüyle gizlemişti sanki; bir şey vardı Tuna’da, canımı sıkan bir şey. Zamanıma ve mekânıma duyarlılık veren sessiz varlığı, gürültü halini alıyordu; dinliyordum. Adı konmamış bir duygu vardı aramızda; aşk desem değil, arkadaşlık desem değil. Konuşmak için her zaman kelimelere ihtiyaç olmasa da bazı şeyler eksikti işte. İçim içimi yiyordu.

Yeğeninin durumunu sormak bahanesiyle bile olsa her mesai bitiminde yanıma uğramaz oldu. Tadım kaçmaya başlamıştı. İşten apar topar çıkıyordum, Tuna ortadan kaybolmuş oluyordu. Telefonda bunu sorsam, mutlaka mazereti olurdu. Öğle arasında yanına gidince de her zamanki gibi aşırı meşgul. Her şeyin aşırısı zarardır, değil mi? Onu aramayı bırakmaya karar verdim. Aramayı bıraktığım her insan gibi o beni arar oldu sonraları. Özür dilerimler, haklısınlar, çok ihmal ettim seniler, çok yoğundumlar, affetler eşliğinde akşam yemeğini birlikte yemeye beni ikna etti.

Yemekte sohbet ederiz, görüşmeyeli neler yaptığını anlatır sanmıştım. Yine monolog halinde konuştu. Söylediklerimi duymuyor, sadece kendi söylediklerine kulak kesiliyordu. Lafı eveledi geveledi, yüzü hiç olmadığı kadar sıkılgan görünüyordu. Yeğeninin hastalığına ne kadar çok üzüldüğünü anlattı, sesi titriyordu. Yeğeniyle ilgili ne varsa hepsini dosyaladığını anlattı. Bunları neden anlattığını çözmeye çalışıyordum ki çok geçmeden ağzındaki baklayı çıkardı. Yemekten sonra beni evine çağırdı; dosyadakileri benim de görmemi istiyordu, görüş bildirmemi, detaylıca incelememi, bunun için yarını bekleyemeyeceğini... Dosyayı inceleyince, yeğenine şifa olacak bir çözüm bulurum belki diye… Nedense içimden bir ses ağzındaki asıl baklanın bu olmadığını söylüyordu.

İlk şoku içeri girer girmez yaşadım. Her yerde diş röntgenleri asılı. Duvarda, kanepelerin kenarında, buzdolabında. Birbirine benzer dişleri yan yana koymuş. Evinin her detayında çift halinde diş figürleri var. Göz göze geldik. Pis pis sırıtıyor fakat öyle muzip filan değil, sinsi bir gülümseme yüzüne asılı. Yeğeninin dosyasını aradı, her ne hikmetse, bulamadı!.. Onun bu kadar konuşkan haline ilk kez rastladım. Az önce yemekte ağlayan adam o değil miydi? Tuna gitti, yerine bambaşka biri mi geldi?

“Ben Tuna değilim. Dublörü var karşında.”

Bol kahkahalar, sevecen bakışlar, o bakışların ardına gizlenmekle içimi bulanıklaştıran gülümsemeler, hepsi, hepsi Tuna’dan bana akan nehirdi. Çağıldıyordu. Boğuluyordum. Yüzme bilmediğimden değil, başka bir şey. Başka bir şey var.

Elimden tuttu, “Şiiittt,” dedi. Usulcaydı sesi. Ürperdim. Koşarak oradan uzaklaştığımı hayal ettim. Kaçmak şöyle dursun, bir adım bile atamadım. Kalbimin sesi kulaklarımda güm güm. Yeniden “Şiiit, sakin ol,” derken odanın kapısını açtı. Donuk halimi sesiyle çözdü, kolumdan tutup beni içeri götürdü. Odanın duvarlarına dizili aynalı raflarda birbirine benzeyen dişleri gördüm. Sadece bir dişin eşi yok. Diğerleri birbirinin neredeyse aynısı. Daha da tuhafı, eşi olmayan diş benim dişlerimden birine çok benziyor!.. 

“Diş koleksiyonu yapıyorum. Rahmetli babam da diş hekimiydi. Çektiği dişleri gizli gizli toplardım. Benzeyenleri eşleştirirdim. Birbirine çok benzeyen diş bulmak kolay iş değil. Yıllarımı aldı. Şey, şu dişi görüyor musun? İşte onun eşini yıllardır bulamıyorum.”

Benden dişimi istiyordu.

Eşyalardan çıkan çıt-çıt sesleri, üst kattan gelen elektrikli süpürge cızırtısı odanın içinde koltukların arasında, halıda, sehpada gezindi.

“Bir şey demeyecek misin?”

Eşyalardan çıkan çıt-çıt sesleri, üst kattan gelen elektrikli süpürge cızırtısı odanın içinde koltukların arasında, halıda, sehpada gezindi.

Eşi olmayan o dişe baktım; dişimi dilimle yokladım çok şükür yerindeydi.

“Bir şey demeyecek misin?”

Eşyalardan çıkan çıt-çıt sesleri, üst kattan gelen elektrikli süpürge cızırtısı odanın içinde koltukların arasında, halıda, sehpada gezindi.

“Bir şey demeyecek misin?”

Tuna’nın sesinde kan kokusu vardı.


Mavi Tuğba Ateş

1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Comment


OYUN PROSU
OYUN PROSU
Mar 25

Kaleminize sağlık, akıcı bir hikâye olmuş

Like
bottom of page