• İshakEdebiyat

Öykü- Mehmet Akgül- Başından Öykü Geçen Bir Kitap

Öykülerimi severek yayımlayan, ara sıra da benden yazı isteyen, yazarların büyük koruyucusu ve gördüğüm en alçak gönüllü editör olan Kemalettin Bey, (O, bu övgülerde, Salinger’in editöründen daha fazlasını hak ediyor.) benim görmezden geldiğim ama kendisinin ve okuyan herkesin öve öve bitiremediği bir kitap üzerine yazmamı istediğinde söz konusu kitabı o güne kadar niçin okumadığımı, beni onu okumaktan alıkoyanın ne olduğunu, açık söylemek gerekirse, çok fazla düşünmemiştim. Kemalettin Bey, ısrar ettikçe buna sebebin, hakkında yazılıp çizilenlerle söylenenlerin, onun ortaya koyacağı gerçeklikle uyuşmayacağına, ziyadesiyle abartılmış bir kitap olacağına dair beslediğim sarsılmaz inancım olduğunu fark ettim. Yani kitabı küçümsemiştim. Onu okuyunca pek tabii bu inancım sarsılıp yerle bir oldu. Kitap, edebiyat için, okuyucuya söylenildiğinden de fazlasını vadediyordu. Okuduktan sonra kitabın o kadar etkisinde kaldım ki haftalarca eşe dosta onu anlatıp durdum, sanki onun tarafımdan duyurulmaya, övülmeye ihtiyacı varmış gibi! Olsun, onu bugüne kadar okumayışımın kefaretini kim bilir belki de böyle ödemek istedim.

Hakkında yazılan eleştirilere ve makalelere gelirsek, onlarda kitabın kendisi ve yazarı öylesine didik didik edilmiş, bilgiler çoğaltıla çoğaltıla öylesine katmanlı bir bilgi yığınına dönüştürülmüştü ki bu yönüyle, daha şimdiden, Homeros’la aynı kaderi paylaşıyordu. Buna sebep, kitap hakkındaki birinci elden kaynakların çok yetersiz olması (hatta hiç olmaması) ve kitabın ortaya çıktığından beri, yazarının kim olduğu hakkındaki tevatürlerdi. Ben de tüm bu eleştirilerde ve makalelerde ortaya konulan fikirleri yadsımak şöyle dursun, yazımda, onların dile getirdiklerinin çoğunu onayladığımı söylemeliyim. İşte gece gündüz demeden, yoğun iki aylık araştırma ve çalışmamın neticesinde ortaya bu derleme yazı çıktı. Yazımın, biliyorum ki binlerce gotik ve felsefi sıfatlarla yüceltilen kitabın güzelliği karşısında aslında pek de kıymet-i harbiyesi olmayacaktır, bu nedenle kitabı hâlâ okumamış olanların kitabı temin edip okumasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

Kitabı kimin (kimlerin) yazdığı bilinmemektedir. Yayınevi (NDSY), bunun bir pazarlama taktiği olmadığını üstüne basa basa belirtti (Haberim vardı bu olaydan). Kitabın editöründen ise ses seda yok. Kitap sanki onun için kutsal da bu kutsala dokunmaktan aciz olduğunu gösteren tavırlar sergiliyor. Bence de haklı. Kitabın, ona ismini vermek istemeyen birileri tarafından ulaştırıldığı iddiası ise dayanaktan yoksundur. Olayın böyle olmadığını editör, kitabın önsüzünde kesin olarak belirtmiştir; ötesi kanımca, editörlerle bir alıp veremediği olanların işgüzarlığıdır. Kitap, matbaada, taslak hâlinde, üstünde editörün adının yazılı olduğu bir paketten çıkmış. Onu oraya kim getirip koymuş; gören, eden, bilen yok. Bilmiyorum, yazarı tüm bu olanları uzaktan izliyor, kitabının gitgide çoğalan büyülü halesi karşısında heyecanlanıyor mudur? Heyecanlanıyorsa bu heyecanını nasıl bastırıyor, onunla nasıl başa çıkıyor? Bunlar şu an için bilmediğimiz konular, belki de hiç bilemeyeceğiz.

Kitaptaki ithafın, bugüne kadarki yazılanların en güzeli olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Kitap, dünya üzerindeki yalnızlığımıza ve bunun da alt okumasında sevgi arayışımızın yolculuğuna vurgu yaparcasına küçük bir fareye armağan edilmiş.

İthafı o kadar sevdim ve benimsedim ki onu çerçeveletip misafir odasının duvarına asmaktan kendimi alıkoyamadım. İşte o büyüleyici ve sıcacık ithaf:

“36-42° Kuzey paralelleri ile 26-45° Doğu meridyenleri arasında, karlı bir kış gecesi denk geldiğim biricik dostum küçük fareye… En içten sevgilerimle…”

Kitabın son sayfası ise hüzünlü bir (duyuruya) anonsa ayrılmıştır.

“Türk edebiyatında ikamet edip dünya edebiyatından müteveffa Homeros ve Shakespeare’in; Türk edebiyatından ise rahmetli Oğuz Atay ile Sait Faik Abasıyanık’ın torunu olup, harflerden, kelimelerden, cümlelerden olma Başından Öykü Geçen Bir Kitap, bu son sayfasının da okunup bitirilmesiyle Hakk’ın rahmetine kavuşacaktır. Cenazesi siz kitabı okuyup bitirmenize müteakip elinizden bırakmanızla kaldırılacaktır. Tüm eş, dost ve akrabalarına duyurulur. Ayrıca tüm kitapseverlere… Allah rahmet eylesin ve ışıklar içinde uyusun! Amin! Tabut olarak bir tankı vasiyet ediyorum. Lütfen bunu yerine getiriniz!”

Kitabın içindeki noktalama işaretlerinin hepsinin birer bireye denk geldiği, içeriğinin homo sapiens ailesine hitap ettiği (fareye ithaf edilse bile), eşitlik ilkesi gereğince de her noktalama işaretinin diğerleri ile aynı oranda kullanıldığı bilirkişilerce tutanak altına alınmış. Ayrıca bu karışımın, kitabı okuyanlarda kolesterolü düşürdüğü de ileri sürülmüştür (Bunu Edebiyat ve Sağlık adlı bir denemesinde dile getiren Prof L.'dir. Benim kolesterolle ilgili bir sorunum olmadığı için bunu deneyimlemedim.).

Bütün bunlardan başka kitabın, çok sayıdaki dergide kutsandığını, el’le başlayan birçok tamlamaya mazhar olduğunu söylemeliyim. O tamlamalardan birkaçı: el bab-ı şecere-i sultaniyegâh, ol tufeyli bol mürşit-i el ihsan, bizim İhsan mı, elbette bizim İhsan, olur mu canım, el ilm-i fenn-i el keşif ve dâhi el insaf!

Bir söylence içinde doğup büyüdüğü kayıtlara geçmiştir. Ne Dedim Sana Yayınevinin (NDSY) matbaasında basılırken, çay içen çalışanlar arasında, arka fonda Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar Konçertosu ile Dede Efendi’nin, Pür Eda Pür Cefa şarkısı eşliğinde kendini var ettiği, (kendinde akıp giden zamanın dışında başka bir zamana sahip olduğu), hakemli bir dergide yayımlanan makalede öne sürülmüştür. Bu yüzden daha doğar doğmaz klasikleşmiştir.

Arka kapağında, bir farenin mazgaldan kulaklarını dikip sokak çalgıcılarını nasıl dinlediği üzerine küçük bir bölüm alıntılanmıştır. İlgili farenin, fareli köyün kavalcısının şehir versiyonu olup, kapitalizmle dönüşüme uğradığı iddia edilmiş olsa da geçen yılın kasım ayında yapılan “Çoğul Karşısında Kendini Tekil Olarak Var Eden/Edemeyen Postmodern İnsan ve Tekinsizliği” konulu sempozyumunun onur konuğu olan bir türkü derleyicisinin değerlendirmesinde ve Çay İçinde Kaşığım Kırıldı Türküsü Derneği üyelerince bu durumun gerçekliği teyit edilememiştir. (Sempozyum için bakınız: Siyah Önlük Edebiyat dergisi, Ocak, 65: Siyah önlüklü öğrencilikten edebiyata taşınan renkli simalar). Konu bu nedenle kanon mahkemesinde temyize taşınmış, kararın bir sonraki baskıya yetişeceği düşünülmektedir. Şimdi kitabın fanatikleri (ben de dahil), her yerde, kitapta bolca tasviri yapılan ve kitap çıktıktan sonra tüm ortamlara fotoğrafı asılan fareyi aramaktadır. The wanted ibareli afişleri, kafelerde, kitapçılarda, internette görebilirsiniz.

Ön kapakta, “Bu kitabı çabuk okuyup bitirin yoksa fareler kemirip bitirir!” diye de muzipçe bir uyarı mevcuttur. “İşi gücü hemen bırakıp yani…”

Söz konusu fare, lağım borularının foş diye çıkarttığı müzikten sıkılıp da dışarı çıktığı lacivert mor karışımı karlı bir gecede kitabın esas kahramanı (adam) ile bir meyhane çıkışında karşılaşır. O sıra adamın içinden Çin geçiyormuş, öyle kalabalıkmış. Araştırmalarda adamın içindeki kişilerin bazılarına ulaşılmış, bazılarının ise hâlâ kayıp olduğu bilinmektedir, adamın içinde sele benzer bir doğal afet yaşandığı düşünülüyor ama bu durum, henüz yetkili edebiyat çevrelerince doğrulanmamıştır. Bulunanların ismi alfabetik olarak listelenmiştir. Liste bayağı uzundur, bulunamayanlar içinse arama çalışmaları şimdilik Yusuf’un kuyusuna ve güllere kaydırılmıştır.

Yazarın fare ve adam için çıkış sahnesi olarak mazgal ve meyhaneyi seçmesi, edebiyatta mekân yerleştirmenin ne kadar ustaca yapıldığını imlemektedir. Yalnız iki seçim de yaşamın sefilliğine ve çaresizliğine mekân üzerinden birer göndermedir. Hayatın laa lalalala diye bir şey olmadığı, bu mekânların yapı-sökümünde görüleceği üzere iyice belirginleştirilmiştir. Kitaptaki esas adam olduğu düşünülen bir kişi, evine yapılan baskınla gözaltına alınmış, ilgili kişi, kitaptaki kahramanın kendisi olmadığını belirttikten başka, kayıp olduğu söylenenleri hiç mi hiç görmediğini, ayrıca edebiyat dünyasından -Raskolnikov dahil- hiç kimseye yardım ve yataklık yapmadığını yazılı bir beyanatla kamuoyuyla paylaşmıştır. (Edebî Suçlar Asayiş Berkemal Daire Başkanlığı Güvenlik dergisi).

İlgili kişi kendisine yönelttiğim, “İçinde olmadığın bir olayın kahramanı olarak bilinmek, düşünülmek nasıl bir duygu acaba?” sorusuna ise henüz dönüş yapmamıştır.

ADAMIMIZ, fareye, Siyah Beyaz Televizyon Sokağı ile HD Renkli Televizyon Sokağı arasında gelgitler yaşarken görülür. Bu, söz konusu kayıpların durumunu da açıklamaktadır. Adam, fareye göründüğü andan biraz sonra, içindeki çokluktan oraya buraya bağırarak kurtulmaya çalışır; bu esnada da içinden ortalığa kadın, adam, çoluk çocuk ne varsa savurur, savurduklarından biri de az kalsın farenin başını yaracak olur ki fare, canını az ötesindeki, boyu yerden göğe bir kilometre uzanan boruya atarak kurtarır. Bir kilometre yukarıdaki birinin borusuymuş bu, yukarıdan foş!

Kitabın asıl konusu, adamın kendini bildi bileli üzerinde çalıştığı ve binbir deneme ile kanıtlamaya çalıştığı çokluk teorisidir. Adam, farenin bir böcek gibi (fare büyük bir böcektir) karanlıkta, duvar diplerinden tek başına gidişine şahit olduğunda, teorisini baştan beri yanlış temellendirdiğinin farkına varır. Olur mu onun çokluk teorisi, b…kluk teorisi…

“Çokluk teorisi yoktur, olsa olsa b.kluk teorisi vardır,” der, formülüze ya da zihninin keskin bir formula dönüşlülüğünde… (Kitabın kuzeye bakan sayfası, 214)

Fare bu ya, borunun en üst kısmında yaşayanı merak edip yukarı tırmanır, yalnız yukarıda iki kişi vardır: biri, Beni hiç hatırlıyor mu merak ediyorum / Sık sık dua ettiğim zamanlarda diyen bir blues şarkıcısı; diğeri, divan-ı harpten emekli, Connecticut kütüğüne kayıtlı, sarsak bir melek. Melek, adamı, tasavvufun bu olmadığına ikna etmeye çalışırken adam, meleğe sürekli olarak hayat sigortasının yanında hem hırkasının hem de pelerininin olduğunu söyler, melekse adama, ısrarla imdat el frenini çekmesi gerektiğini belirtir. Fare orada bulunduğu süre boyunca ikisi de bunun üzerine konuşurlar.

Fare, kendini hırkalı ve pelerinli adamın yerine aşağıya salar, esas adamın ayakları dibine düşer (bazı versiyonlarda, olayın başka türlü olduğuna dair açıklamaya bakınız.) açıklama, kitabın mahallelerde arketip insanların oluşum sürecini işleyen bölümündedir.

Adam o sıra yaratıcı yazarlık kursuna değil de doğdukları günden beri yara bandı kursuna gidip gelenlerin baskı hatalarını dinlemektedir, daha meyhanededir yani. Sağında çubuk kraker, her söylenene kırılan, her söylenene alınan; solunda ise bir solucan. Solucan oraya sürüne sürüne gelmiş, “Yılan mı?” der, “bırak o miti(ği), bitik olan benim, kardeşim, ben. Bitik, diyorum, do you understand? Miti ne yapayım?”

Adamsa otururken inadına domuzluk yapar. “Beni” der, “herkes, her şey, bütün kutsallar dışarı attı…” (Ağlar).

Gecenin ilerleyen saatlerinde (O gece, saatin nasıl ilerlediğine dair dipnot: Greenwich dolaylarında saat yirmi ikiye doğru pazara bir sebze kamyonu -daha çok lahana taşıyan- yanaştı, kamyondan iki kişi indi, daha çok olan lahanayı kapalı pazarın içine dağ gibi yığdılar, ardından kamyonun önüne geçip soğukta battaniyelerine sarıldılar, sabaha kadar orada olacaklardı, hırsızlar daha çok olan lahanaları çalmasın diye ve ekmek parası için. Greenwich’te zamanı ileri almakla görevli memurun bundan haberi yoktu, o sadece, arpın tellerine dokunup telleri usulca kendine doğru çekmektedir. İşte o gecenin saati bu iki kişi üzerinden soğuk olarak ilerler. Kitapta çevirenin notu şeklinde).

Adam, solucanın, “Sen de mi İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne kayıtlısın?” demesiyle içini kımıl kımıl dökmeye başlar. Verdiği cevap solucanı dumura uğratır. Solucan da bu nedenle başka bir şey sormaya cesaret edemez.

“Ben” der adamımız, “istasyonda beklerken trenden inecek olanın hep bir İngiliz şarkıcısı olacağını sanıyordum ama trenden bir İngiliz şarkiyatçısı indi. Anladım ki İngiliz şarkiyatçısını İngiliz şarkıcısı olarak algılamışım tüm hayatım boyunca… Sizin anlayacağınız beyler, benim hayatım; büyük bir beklenti içinde geçen, büyük bir yanlışlık ve her daim onun üstünde yükselmiş olan büyük bir hayal kırıklığıdır.”

Bu konuşmanın okuyucu için çözümlenmeye muhtaç olduğunu belirten yazar, bu uyarının hemen arkasından spor ve dilbilgisiyle harmanladığı aşağıdaki satırları yazmıştır.

“Sayın seyirciler, Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul Yahya Kemal Beyatlı Stadı’ndayız. Gecenin maçına hoş geldiniz. Maçın başlamasına dakikalar kaldı. Stat tıklım tıklım dolu. İsim soylu kelimeler ve isim çekim ekleri ile fiil soylu kelimelerle fiil çekim ekleri sahada ısınmaktadır. Beklenildiği gibi, iki yıldız oyuncu Ken'ler de kadrodalar. Evet, işte görüntüde Eksi Ken, birazdan da yönetmenimiz, Artı Ken’i ısınırken gösterecek. Duymaktan sıkıldınız ama onların kariyerini ben kısaca bir daha özetlemek istiyorum. İkisi de Yeniçeriler tarafından Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında keşfedildi. Tek yumurta ikizi oldukları hatta bölünmüş benlik oldukları düşünülüyor fakat bunu her ikisi de kabul etmiyor. Osmanlıda tüm alt yapılarda, ocaklarda, seferlerde gösterdikleri üstün başarı, menajerlerin çok çabuk dikkatini çekmiş. Biri, bugün olduğu gibi Dinozorlara, diğeri Ejderhalara transfer edilmiş. Karşı karşıya geldikleri ilk büyük maç, Ottoman Fetret Devri Champion Ligi’nde oynadıkları maçtır. Birlikte, aynı milli takım forması altındaysa yüzlerce maça çıkmışlardır. Kariyerlerindeki dönüm noktası ise Anadolu Rum Sancağı Uefa Avrupa Şampiyonası’nda Bizans’a karşı oynadıkları milli maçtır. Maçı, devamlı taktik değiştirerek Bizans’ı çaresiz bırakan dahi lakaplı hocaları sayesinde almışlardır ve o maçta neredeyse sıfır hata ile oynayıp futbolun bir sanata yakın olduğunu, kılıç kalkan oyun ekibi ile dünya âleme göstermişlerdir. Karşı takım, onların doksan dakika boyunca ofansif oynayacaklarından haberdar olduğu için sahaya savunma taktiği, nam-ı diğer halat çekme taktiği (otobüs çekme taktiği bunun diğer versiyonudur.) ile çıkmıştır. Bu nedenle maçın son dakikasına kadar sağlı sollu atakları kesmeyi hep başarmışlar, maçın son dakikasına kadar Ottoman Milli Takımı’na topu sokacak bir delik bile göstermemişlerdir. Ottoman Milli Takımı, deliği ancak maçın sonlarına doğru bulabilmiştir. Maçın bitimine dakikalar kala, Ottoman Milli Takımı, dahi hocasının verdiği saklambaç taktiği ile takım halinde atağa kalkmıştır. Düşünebiliyor musunuz sayın seyirciler, bugüne kadarki uygulanan ve bir daha da asla denenemeyen bir taktik bu. Takımlar sahada ama bir takımı hiç kimse görmüyor, hâkem umarsız bir şekilde ne yapacağını bilemiyor. Onun da gördüğü sadece bir takımın on bir oyuncusu, diğer takımın yani Ottoman Milli Takımı’nın varlığı hissediliyor ama ne yazık ki görülemiyor. Bu saklambaç taktiği, Ottoman Milli Takımı’nın Bizans Kalesi önünde tüm görkemiyle bir anda belirmesiyle anlaşılıyor. Tabii o an, iş işten geçmiş oluyor diğer takım için. O günkü spikerin anlatımıyla- sayın seyirciler, o da ne, bir süredir ortalarda görünmeyen Ottoman Milli Takım oyuncuları, Bizans Kalesi’nin önünde bitiverdiler. -Gülüşmeler ha-ha, ha-ha- Ken, evet, Ken ama hangisi olduğunu tam söyleyemeyeceğim, fluluktan henüz kurtulabilmiş değil Ottoman Mili Takımı oyuncuları, evet, Ken Topu Haliç’e doğru ortaladı, top şimdi Santrafor Şahi’de, Şahi mi, Sahi mi, evet, evet Şahi. Şahi, topu düzeltti, kaleyi ve kaleciyi gördü, topa doğru abandı, sert bir şut ve gol! Gol, sayın seyirciler, gol, Şahi, topu tam doksana takıp ağları havalandırdı, topa o kadar sert vurdu ki deyim yerindeyse duvarın tozunu aldı. Ottoman Milli Takımı kalan sürede gol yemezse sanırım bu maç burada bitti.

Sayın seyirciler, işte o günden beri gol pasını hangi Ken’in verdiği hep tartışılagelmiştir. Tartışma tabii dallanıp budaklanınca o günkü mevzu unutulmuş, Ken’in birinin başkasından medet uman, asalak bir tip olduğu; diğerinin de eylem adamı olduğu savı üzerine kaydırılmıştır. Ken’in biri isimlerle yaşıyor, varlığını, isimlere bağlı hissediyor, yapıp ettiği yok. Ötekisi ise eylem adamı olduğu için hangi konuda olursa olsun son sözü kendisi söylüyor, kendin pişir kendin ye felsefesince yaşayıp gidiyor. Kenlerden biri isim çekim eki, diğeri zarf-fiil eki. İşte bu isim çeki ekim olan Artı Ken, kendisinin zarf-fiil eki olduğunu sanıyor. Kitaptaki kahramanın durumu da buna benzerdir. Olmadığı şeyin, olduğuna inanarak yaşamını sürdürmüş adamımız. Çok yazık!” (Dünyaya Yine Aynı Sabaha Uyandıklarının Farkında Olmayanların Sayfası, 310)

Gece yirmi dörde doğru meyhane ansızın bir kışlaya dönüşür (burada bir masal estetiği söz konusu), dönüşmesiyle de kışlanın kapısında birden postacılar peyda olur; dantelli, güzel bir kar yağar, bir Yunus sobaya odun taşır (kuru idik, yaş olduk; ayak idik baş olduk diye diye), herkesin içi ısınır.

Adam da hâl böyle olunca doğal olarak bir mektup bekler. Tarihe bakar, güne; o gün posta günüymüş, ellerin mektubu gelmiş, okunur, benim yüreğime hançer sokulur (piyano eşliğinde) ama ona da albaya da mektup yok!

Solucana yılandan mektup gelir. Tek cümleli, şifreli bir mektup: Her şeyiyle gurur duyduğum şu hızlı trenleri gördün mü dostum! Çubuk krakere Eyfel Kulesi’nden… Onun kimden mektup beklediğine dair bazı tezler öne sürülmüş ama ortak bir kanaate varılamamıştır. Bu durum, muğlaklığını hâlen korumaktadır. Zannımca kahramanımız, posta tarihinde, mektup beklediği hâlde kendisine bir tane bile mektup gelmeyenlerdir. Ne kadar üzücü bir durum!

O an ya da bulunursa başka bir kayıttaki başka bir anda, adamın kafası atar, bir şeyler kulaklarında çın çın öter. Solucan, hemen yanından uzar, çubuk kraker bir kadının üstüne başına tane tane dökülüp kıyafetine bulaşır, o hâlde hayalindeki kadınla meyhaneden çıkıp gider.

Yazar, adamın yanındaki bu iki kişiye birer kırmızı kart gösterip de onları meyhanenin dışına atınca adam, bando ve mızıka takımına “Hızlı hızlı çalın!” der, (bando ve mızıka zaten hazır olda bekliyordur). Farenin adamı ilk gördüğü an aslında bu andır. Bando ve mızıka takımı hızlansa da ritim aksar; adamın ikide bir bir ki, bir ki… demesine rağmen.

Taksiler acı frenleriyle aynı anda duruyor, apartmanlar aynı anda pat diye yere kapaklanıyor, balkonlar pat pat parçalanıyor, yürüyenler uygun adım, aynı anda marş ve dur, ardından yürü, pat diye dur, dizler kırılıp yere aynı anda… Böyle bir şeyler hayal etmiş adam.

“Olmadı, dedi adam, “atlar nasıl koşuyorsa öyle, topuzlar kalkanlara nasıl vuruluyorsa öyle; çiçeğin sakinliğini, açarken gösterdiği yavaş çekimi istemiyorum… Pat, pat, pat… Romantizmi bırakın be uyuşuklar, realizme geçin, realizme! Tez çabuk bana davulcu ve zurnacı çağırın!” (Igor Sklyar – Komarovo şarkısı sayfası, 194)

Derken ritim tutmayınca adam, kendini zar zor dışarı atar. İçerideyken ister ki bando ve mızıka takımı; öyle hızlı, sert ve ritimli çalsın ki o da o hızla dağılsın. O gece orada bulunma sebebi budur çünkü: Dağılmak. O güne dek dünyaya ayaklarıyla ritim tutmuş, dünya ona ayak uyduramamış; kafasıyla, yüreğiyle yapmış bunu, olmamış… (Bu durumun değerlendirmesini yapan Profesör Ş. bu durumu, tekerin araçtan kopup gitmesine benzetmiştir.)

Adam da fareyi ilkin o hızlanma anını denerken görür, fare pencerededir. Adam, pencereye bir selam çakar, “Geceniz hayırlı olsun heyt be, Fahrenhayt Bey Hazretleri!”

Farenin gözleri iki cam şeklinde, tüysü, simsiyah ve ışıklı büyür, dışarı çıkıp farenin gözlerinin büyümesine tempo tutmayı düşünür kar yağdığından habersiz. Ama nedense masadaki bardağı kavradığı gibi fareyi gördüğü cama fırlatır. Bunun, adamın o geceki dağılmasındaki tetikleyici unsur olduğu düşünülmektedir.

Adamın meyhaneden çıkış sahnesini ve çıktıktan sonraki yaşananları, kitabın ne kadar büyüleyici olduğu hakkında bir fikir sunması için buraya olduğu gibi allıturnam* gerekmektedir.

(*Kitapta bolca alıntı vardır ve yazar alıntılamaya “allıturnam” demektedir. Bunu sevdiğim için ben de alıntılamak yerine “allıturnam”ı kullanmayı tercih ettim.)

“Dur, yanına geleceğim.’ Düştü, ‘seninle ben de o deliğe gideceğim.” Elini az önce kırdığı bardağın parçası kesti ama o bunu hissetmiş değildi. ‘Bak, ben de sürünüyorum senin gibi! Lağımda bir adamım ben de. Dur, senin gibi ben de dalgıç olacağım…’ doğrulmaya çalıştı, dengesini sağlayamadı, bunu yaptıkça elinden akan kan, beyaz fayansları kirletti, bir albinonun kirlenmesi gibi. ‘Dur, arkadaşım, dur, kaçma benden, lağımlarda kendimi bulacağım, batsam bile çıkacağım, hemen senin gibi…’ Kalkabildi, kırık cama gitti, farenin hâlâ orada olduğunu düşünüyordu. ‘Dur, dedim arkadaşım, dur, lütfen, beni arkadaşlığınıza kabul buyurunuz, batsam da sizin gibi derinlerde batmak istiyorum.’

Meyhanenin kapısına yöneldi, onun için, dışarıda hiç olmadığı kadar güzel bir gece vardı. Kapıda, mutluluğun, güzelliğin titreşimleri, kulak kabartmaya gerek duyulmadan hissediliyordu. Dışarıda birkaç dakika içinde gördükleri onu cezbetti, bu nedenle gözlerini ovalamak zorunda kaldı. Bu görüntüde dünya denilen çilehanenin, insanı mutluluğa sevk eden bir kabul salonunu da, doğa gibi, bağrında barındırabileceğine dair düşünceler vardı.

Dışarısı soğuk olmasına rağmen battaniye altındaymışçasına üşütmekten uzaktı, tutmuş kardan, sokak lambaları ve binaların ışıklarıyla, ortalığa balıkların parlamış pullarından yayılan ışıltı gibi bir ışıltı yayılıyordu. Duymak isteyene sanki gökte açık unutulmuş bir radyodan dantelli kar taneleriyle türkü yağıyordu.

“Yârin penceresinde gül zerdali / Aklıma düştü yine gül cemali”

Göğe baktı, ilk insanlar gibi ama onlardan farklı olarak. Korkudan ziyade huzur doluydu bakışları. Ortamın büyüleyici, esenlik dolu halet-i ruhiyesine kendini kaptırsa da henüz kapıdan uzaklaşmış değildi. Sarhoş muydu, başı mı dönüyordu, kafasının, gözlerinin bir oyunu muydu bütün her şey? Bunları düşünüyordu.

İçinde olup bitenlere, gördüklerine bir anlam veremeyince, geç kalacağını, yetişemezse gördüklerinin aniden kaybolacağını, her şeyi kaçıracağını düşünerek hedefine doğru ilk hamlesinde yürümek yerine, koşmayı tercih etti. Tabii kayıp düştü, yere kapaklandı. Kalkmaya çalışmadı, yetişmek için acele ettiği şey hâlâ yerindeydi, altındaki kara rağmen, oturup onu izlemeye koyuldu. Karşısında bir öğretmen ve öğrencileri vardı, öğretmenin ders anlattığı söylenemezdi, belki daha önce, o, orada yokken anlatmıştı. Bir konuşma yapıyordu öğretmen, diyordu ki öğrencilerine, “Sıkıldınız mı, öyleyse öğrenmeye ara verelim mi!” Öğrenciler sıkılmışa benzemiyordu ama muzipçe gülümsüyorlardı. “Haydi bakayım, o zaman şarkı otamatımıza kim dokunmak istiyor?” Öğretmen parmak kaldıranlardan birini seçti; bu, saçları örülü hâlde, gözleri ışıl ışıl parlayan ve dudağının kenarına kondurduğu içe işleyen tebessümüyle her hâlinden mutlu olduğu anlaşılan bir kız öğrenciydi. Öğrenci yerinden kalkıp şarkı otomatının başına geçti, elini makinenin üstünde bir yere koydu. Öğrencinin o an kalbinden o güne kadar duyduğu hangi şarkı ya da türkü geçiyorsa o, onun kalbinden ellerine ulaşıp makinede kendini bir istek şeklinde var ediyordu. Makine de bu isteği tanıyıp içindeki binlerce şarkı-türkü arasından öğrencinin istediği şarkıyı bulup çalıyordu. Öğrencinin kalbinden geçen şarkı, küçük bir kurbağanın hayatına dairdi. Komik ve oldukça sevimliydi sözleri ve aynı zamanda tangırtılardan uzak bir hâlde huzur vericiydi. Şarkı başlayınca öğrenciler, zaten masalarında hazır bulunan kitaplarını açıp okumaya koyuldular. Anlıyordu ki, bu etkinlikte müzik ve kitaplar öğrencilere hayal kurduruyor; onların gözlerinden ve kulaklarından küçük ruhlarına ulaşan güzellikler onları cismani bir güzelliğin muadili olmak yerine şimdi ve sonrası için, kendilerini güzellik şeklinde var etmelerini mümkün kılıyordu.

Onun öğretmenleri hiç böyle şeyler yapmamıştı, belki onlar da başka güzellikler sunmuşlardı öğrencilerine ama bu güzellik yapılmamıştı. Kalbinden geçen güzellikleri demek ki bundan var edememiş, ortaya çıkaramamış, dönüştürememişti ve belki de tüm insanlardan daha çocukken böyle şeyler bile isteye esirgenmişti. Herkese, özellikle onun payına, hayatı başka merhalelere taşıyan otomatlar dayatılmıştı. Bu düşünceler içindeyken az önce camda gördüğü fareyi beyazlığın içinde bir daha gördü. Onu görür görmez mutlu oldu, onu ürkütmeyeceğini düşündüğü bir kar demetini de ona doğru attı, fare korkmadı ama yerini az da olsa değiştirdi. Kalktı, ona doğru dönüp, “Hey, güzel arkadaş, size bu gecenin şerefine bir türkü armağan edeceğim.” dedi, fare onun ne dediğini tabii ki anlamaktan uzaktı, sadece onu izliyordu. Ceplerini karıştırdı, bozukluk aradı, içinden makineye para atması gerektiğini düşünüyordu.

Otomata yanaştı, öğretmen ve öğrencilerden, onların önünde eğilip harika bir referansla izin almıştı. Öğretmen ve öğrenciler onun bu referansından, jestinden ziyadesiyle mutlu görünüyorlardı. Parayı elinde evirip çevirdi, makinenin orasına burasına bakındı, aradığı, para atacağı deliği bulamadı. Neden sonra yanı başında biten erkek öğrenciyi gördü. Öğrencinin yüzü kar beyazlığına yakın bir saflıktaydı. Gözlerinin içi gülüyordu. Gözleri bahçede açılmış güller gibiydi. Öğrenci onun elini tutup kalp şeklinde tasarlanmış yere koydu. Kendine hâkim olmasa düşüp bayılacaktı. Makinede belki kötü şarkılar, türküler yoktu ama korktu bir an. Kalbinden makineye ne ulaşacaktı acaba? Dudakları kıpırdadı dua eder gibi. O an tüm duyularını birkaç saniyeliğine iptal etmek geçti aklından çünkü birazdan ortaya çıkacak müziğin onu bozguna uğratacağını düşünüyordu. Hiç değilse onun şokundan birkaç saniyeliğine kaçabilmeliydi. Böyle olmasına rağmen elini kalpten uzaklaştırmadı. Müzik başlayıp beklediği şokun gerçekleşmediğini anlayınca, gözlerini yavaşça araladı. Sınıf kaybolmuştu ama otomat yerinde duruyordu. Müziğin bir halay olduğunu nedense hemen fark edemedi. Bunu ancak başını kaldırıp da yukarıya baktığında, kar tanelerinin havada dönenip durduğunu, birleşerek insan suretine büründüklerini, halay çeken bir gruba dönüştüklerini anladığı an hissedebildi. Tabii, halay çeken grup, kar tanelerinin yere düşmesiyle ayaklarının altında dağılıyordu. Zıplamaya başladı, kar tanelerini tutmak için, halay zincirine tutunmak için. Zıpladıkça zıpladı, düştü, kalktı, her defasında bir öncekinden daha da yükseğe zıpladı. Birinin elinden tutmak istiyordu kim olursa olsun, birinin elinden tutmalıydı, tutmak istediklerinin muhakkak kendisinin bir tanıdığı, akrabası olduğunu düşünüyordu. Bembeyazdı halay çekenler, belki de meleklerdi havada salınıp duran, halay çekenler. Zıpladı, zıpladı, zıpladıkça karların üzerine düştü, kalktı, hep zıpladı, terleyene kadar, zıpladığı yeri vıcık vıcık edene kadar. Onu görenler, onun sarhoş olduğunu düşünüp gülüşmeler içinde yollarına devam ediyordu, sadece fare onu tüm dikkatiyle izliyordu. O sırada yukarıdan bir pelerinin geldiğini gördü.

Pelerini alıp silkeledi, kıpkırmızı bir pelerindi bu. Yukarı baktı çamaşır asılı bir balkondan mı düştü, diye. Çamaşır asılı balkon göremedi. Pelerini bir daha silkti karşısında birdenbire peyda olan için. Bir boğa duruyordu karşısında. Otomat hızlı, bol vurmalı çalgılardan oluşan bir müziğe, marşa geçmişti. Boğa, burnundan soluyor, yere sürttüğü ayakları beyazlığı çamurlaştırıyordu. O, duruşunu matadorun duruşuna yakın bir duruşa getirdi. Sanıyordu ki boğanın arkasından davullar çalınıyor, köslere vuruldukça vuruluyor. Bunların arkasında da ziller, hep ileriye, hep ileriye diyen bir coşkunlukla dünyayı titreşimlere boğuyordu. Onu gören birkaç kişi, ondaki durumun ne olduğunu kestirmeden ötede çekirdek çitliyordu. Fare ise ona ve boğaya dikkat kesilmişti. Boğa var mıydı hem vardı hem yoktu.

O, karşısındaki nasıl alt edebileceğini pek bilmese de dünyaya ait olmayan tek şeyin, karın güzelliği onu cesaretlendirmeye yetiyordu. Yüreğine katıksız, bembeyaz bir cesaret gelip oturmuştu. Eski zamanlarda yaşamış olsa, padişah ferman salmış, herkes sevdiceğini alsın, diye diye bağırtabilirdi onu bu cesaret. Büyülenmişçesine, kendinden geçmişçesine, ayaklarının titremesini durdurmuş, neredeyse kaskatı kesilmişti.

Boğa üzerine, burnundan soluya soluya hücum ettikçe, o bunları bir matador ustalığıyla, zarif hareketlerle savuşturdu. Aslında pelerini her salladığında bugün kadar tanıdığı herkes, kadın, erkek, çoluk çocuk, bütün cemiyet-i akvam, içinden oraya buraya savruluyordu.

Bir adam duruyordu; gecenin, karın ortasında, elinde bir pelerin tutuyordu, bir otomattan marşlar duyuyordu, boğa orduları onun üzerine üzerine yürüyordu, o bunlara çaresizlikle bezenmiş hayatıyla, sokağın ortasında dimdik, peleriniyle karşı koyuyordu. Kalbi küt küt atıyordu, fare bu atışı bulunduğu duvar dibinden bir patlama gibi hissediyordu. En sonunda boğayla uğraşmaktan yorgun düştü, yuvarlandı, pelerin çamura bulandı. Yattığı yerde başını kaldırdığında, daha camdayken görmekten mutlu olduğu fareyle göz göze geldi. Nedense ona bir şey söyleme ihtiyacı hissetti. Gecenin ruhuna uygun bir şeyler olabilirdi söyleyeceği şeyler ama o bunun yerine fareye garip şeyler söyledi: Nereye gidersem gideyim bütün evlerde pencere vardı, penceresiz ev görmedim daha ama benim evimin pencerelerinden daha güzelini hiçbir yerde, hiçbir evde, hiçbir zaman göremedim çünkü benim evimin penceresinde iş dönüşü hep sen vardın. O vardı, dedi, anlıyor musun, fare kardeş, anlıyor musun?

Konuşma bitince fare, duvar diplerinden geçerek çıktığı yere girdi. Otomat susmamıştı, ona doğru hamle yaptı. Otomat, deyim yerindeyse çıldırmış bir durumda, karmakarışık müzikler çalıyordu; bütün müzikler, çalgılar, sesler birbirine girmişti. Ona doğru yürüdü, onu tekmelemeye başladı, orasına burasına ayaklarıyla, eliyle vurmaya başladı, ta ki biri onu durdurup, bu internet kabini kardeşim, otomat değil, diyene kadar.”

Tabii burada, yazarın Don Kişot’un yel değirmenlerine savaş açtığı gibi, internete savaş açtığını düşünmediğimi söylemeliyim. Bu, kahramanımızın o kutuyu otomat olarak düşünmesinden başka bir şey değildir.

Yazım burada sona eriyor. Kitabı okumadıysanız okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Umarım, kalemim, söz konusu kitabın güzelliğini bir nebze de olsa anlatmayı başarabilmiştir.


Mehmet Akgül

173 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör