Öykü- Mehmet Ali Ergin- Mavi Renkli Zarf

“Ve geceleyin, bir an için, sönmekte olan
uzak bir müzik gibi, yankılarıyla birlikte
geri döner hayatımızın ilk şiirinden ezgiler.”
Kavafis, Sesler
Kaç yıl oldu bakmadım hazine kutusuna. Annem taktı bu adı küçükken. Okuldan geldikten sonra odama gider kutunun içine bir şey koyacaksam koyar, sonra tekrardan yatağın altına en arkaya itip kimse bulmasın diye önüne de tek raflı kıyafet çekmecesini set olarak çekerdim. Kutunun içinde; zarflar, biblolar, küçük oyuncaklar, mp3 player, birkaç kaset, gizli eşyalarım, fotoğraflar, bir de babamın vefat etmeden bir gün önce bana aldığı bileklik vardı. Yalnızca yirmi dört saat takabildiğim bileklik…
Bir gün akşam eve geldiğimde, annem, çamaşırları çekmeceye koyarken hazine kutumun devrildiğini söyledi. Ama benim yüz ifademi görünce, karıştırmadan hemen toplayıp kutunun ağzını kapattığını da ekledi. Bunun üstüne ben “Sen karıştırmadan yerine koymazsın ki!” deyince epey gülüşmüştük. Hatta “tesadüfen” önüne düşen fotoğrafların içinde bir “erkek fotoğrafı” görmüş. Yüzünde hafif alaycı bir gülümseme ile “Kim o çocuk?” deyince “on dört yaş”ın vermiş olduğu toylukla ağlayıp odama koşmuştum. Kutunun adı bu şekilde hazine kutusu kaldı. Tabi o günden sonra küçük kilitlerden alıp kapağını kilitledim. Şimdi dolabımın içinde yıllanıyor.
Annemin sorduğu “Kim o çocuk?” sorusunun cevabı “Burak”tı. Bir çocukluk duygusu mu yoksa gerçek bir his miydi bilmiyorum ama bu küçük kasabada yalnızca Burak’ın yanında rahat hissederdim. Onunla birlikte ders çalışır, beraber oynar, beraber dolaşırdık. Diğer kızlar benimle dalga geçtiklerinde “Beni kıskanıyorlar,” diye düşünüp Burak’la arkadaşlığıma onlara inat devam ederdim. Bu arada “Sevgili” gibi çirkin yakıştırmaları şiddetle reddediyordum, “Biz daha çocuğuz,” diyordum. Ama Burak pek de çocuk değildi ki bir öğlen yemeğe gidecekken yanında “Kız arkadaşım” diye tanıştırdığı “Elif” ile birlikte geldi. “Kız arkadaş” demek, “Sevgilim dersem ne tepki vereceğini bilmediğimden bir derece düşük ‘unvan’ kullandım,” demekti. Vücudum baştan aşağı çekildi önce. Yirmi saniye, konuşmadan kızın yüzüne baktım. Sonra bakışlarımı çevirip bir yirmi saniye de Burak’ın gözlerinin içine baktım “Ne oluyor?” der gibi. “Ben aç değilim, siz gidin,” deyip yanlarından ayrıldım.
Ne oluyordu bana? Hani Burak arkadaşımdı? Öyleyse neden ok yutmuş gibi oldum? Daha bir gün önce fotoğraflarımızı vermiştik birbirimize. Sonra kutuya koymuştum, annem görmüştü, “Kim o çocuk?” demişti. Bu kız da nereden çıkmıştı böyle? Her gün benimle oynarken ne ara bu kız “kız arkadaşı” olmuştu?
Bir hafta sonra okul çıkışı yanıma geldi Burak. “Bizim Ankara’ya tayinimiz çıktı, gidiyoruz,” dedi. Yere doğru bakıp bir şey demedim. Küsmüştüm ona. Bir sessizlik oldu. Sonra, “Haa, bir de Elif benim kuzenim, şaka yaptım sana. Üç günlüğüne bize gelip gittiler,” dedi. Üstüne bir de gevrek gevrek gülünce “Pis hayvan!” deyip bir tane tokat attım. Öyle bir ses çıktı ki herkes bize doğru baktı. Oradan uzaklaştık hemen. İlerideki salkım söğütün altında durduk.
“Bunu sana getirdim.”
“Nedir bu?”
“Mavi renkli bir zarf.”
“Onu görüyorum, ne var içinde yani?”
“Evde açarsın, hadi hoşçakal.”
Bön bön baktım arkasından, gitti. Zarfı çantama koyup koşa koşa eve geldim. Annemlere her şey normalmiş gibi davranarak hızla yemeğimi yiyip odama çekildim. Kalbim inanılmaz derecede çarpıyordu. Çantama baktım. Mavi renkli zarf yok! Kitapların arasına mı girdi diye tek tek baktım, yok! Nasıl olur! Heyecandan çantaya koyarken düştü sanırım. Hava karardı, geri de dönemem. En iyisi ertesi günü beklemek. O gece bitmek bilmedi.
Ertesi gün okulda Burak’ın gelmesini bekledim o da gelmedi, gitmişler! O zarftaki mektupta bir şeyler dedi, belki adres bıraktı ama şimdi hiçbir şey yok! Aptal kafam nasıl kaybederim koca zarfı! Kim bilir ne yazmıştı, hiçbir zaman öğrenemedim. Yıllar geçti, liseyi bitirince de kasabadan ayrılmadım. Annemi bir başına bırakamazdım. O yaz babamın vefatı benim de içimde bir şeyleri öldürmüştü zaten.
Bugün doğum günüm. Yirmi yedi yaşına girdim. İş yerinde hatırlayan olmadı. Eve geldim. Yorgun argın bir şeyler yiyip dinlenmek için odama geçtim. Biraz içim geçmiş. Mesaj sesiyle uyandım, “Ben Burak, doğum günün kutlu olsun. Sana sürprizim var. Yarın akşam saat yedide belediyenin yanındaki kafede ol müsaitsen.”
Uyku sersemi halde önce anlayamadım. Sonra donup kaldım. Hareket edemiyordum. Telefona boş boş baktım bir süre. Rüyalarımda kaç defa Burak’ın bana geri geldiğini, telefonla aradığını, bana uzun süre haber vermediği için özürler dilediğini görmüştüm. Sonrasında her seferinde saat yedide alarm sesi ile kalkıp işe gitmiştim. Yine rüyadayım diye uyanmayı bekledim. Annem kapıyı araladı o sırada “Çay hazır kızım,” dedi. İşte o an anladım ancak. Alttan kocaman bir alev topu çarptı.
“Tamam anne geliyorum.”
“Ne oldu kızım rengin kireç gibi oldu, hasta mısın? Kötü rüya mı gördün?”
“Hayır anne, çok şükür bu sefer rüya değil!” dedim küçük bir çığlık atarak. Annem şöyle bir baktı yüzüme “Deli deli hareketler yapma, hadi gel çayını iç,” deyip çıktı odadan.
Allah’ım ne acayip bir şey bu! Yıllar sonra pat diye on dört yaşındaki yaşama sevincime kavuştum bir mesajla. İnsan sevildiğini hissettiğinde, hayatındaki koca ve simsiyah boşluk çiçeklerle doluyor.
Nasıl biri olmuştu acaba Burak? Ne iş yapıyordu? Nerede yaşıyordu? En önemlisi beni bu zamana kadar arayıp sormasa da unutmamıştı. Doğum günümü de unutmamıştı. Üstelik bir de sürprizi vardı! Lütfen bu sefer rüya olmasın Allah’ım!
Hazine kutusunu gün yüzüne çıkarma zamanı geldi sanırım. Dolaptan çıkardım. Kilidini açtım. Fotoğrafların arasından annemin o zaman “Kim bu çocuk?” dediği fotoğrafı buldum. Yüzümdeki aptal sırıtışa engel olamıyorum. Elimle fotoğraftaki yüzü sevdim. Bu yüz şimdi genç bir adamın yüzüne dönüşmüştü! Ne kadar yakışıklı olmuştur şimdi bir de. İyi de ne cevap verecektim mesaja? “Merhaba Burak, yarın bir aksilik olmazsa geleceğim, selamlar,” yazdım ben de. Ellerim titriyordu. Biraz daha sakinleşip içeri annemin yanına geçtim. Çayımı alıp oturdum. Örgüsünü örerken “Ne o kız, sende bir haller var, yoksa şu Burak meselesini mi duydun sen de?”
“Ne Burak meselesi anne?”
Annem nereden biliyor ki diye düşünürken devam etti:
“Zeliha teyzen söyledi, biliyorsun annesi ile çok yakın arkadaşlar, yarın kasabaya geliyormuş Burak. Tahsilini ilerletmek için bir evrak lazım olmuş eski okulundan, onu alacakmış. Bir gün kalıp dönecekmiş. Doktor olarak atanmış şehirdeki hastaneye.”
“Doktor olarak mı?”
“Evet. Niye şaşırdın bu kadar?”
Nasıl şaşırmasaydım. Bunca sene sonra bir genç kız kalbi bu kadar ani gelişmeyi nasıl kaldırsın! Hele de yıllarca bir umut dönüşünü beklemişse. Bunları anneme söyleyemedim tabi.
“Şaşırmadım, yeni duydum, ister istemez o şekilde tepki verdim,” deyince, “Onun gibilerden sana yar olmaz kızım!” diyen annem, durulduğumu görüp daha fazla üstelemedi. Çaydan sonra odama geçtim. Aynı mavi zarfı kaybettiğim gece gibi, bu gece de geçmez artık!
Ertesi gün gözlerimi açtım. Göğsümde bir heyecan bulutu ile uyandım. Gelip oraya yerleşmiş ve nefes almama engel oluyor sanki. İşe gidip akşamı nasıl yapacağım hiç bilmiyorum. İki sene önce aldığım hiç giymediğim siyah elbisemi giyerim akşama. Kuaföre de uğramam lazım. Neyse gittim işe. Gün boyu, onu görünce nasıl konuşsam, ne desem diye kafamda saçma sapan şeyler kurup durdum. Mavi zarfın içinde ne yazıyordu o kadar çok merak ediyordum ki! Doktor olmuş haber de vermiyor! Nihayet öğrenecektim her şeyi.
İşten çıkınca, doğru kuaföre gidip saçımı yaptırdım. Eve gelip dün geceden hazır ettiğim siyah elbisemi giydim. En şık kolyemi taktım. Allah’tan annem komşuda, yoksa iki saat onun sorularından evden çıkamazdım. Hızlıca hazırlanıp dışarı attım kendimi. Seri adımlarla ilerledim. Vakit tamam, saat yedi. Gün batmak üzere. Güneşin kızılları kafenin camlarına vuruyor. Ne garip, aynı küçüklüğümüzdeki bir anı yaşıyor gibiyim. Böyle bir ışık var belleğimin girdaplarında. Başım mı dönüyor benim? Yok bir şey, öyle zannettim sadece. Kafeye iyice yaklaştım. Derin bir nefes aldım. İç tarafta pencere kenarında anne, baba ve iki yaşlarında çocuktan oluşan bir aile var. Arka taraflara geçmiş sanırım. Hala göremedim. Kafenin dibine geldiğimde ise kalbimden kocaman bir kara parçası ayrıldı. Gözlerime inanamadım. O baba Burak’mış meğer! Çantam omzumdan yere düştü. Hemen toparlanmaya çalıştım. Sürpriz buymuş demek. Ne kadar da aptalım! Bir de süslenip hayaller kurup ayağına kadar geldim. Normalde böyle bir durumda sinirden ağlardım ama öfkem buna engel oldu. Öfkelenmeye hakkım var mı onu da bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var artık, zamanı geldiğinde büyümek lazımmış.
İçeri girmeden geri döndüm. Hızla uzaklaştım oradan. Bir kafeye oturdum. Yalnız kalmak istiyordum. Kime anlatabilirdim ki yaşadığım bu duyguları? Kim anlayabilirdi sırlarımı, kendimden bile gizlediğim soyulmuş yüreğimi? O an çalan şarkı belki de:
“Yine sensiz güneş batıyor, yine sensiz akşam oluyor, beni bekliyor bu kederler, yine gecem hüzün kokuyor…”
Kafeden çıktığımda hava kararmıştı. Yürüdüm eve kadar. İçeri girdim, annem hala dönmemiş. Üstümü değiştirdim. Hazine kutusunu çıkardım. İlk iş onun fotoğrafını yırttım. Hemen mesaj yazdım, “Acil işim çıktı, ben gelemiyorum, selamlar.”
Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Mavi renkli zarfın içinde yazanı hiçbir zaman öğrenemedim. Ama annemin sözleri kulaklarımda çınladı:
“Onun gibilerden sana yar olmaz!”
Mehmet Ali Ergin




Yorumlar