• İshakEdebiyat

Öykü- Mehmet Cebe- Gerçeğin Yüzü

“Başına doğru baksam, başsız ağaç,

Dibine doğru baksam dipsiz ağaç.”

Dede Korkut


“Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası."

Yunus Emre


Yıldızsız gece ayın eteğini kaldırınca birden, onu tüm mahremiyle; bozkırın, hırçın kedilerin, dul kadınların, cırcır böceklerinin ve cümle yalnız canlının seyrine açmıştı. Ağacın dibi her türlü sorundan uzak bir yer gibi, diye düşündü. Derin bir nefes gibi uzandı elleri. Parmakları ağacın sert gövdesinde bir yukarı bir aşağı harekete durdu. Şimdi nefesi iki dudağının arasında koşuşturan kır bir at.

“O kuş bu ağacın dalında şakıyacak bugün."

Vücudunun yedi noktası ateşe bulandı bir an, avuç içleri terledi.

“Sesi tazecik çamurda yankı bulunca varacak kirini ardında bırakmış kuş, o taze çamura."

Yakından bakan biri ağacın yüreğindeki kapının öylece aralandığını görebilir; yakınında duran, onun gözlerindeki kuşun çırpınışlarını dahi duyabilir.

Çok değil yarım saate bitecek tüm işi.

“Yarım saate kadar gelir.”

Parasını verdiği için ona güveniyor.

“Bedeni öyle görünce korkma sakın! Bu ölüm o ölüm değil.”

Biraz aptal, fazla meraklı, ama sözünün eri bir delikanlı. Önemli olan kimseye görünmeden buraya gelebilmesi.

“Sır etmek zordur, bu anlatacaklarımı iyice dinle.”

Havanın yavaştan soğuduğunu hissedince avucunun içine hohladı, önündeki karanlığa kilitledi gözlerini.

“Önceden gösterdiğim gibi bak. Ağacın yedi adım ötesi olacak, tam burası! Gömdükten sonra ufacık bir ateş yakacaksın; ateşin etrafını taşlarla sararsan sönmesini beklemene gerek yok. Eldiven giymeyi unutma ama!”

Söylemediği şey kaldı mı, diye düşündü. Dokuz tane ilistirden geçirmişti ağzından çıkanları. Anlatabileceği kadarını ancak onun anlayabileceği şekilde anlatmıştı o gece. Olması gerekeni, kimi masalları, sözleri, şiirleri, gelenekleri... Daha miktarı duyar duymaz kabul etti etmesine ama sırf onun aklında soru kalmasın diye anlatmıştı. Kulağını geceye yaslayınca gecenin söylediklerinin hiç değişmemiş olduğunu fark etti. Neden sonra kulağında bir annenin kısa çığlıkları uğuldadı. Bebek geliyor, diye düşündü. Geliyor, gelmeli, gitmeli artık varmalı. Yakından bakan biri onun elindeki urganı görebilir; yakınında duran, bir şeyler mırıldandığını dahi duyabilir.

***

“İki, bilemedin üç haftada bir gelir. Defne ağacının altındaki masayı görüyorsun, işte ona kurulur. Suna boylu, geniş omuzludur. Pek sığamaz masaya ama belli de etmez. Eprimiş, gök rengi bir gömlek olur üzerinde. Başka giysisi var mıdır yok mudur bilmem. Sorsan belki bir başkası bilir. Gözlerinin rengini seçemem ama sesini duysan... Sanırsın ki orta yerinden kırılacak. Hiç o bünyeden çıkmaz gibidir."

Sigarasının ucunu düzeltti ve kibritle tutuşturdu.

"O vücuda o ses... Tövbe çekersin. Oğlum iki çay getir bakayım bize. Ne diyordum... Okumuş etmiş derler onun için, yani bizim laf ebesi Umut söyler. Yine de benim aklıma pek yatmaz. Mektepli adamın bu köyde işi ne! Amma muhasebeci gibim defter kitapla doldurdu muydu masayı, o zaman şaşar kalırsın.

Çayları getiren bu Umut var ya, pek iyi anlaşırdı onunla. Zaten adam ne zaman bizim kahveye gelecek olsa bu kerata işten kaytarır, ufacık boşluğunda adamın başucunda biter, car car konuşur. Adamcağıza bir rahat vermez, bilirim de ses edemem işte."

Öksürdükten sonra devam etti.

"Belki adama ters bir şey söyledi de adam bile gelmez oldu. Bakma, kör anasına kıyamadığımdan kovamam bu keratayı da. Eve tek ekmek götüren ahan da bu çelimsiz oğlandır. Fıldır fıldır dönen kabaca gözleri ürkütür adamı. Yalana da senden benden fazla ekmek banmıştır ama olsun... Yaşına veririm ben onun. Dilim damağım kurudu, dur da çağırıvereyim Umut'u."

***

"Kimdir, necidir tam bilmem ama çok severim Doğuş Abimi. Kendinin farkında değil gibidir, yere basmaya çekinir zannedersin. Hep etrafa çarpar, tökezler, bazen takılır düşer. Bir kahkaha tufanı ki kahvedekileri susturmazsın. Ama bunların hiçbirini yadırgamazsın o an. Yaptıklarını ona yakıştırdığından değil de, cevabı o anda gizli bir aralık bıraktığı için belki de. Buradaki kimsenin onun adını dahi bildiğini zannetmem. Varlığı ile yokluğu bir derler ya öyleydi aynı. Neyse. İhtiyar, size ne anlattı bilmiyorum. biz daha çok ağaçlardan konuşurduk. Zeytini, inciri, çamı, kayını, gürgeni... Hepsinin farklı farklı huyu olduğunu söylerdi. Onların da günleri saydıklarını, etrafındakileri sezdiklerini, sevdaya düşüp kuruduklarını, sevinip üzüldüklerini.

'Ağaçların yükünü senin yaşlarında almaya başladım,' dediğinde hatta, benimle alay ediyor sandıydım. Evet, aynen böyle söyledi. İnsanın bazısı öyledir ya, seni kandırır da tık anlamazsın. Yalan en çok gözden yansır ama öylesinin gözü doğuştan küllüdür. O hep ciddiydi; arayış içinde, masmavi, buğusuz gözleri vardı.

'Ne zaman bir ağaca dokunacak olsam, ağacın en tepesinde sallanır gibi olur yüreğim.' Ne yalan söyleyeyim, duyar duymaz, patlatmıştım kahkahayı. 'Abicim kuş musun ki sen?' diyememiştim de serde serserilik var ya tutup arkasındaki defneyi göstererek, 'Dokun da görelim öyleyse abi,' demiştim hemen. Beni kırmazdı, o zaman da kırmamıştı, Allah var! Ama felaket bir şekilde kusuverdiydi orta yere. 'Benden geçti, başım kaldırmıyor belli ki artık,' dediğinde o pisi temizleyene kadar gülsem mi ağlasam mı bilememiştim.

Bazen onun ilaçlarını içmemekte ısrar eden bir akıl hastası olduğunu düşünürdüm. Bu söylediklerine inanıp inanmamak size kalmış tabii. Mesela ben ne dediğini bile anlamazdım bazen. Ağacın donuna girenlerin, yükü en fazla olanlar olduğunu söylerdi. 'O yük alınmalı, hastalık yapar o yük, yaprak döktürür.' Yok... Gerçekten de bir süre gözükmedi ortalıkta. Onu tekrardan gördüğümde Nisan'ın son yağmurları yağıyordu. Vallahi ne söylesem yalan olur. İstanbul’a dönüp yarım kalan işlerini hallettiğini söylemişti yalnızca. Alnına asıverdiği boncuk boncuk terle kahveye gelmiş, bir ağaç aradığından bahsetmişti o gün. Yanında papatya dahi bitmeyen bir ağaçmış aradığı da. Jübilesini mi yapacaktı, hiç bilmiyorum. Hani kırılır, alınır diye üstüne düşmedim. 'Abi ziraatçı olsam burada işim ne?' diyerek geçiştirdim ama yutmadı. Bilebileceğimi nereden tahmin etti, hiç bilmiyorum. Bizim burada, Jandarma'nın arka düzlüğünde bi ağaç vardır. Tepede. Islık Ağacı deriz. İnanmazsın, dört mevsim yeşildir ama meyve vermez. Daha çok çocuklar varır yanına. O da ikindiye kadar. İkindiden sonra yöresinde tek karınca dahi göremezsin. Bir ıslık gibi soluklanır dalları akşama değin. Gün elini eteğini çekti mi ses de güne karışır. Çıkıkçı Fatma bile o ağaçtan düşen, ağacın gözü önünde sakatlanan, çocuğa bakmaz vallahi. Hah! Anlattığı ağaç, bizim bu ağacı andırıyordu aslında. Gözümün içine baka baka sordu. Ama ben başına bir iş neyin gelir diye, 'Yok abi bilmiyorum, yok,' dedim, geçiştirdim onu. Tek kelime etmedim. İki çay, bir oralet içti, gitti sonra. O gün onu son kez gördüm.

Bir şey daha var ama anlatsam mı anlatmasam mı bilemedim. Tam olarak emin de olamıyorum hani. Geçen hafta anam kahvaltının ortasında adamın tekinin kendini ıslık ağacına astığını söyledi. Kimden öğrendiğini sormadım. Küçük yer, sen söylemesen bile rüzgâr diline dolar sözü. Ölüyü ilk çocukların gördüğünü, şişmiş kol ve bacakları birbirlerine sallayarak oyun ettiklerini söylediğinde, mevtanın iri mi yoksa çelimsiz mi olduğunu da sormadım. Merak etmediğim için değil, kaldıramayacağım için belki de. İşin garibi buralardan kimsenin bi yakını da değilmiş. Bulamamışlar adamın kimliğini. Kimi adamın kafasının normalden fazla şiştiğini, patlamış gözlerinden tekinin eksik olduğunu; kimi de adamın zayıflıktan gerilmiş yüzünün küçüldükçe küçüldüğünü söylemiş anama. Tanıyan eden çıkmayınca kimsesizler mezarlığına gömmüşler. Bulamamışlar mı ki anasını, babasını, kardeşini? Anamsa adamın kendine ettiğine değil de ağaca ettiğine üzülmüş gibiydi. Adamı daha gömmeden kesivermişler ağacı. Yine de emin olamıyorum dediğim gibi. Ağacı gidip yerinde görmekte fayda var. Hikâyecidir anam. Lafın arasında yüzüne öyle bir tükürür ki, gerçeğin şehla gözleri bile gökte bulut arar. Öyle işte, siz nerede kullanacaksınız ki tüm bunları? Ben daha fazla şey anlattım, ihtiyarla aynı parayı almayacağım değil mi?”


Mehmet Cebe

123 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör