• İshakEdebiyat

Öykü- Mehmet Kabakçı- Oğullar Hep Babaları Özler

“Ama bazı kimseleri, kendilerini sevdiğimi belli ederek

ürkütürüm diye korkarım.”

Truman Capote


Uzaktan bakınca, çilesini çekip de ölmüş atların göğe asılmış cesetleriydi sanki Nemrut’un dorukları. Ve şafak atınca güneş, o muğlak dağların ardından birdenbire çıkar; yavaş yavaş yükselir, tıpkı kana susamış vahşi bir köpek gibi sessiz sedasız ete ve kemiğe gelirdi. Fırat boylarının köylüleri, bu acımasız ve karşı konulamaz mahluk henüz yabandan çıkmadan, ovalara varmadan işlerini bitirir; hadi ha hadi, evlerine kaçardı.

Ağustosta üzüm kırımına gidilirdi bu köylerde. Toplanan salkımlar tepelene tepelene sıkılırdı patiska çuvallarda. Ve esmer köy çocukları bakardı merakla; bir yalağın oluğundan karamel rengi, boz bulanık akan şıraya. Kazanlar kurulur, ocaklar yakılır, cayır olurdu ateşin harı. Gündüzün gözüne, görmüş geçirmiş nenelerin yüzleri eski günler gibi harelenirdi.

İşte böyle zamanlardı. Yüreği güzel, dili tatlı fakat bahtı kara bir adamın diktiği bağların birinde, Halil isminde babasının yüreğini değil ama kaderini miras almış oğul, “Yetmez mi ana,” dedi, eğilmiş üzüm kesen ufak tefek bir kadına. “Eşek anca götürür, yeter bence.”

Doğruldu, “Heye valla yeter,” diye karşılık verdi kadın ve elindeki bıçak bir anlığına ışıldadı. “Gidek oğlum,” dedi ana, “gidek de hava kızmadan sıkıp kaynatak."

Oğlanla anası, sandıkları yükleyip düştüler evin yoluna. Birer tas ayran içtiler eve varıp da yüklerini indirince. “Biraz oturak,” dedi ana. Ana ki yaşını sorsan kırk dört, yüzüne baksan doksan. Alnını poyraza vermiş de doğurmuş onu da anası. Kara yazılım, yazın sıcağında kışın soğuğunda, kırk bilmem kaç sene bir yanıp bir donmaktan kara kütük olmuş eti, gövdesi. “Otur, soluklan sen de hele Halil'im. Yornuğunu al bre oğlum, başlarız birazdan sıkmaya.”

Briketten yapma bir saksıda köpük köpük kabarmış mor fesleğenler vardı yanında. Elceğizini, kala kala serçe ayakları kadar kalmış elceğizini, gezdiriverdi fesleğenlerin saçında. Çözüp yazmasının uçlarını ensesinde bağladı sonra.

“Bir çay yapayım size ben de bari,” dedi üvey kızı Fadile. Babanın yani ölen kocanın, ölen karısındandı Fadile. İzmir'e gelin gitmişti seneler önce. Ama her sene mayıs, haziran dedi mi gelirdi yine köye. Yardım ederdi hasada, bağa, bahçeye. İş güç bitince mercimek, bulgur, pekmez... Allah o sene ne verdiyse analığıyla birlikte toplar, ekime kalmadan da geri dönerdi. Saflık mı desen, umut mu desen yoksa kara yerde olasıca şu murat mı desen işte ona benzer bir tebessüm olurdu hep, bir avuç iplik yumağı gibi yumuşacık yüzünde. Öğüt vermeyi bilmezdi Fadile, fikir belirtmeyi bilmezdi. Önündeki tabağı alsan, “Hele bırak onu,” demezdi. Yine de insanlar bir şeyleri özlerdi onda, kendini iyi hissederdi herkes Fadile'nin yanında. “Allah’ın garibi bre oğlum,” derdi ana. “Yazık, kimi kimsesi yok bizden başka. Babanızın da emanetidir yavrum. Çok severdi kızını fıkara.”

“Ben üzümü sıkarken siz de ablamla ocağı kurun,” dedi Halil, “kazanı mazanı hazırlayın ana, sıcağa kalmayalım sonra.”

“Yok oğlum yok, kalmayız,” dedi ana, “çayımızı içip kalkıyoruz aha!”

Başını kaldırdı, sonra baktı gölgesine oturdukları zeytin ağacına. “Rahmetli babanız,” dedi, “ne severdi bu zeytinleri. Konuşurdu hepsiyle tek tek. “Ne söylüyorsun Seydo,” derdim, “ne anlatıyorsun Allah'ın ağacına. El âlem sana gülecek hey divana!” “Hadi anam hadi,” derdi o da, “sen işine baksana, kime neymiş ağaçlarımla konuşmamdan?” Yürek işte, dayanmadı anıların acısına, başladı ağlamaya ana. “Bu zeytinlerin dibine Fadilem,” dedi, “oturdum mu, bir türlü olurum ne bileyim heyran. Sanırım ki babanızın sesi, cığarasının dumanı bu ağaçların içinde.”

“Ağlama ana,” dedi Halil, “dur, Allah'ını seversen gene başlama hele!” Gözyaşını sildi, kalktı yürüdü, ocağın yanına doğru ana. Eğildi, bir süpürge aldı eline, “Rahmetli babanız oğlum," dedi, “ne hoş…”

“Ya sus! Sussana artık,” diye bağırdı Halil beklenmedik bir öfkeyle. “Kes sesini yeter! Yeter yav yeter!”

Şaşırdı ana neydi bu, neye uğramıştı böyle? Dondu kaldı, elinde süpürgeyle. Ama Halil durmadı, dedi ki, “Madem bu kadar seviyordun kocanı, sağken ne diye hep hakaret ettin? Yaşlı başlı adamın başının etini yedin, Allah’ın her günü babama koca it diyen sen değil miydin? Rahmetli şöyle iyiydi diyorsun, rahmetli böyle kibardı ama senin çatal dilin onu canından bezdirdi. İki soluk otursa, behey kalk iş yap, boş durana ekmek yok ha, derdin. Yetmiş beş yaşında adamı boyuna horlayıp ötelerdin. Bir gün olsun ağzından güzel bir laf duymadı. Sabırlı, evliya adammış sana iyi dayandı.”

Çil bir akrep sokuvermiş gibi nefessiz kaldı ana. Kırıldı kanadı, kolu düştü iki yanına. Bir acı girdi ki ciğerine, nasıl içerlendi, nasıl vurdu döşüne. Gün görmemişti baba evinde ne cahal kızlığında ne çocukluğunda. Vere vere verdiler ihtiyar bir adama, gencecik kızcağızı değiş tokuş ettiler, otuz baş besili, kırkılmamış tokluyla. “Vah benim kara yazım! Vah diner m'ola acım! Bu muydu ha Allahım bu muydu muradım? Bir ihtiyarın koynuna saldı beni babam. Yabancı bir köye gelin geldim ben bacım. Senenin dokuz ayı dört elimle çalıştım. Ne ataş başı gördüm ne bir elbise aldım. Yaşlı bir kocaya verdiler sesimi çıkarmadım. Dedim ki evlenirim, kendi ocağımı barkımı kurarım. Belki yakamı bırakır aha şu kara yazım!”

Oturdu ağladı ana. Oğlunun, Halil'inin çocukluğu geldi aklına. Kıvançla, göğsü kabara kabara götürmüştü okula. Bir gün “Ana! Ana,” diyerek seğirte seğirte gelmişti de, “Bak,” demişti, “bak öğretmen ne verdi bana ana? Okuyayım mı ona okuduğum gibi sana da.” Gözünden yaşlar döküldü, çocuk avucu gibi küçük yanaklarına. Ve mavili, sarılı boncuklarla süslediği tülbendini düzeltti, genç kızlık günlerine özgü gururlu bir incelikle. Dolmuştu demek ki içi, “Kimim var ki benim,” dedi. Küstü, yüzünü öte tarafa çevirdi. “Kimim kimsem mi var benim bu köyde? Ne ana ne baba ne kardaş... Evladım da karşısına almış azarlıyor beni, ben nereye gideyim bilmiyorum ki? Başımı alıp da ne yana gideyim ya rabbim.”

Yalnızdı. Azarlanmıştı. Sıcağın altında öylece çöküp kalmıştı da, kalk gölgeye geç ana, dememişti evladı. “Seydoo! Seydoo,” diye iniledi iki yana salınarak. “Ne vardı ölecek işi rast gelesice, ne vardı? Aha şu gölgede oturaydın, sana ne hım, ne gım diyen olurdu ne vardı? Kapıda duraydın, tavukları kovaydın yeterdi bre koca, yeterdi bana! Beni böyle yapayalnız bıraktın bu yabancı köyde. E alacağın olsun herif, alacağın olsun ahrette.”

Eşini yitirmiş kuşlar gibi naçar çıkıyordu sesi. Gel gör ki karşılık bulamadan feryadı havada sönüp gitti. Yandı kendi kendine yüreği. Sonra çevirdi Halil'e yüzünü, sitemkâr ve biraz öfkeli, “Sen ne hakla bana bunları söylersin,” dedi. Kalbi kırılmış bir kız çocuğu gibi ağlıyordu. İçinde birikmiş ödemi bir pıhtı gibi atmak istiyordu. “Yirmi sekiz sene,” dedi, “tam yirmi sekiz sene baban yanımdaydı, bir gün olsun bana böyle bağırmadı, böyle hakaret etmedi. Yazıklar olsun sana bre oğlum, başka da lafım yok. Eyvahlar olsun sana! Hiç mi yüreğin yanmaz bu kadersiz anana.”

“Eyvah!” dedi Halil. “Eyvah!” Eli ayağı boşaldı. Neredeyse göğsü patlayacakmış gibi vurdu. Güneşin altındaydı anası, kuru toprağın üstünde. Ciğeri parçalandı onu öyle görünce. Onun küçük, kibar başına, ufacık yüzüne baktı. Küçülmüş, cefalı ellerine baktı. Ne yapsın bu kadın? Ne yapabilir? Kaderini kara yazıyla yazmış ah o yukarıdaki. Ne yeni bir elbise giydi ne çarşı şehir gördü. İki lokma ekmeğin peşinde geçirdi ömrünü. Yoldaşları hep kara yağız oğlanlara, konaklara gitti. Bu biçara kızcağız da boyuna ırgatlık etti. Ne babadan gün gördü ne anadan, kardaştan. Hele şu işe bak hele; otuz baş davara, bir koca adama, trampa oldu yurdundan, bahtı kara fıkara.

“Kalk ana kalk,” dedi Fadile, “durma güneşin altında. İçeri gidelim gel hele, çay demledim sana.”

Kalktı, içeri girdi ana. Şimdi demir gibi bir sessizlik dikilmişti oğluyla arasına. Her şey sustu, kaskatı kesildi. Şu ötedeki şıra leğeni, zeytin ağacının altındaki çay tepsisi, yerde biri unutmuş gibi duran çalı süpürgesi… Oy babo! Oy havar! Dünya kaç kere yıkılmış, kaç kere dikilmişti. Eski hatıralar acı veriyordu şimdi. Havayı açan Fadile oldu. Başını kaldırdı, yarı ağlamaklıydı sesi. “Git özür dile istersen,” dedi, “bencesine kardaşım, kırdın ananın kalbini.” Aslında Halil de yaptığının farkındaydı. Davranışı hem haksız hem de çok kabaydı. Ama başka bir şey vardı onu böyle kızdıran, kinle konuşturan, çok eskiye uzanan… Ta çocukluk yıllarında tohumu ekilmiş, şimdi büyümüş öç isteyen vahşi bir gazap vardı.

“Git konuş kardaşçığım,” dedi Fadile, “rica ediyorum senden, hadi kalk. Kolumuz kanadımız kırıldı kurban olam hadi kalk.”

“Tamam abla tamam,” dedi Halil, “birazdan konuşurum. Merak etme konuşur, barışırım.”

Halil de anladı hem de iyi anladı. Yüreği senelerdir birikmiş hasretle yandı. Yerinden fırlayıp koşmak, annesine sarılmak, özür dileyip ağlamak istiyordu ama kör dolaşık bir bulmaca, oturup konuşamadığı bir mesele vardı işte. Bir engel vardı aralarında; ulaşamıyorlardı birbirlerine. Yaklaşıp sokulamıyorlardı.

Kalktı gitti Halil, durdu kapının ardında. Lafa nereden başlayacaktı şimdi? Ya ters bir laf ederse anası, ona ne tepki verecekti? Ötede kazanı kuran Fadile, onu öyle görünce, “Pişt,” dedi, “gir gir, korkma hadi.”

Cibinliği aralayıp girdi Halil içeri. “Ana!” dedi. Pişmandı, ürkekti sesi. Anası başını kaldırıp, “Ha oğlum,” diye cevap verdi. Sesi üzgündü ama yine de müşfikti. Halil’in tüm kasları o anda gevşedi. Ciğerinden çıkıp burnuna kadar yükseldi, anasına duyduğu özlemi. Öyle bir içine işledi ki onun, “Ha oğlum,” deyişi. “Ana beni affet,” der demez ağlamaya başladı. “Affet beni ana, yaptım bir eşeklik, kusuruma bakma.” Dizlerini kırıp sarıldı anasına, bulup öptü ellerini, yanaklarına değdirdi. Burnuna taze taze fesleğen kokuları geldi. “Özür dilerim ana,” diyordu, “özür dilerim, canım anam.” Ana da başından öpüyordu oğlunu, kokluyordu. “Ağlama oğlum,” diyordu, “ağlama Halil'im. Analar affeder elbet. Tabii ki affedecem kurban olduğum. Benim kimim var sizden başka, a benim deli oğlum.”


Mehmet Kabakçı

103 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör