• İshakEdebiyat

Öykü- Meltem Terzioğlu- İhtiyar Patrick

Şu sıralar aramız öyle kötü ki… Mütemadiyen kavga ediyoruz. Gürültülerin, çığırından çıkan çığlıkların tek sebebi bu. Başka ne olabilir? Demek şikâyet ediyorlar. Ah tabii ya! Ben şikâyet edenin kim olduğunu gayet iyi biliyorum. İhtiyar Patrick değil mi? Bu herif, pislikten görünmez hale gelen takma dişlerinin şıkırdayan sesinden bile rahatsız olur. Anlamıyorum, burada ne işi var bu adamın şimdi? Hele bir de eski günleri anlatırken döktüğü gözyaşları yok mu? Amerika’da yediği fast food yemeklerle yağ bağlamış göbeği hıçkırırken bir aşağı bir yukarı sallanıp durur. İşte bu yüzden mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyorum bu ihtiyardan. Ama gel gör ki bu çabalarım işe yaramıyor. Ne yaparsam yapayım bir hayalet gibi peşimde. Aslında bu tutumu tüm insanlara karşı uygulamaya çalışıyorum. Neyse ki diğerleri aynı yüzsüzlüğü yapıp kuyruk gibi peşime takılmıyor. Evet, mümkün mertebe uzak durmaya çalışırım insanlardan. Samimiyetsizce sırıtan suratlarına bir yumruk sallamak yerine onlardan uzak durmak daha mantıklı değil mi sizce de? Ooo hayır! Tabii ki şiddet yanlısı bir insan değilim, olmak da işime gelmez doğrusu. Dedim ya, mütemadiyen kavga ediyoruz şu sıralar. Gürültülerin, çığırından çıkan çığlıkların tek sebebi bu. Şiddet bunun neresinde? Ellerimdeki kesikler acıtmıyor canımı. Asıl can acıtan şey ellerimin kesiklerine sebep olan hatıra, anı, geçmiş... Öyle demeyin, eski günler de bir bıçak kadar keskin olabiliyor bazen. Şanslıysanız yaralarınız zamanla iyileşecektir. Ancak şansınız yaver gitmezse uzun bir süre o yaraların acısını kesilen yerinizde hissedeceksiniz. Kırılıp etrafa saçılan plak parçaları anılara dâhil değil mi dersiniz? Yanılıyorsunuz. Onlar, anıların ta kendisi. Henüz tek parça halindeyken ve ellerimin kanı üzerine bulaşmamışken bu plakları ona hediye ettiğim zaman gözlerinde beliren mutluluğu görmeliydiniz. Kollarını boynuma dolarken yüzüme kondurduğu dudaklarının sıcaklığı hala soğumadı. Ah, o kollar… Öyle ince, öyle güzeldi ki. Kırılmasından korktuğum için dokunmaya çekinirdim. Aklım almıyor. Ele avuca sığdıramadığım, öpmelere doyamadığım bu eller nasıl olur da böyle bir işe kalkışır? Her şeyi geçtim. Ona aldığım plakların hepsi orijinaldi. Onları bir araya getirmek için canımı dişime taktığımı biliyor. Bakın, bakın. Başparmağımdan işaret parmağıma şerit oluşturan bu yaraya bir bakın. Ne görüyorsunuz? Size üzülerek söylemeliyim ki yanlış cevap. Tanrım! Sizler gözünüzün önündekileri göremeyecek kadar körsünüz. Beş duyu organınızdan bir tek kulaklarınız çalışıyor olmalı. Gaipten sesler duymaktan başka bir işe yaramayan kulaklar. Sıktınız artık. Daha kaç kere söyleyeyim? Mütemadiyen kavga ediyoruz şu sıralar. Hepsi bu. Duyduklarınız bundan ibaret. Başka ne olabilir? Her neyse. Konumuza geri dönelim dilerseniz. Başparmağımdan işaret parmağıma şerit oluşturan bu yara diyordum. Parmak izimi alıp götüren bu yaranın kabarık dokusunda o ve ben varız. Kim olacak canım? Emma ve ben tabii ki. İki koldan çatal oluşturan yara izim işaret parmağımın ucunda buluşuyor. Aşk da böyle bir şey değil mi? İçin acır. Karın ağrıları içinde onunla bir arada olabilmek için can atarsın. Bir şekilde ortak noktada buluşursun. Bizimki de o türden bir aşk işte.

Eski günlerden bir vakit. Yine aramızın kötü olduğu zamanlar. Ona hediye ettiğim orijinal plağın her tarafa saçıldığı akşamlardan birindeyiz. Sebebi neydi inanın hatırlamıyorum. Ha şimdi aklımda bir şeyler canlandı. Emma, Amerikan mutfaktan yayılan ve geniş köşeli salonun her yerine sinen kokudan şikâyet ederken ben tül perdelerle örtülü penceresinin dibinde difenbahyanın toprağını değiştiriyordum. Etrafa üşüşen toprak kırıntılarını fark eden Emma tıslayarak yanıma yanaştı. Onu duyuyordum ancak duymuyormuş gibi yapmak işime geliyordu. O konuştukça diğer saksıya tıkıştırdığım topraklar çoğalmaya başladı sanki. Gözlerimi uzun bir sessizliğe kapadım. Orada sadece difenbahya ve ben vardık. Ellerime geçirdiğim plastik eldivenlerimle zehirli yaprakları okşamaya başladım. Ben onu okşadıkça ruhum başka bir el tarafından okşanıyordu. Okşadığım yaprağın hücrelerindeki kalsiyum oksalat kristalleriyle intihar etmenin komik olup olmayacağını düşündüm. Önce kalın olan dallardan birini parmaklarımın arasına alıp ‘çıt’ diye kıracak; küçük, sevimsiz ağzımı kırdığım daldan sızacak olan zehre dayayacaktım. Tırtıklı dilimin şişmeye başladığını hissedecektim sonra. Boğazımdaysa dayanılmaz bir kuruluk kendini gösterecekti. Eğer şanslıysam on beş dakika içinde nalları dikecek, kulağımın dibindeki tıslamalara ebediyen uzak kalacaktım. Aklımın içine üşüşen tüm bu saçma düşüncelerin arasında kulağıma ihtiyar Patrick’in sesi çarptı. Yanlış işitmiyorsam, ‘‘Bitir şu işi artık!’’ diye söyleniyordu. Hangi işten bahsettiğini anlamadım doğrusu. İntihar etme işi miydi bahsettiği yoksa toprak değiştirme işinden mi söz ediyordu? Göz kapaklarım huzursuzca kıpırdandı. Gözlerimi bir anlık açmaya niyetlendiysem de buna hazır olmadığımı hissettim. Ellerimle yaprakları sıkıca tutuyordum. Sevgili komşumun ihtiyar sesi yankılanmaya devam ediyordu. ‘‘Bitir şu işi, haydi! Öldür onu ve sonsuza dek kurtul.’’ Öldürmek mi? Kimi? Neyi? Patrick’in neden bahsettiğini anlamıyordum ve bu benim canımı sıkmaya başlamıştı doğrusu. En sonunda çömelerek oturmaktan uyuşan bacaklarımın üzerine doğruldum. İlk etapta yalpaladım. Yürümeyi yeni öğrenen küçük bir çocuk gibi bir sağa bir sola sallandıktan sonra perdenin arkasında kalan pencere tutamacına doğru atıldım. O an çatırdayan kemiklerimle yaşlanmış olduğumu hissettim. Üzerimde taşıdığım ve beni taşımaktan aciz olan vücudumla ihtiyar dediğim Patrick’ten geri kalır yanım yoktu doğrusu. Birbirine dolanan ellerimle alelacele pencereyi açtım. İstikrarsız yanan sokak lambalarının etrafında uçan karasineklerin vızıltısından başka bir ses işitilmiyordu. Patrick, buruşmuş ağzını kapadığına göre yersiz cümleler kurduğunun farkına varmış olmalıydı. Yine de ona gözdağı vermem gerektiğini düşündüm ve avazım çıktığı kadar bağırdım, ‘‘Kapa çeneni pis moruk. Sus ve işine bak!’’ Sokak lambasının etrafında uçan karasinekler yüksek çıkan sesimle sağa sola kaçışmış olmalıydı. Karanlık olan dairelerin ışıkları bir bir yanmaya başladı. Birkaç meraklı komşunun balkona doğru koşarken çıkardığı patırtıları duyabiliyordum. Pencereyi kapattım. Kendimi rahatlamış hissediyordum. Yüzümün orta yerine yayılan sırıtışım, uzun vakittir elimi sürmediğim saçaklı sakallarımın kıpırdanmasına sebep oldu. ‘‘Kime bağırıyorsun öyle, delirdin mi?’’ Delirmek mi? Bu kadın neyden bahsediyordu böyle? Delirmiş bir kişi varsa o da Patrcik’ti elbette. ‘‘Ben delirmedim ama sen sağır olmuşsun tatlım, üzgünüm.’’ dedim yüzümdeki pişkin gülümsememden taviz vermeyerek. Emma o rahatsız edici tıslamasına ara vermiş gibi görünüyordu. Evlendiğimiz günden beri beni içine çeken mavi gözleri hiç olmadığı kadar büyüktü. Sersemleşen göz bebekleri değişen duygu durumuyla beraber irileşti. Gözlerimi uzun bir sessizliğe kapadım. Akşam yediğimiz balık kokusunun sindiği duvarlarda herhangi bir ses kirliliği yoktu. Derin bir oh çekerek 1971 yılının efsanesi, Rosita marka pikabımın yolunu tuttum. Bu sessizliğe bir şarkı eşlik etmeliydi. Üzerindeki toprağı etrafa saçarak bir hışımla kurtuldum ellerimdeki eldivenlerden. Kökleri dışarıda kalmış difenbahyaya gözüm takıldı. Boynu bükük bir şekilde bana bakıyor gibiydi. Bu tropikal bitki tam manasıyla ağlak bir çiçeğe dönüşmüştü. ‘‘Boşuna ağlak çiçek demiyorlar sana,’’ diye söylendim tıknaz parmaklarım plaklarda gezinirken. Plak setimin ahşap kokusu burnuma çarptıkça keyfim yerine geliyordu. İşte! Aradığımı bulmuştum. Pikabımla aynı yaşta olan bir plaktı bu, John Lennon’un Imagine şarkısı dilime dolandı bir anda,

Imagine all the people

Living life in peace[1]

Emma, gem vurduğu dilindeki engelleri kaldırmıştı anlaşılan. Aksanlı sesi içimi lime lime ediyordu.

‘‘Sen üşütmüşsün, sen sen… Sen delirmişsin!’’

Ağzımdan dökülen Imagine şarkısının sözleri onun ettiği lafları hiçe saydı.

You, you may say I'm a dreamer

But I'm not the only one[2]

Koca suratımın ortasına oturan gülüşe engel olamıyordum. John Lennon’un 1971 yılında çıkardığı Imagine albümü en orijinal haliyle ellerimdeydi. Gözlerim karton kapağa takıldı. Başının üstünde uçuşan bulutlarla poz veren John’un ifadesiz bakışları gözlüklerin ardına gizlenmiş, söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışan insan siluetini andırıyordu. Çizgi biçimindeki ağzının oynadığını gördüm bir an. ‘‘Çal beni ya da bitir şu işi.’’ Plak, parmaklarımın arasından bir kâğıt gibi süzülüp parke zemine çakıldı. Uykusuzluktan kızaran gözlerimi ovuşturdum. İhtiyar Patrick’in cümleleri kafamın içinde dönüp duruyor olmalıydı. Yaşlanmış belimi incitmemeye özen göstererek yere eğilip plağı parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Gözlerim bu kez de arka kapağa takıldı. Yan profilden çekilmiş fotoğrafında John’un kemerli burnu ortaya çıkmış, dönemin modası olan favorileri birbirine karışmıştı. Biraz önce duyduğum gaipten sesleri tekrar işitecek miyim merakıyla tüm dikkatimi John’un aralıklı duran dudaklarına verdim. Bu kez tek bir kıpırtı bile yoktu. Üzerimdeki ağırlık kendini hafifliğe bırakmış, içimdeki huzursuzluk bir nebze de olsa azalmıştı. 33’lük plağı pikabın iğnesine yerleştirdim. Boşta kalan sol elim, orkestra şefinin batonu gibi dengesiz hareketlerle havada süzülüyordu. Pikapla takım yaptığım Grunding markalı hoparlörlerimden çıkan kaliteli sesi duyunca vücudumu kaplayan tüylerin hazır ola geçtiğini hissettim. Oh my love for the first time in my life...[3] Bir balet ahengiyle savrulan ayaklarım beni Emma’nın yanına yanaştırdı. Bedenini kendime doğru çekmek için ellerimi uzattım. Benden tiksiniyor gibiydi. Göbeğim, kavuşmamızı engel oldu. Onun, bu mide bulandırıcı yağ tabakasından iğrenmiş olacağı düştü aklıma. Şu halimle ihtiyar Patrick’e benziyordum. Tıpkı onunkine benzer bir göbek kondurulmuştu zavallı vücuduma. Emma’nın buruşturduğu lekeli yüzünü umursamadan müziğin iç gıdıklayan sesine kendimi vermeye çalıştım. Olmuyordu. ‘‘Duymuyor musun Emma bizim şarkımız?’’ Cevap gelmedi. Deli divane yaşadığımız tutkulu aşkımıza armağan ettiğimiz şarkıydı bu. Söz vermiştik birbirimize. Ben John Lennon’dum, John Ono Lennon. O ise Yoko Ono’ydu. Lennon'un dediği gibi, biz iki bedende bir ruhtuk artık. Ne olmuştu aşkımızın ruhuna? Yüzünde beliren memnuniyetsiz ifade ağırıma gitti doğrusu. Tüm sabrımı zorlayarak bir kez daha yineledim sorumu, ‘‘Duymuyor musun Emma, bizim şarkımız? Haydi, bana eşlik et eski günlerdeki gibi.’’ Üzerine giydiği çiçekli elbisenin astarına iliştirdiğim ellerimi. Kendini yer çekimine bırakmış kalçalarını sıkıca kavradım. Yaklaşmamak için direnen kalın bedenini sert bir dokunuşla kendime doğru çektim yine. Koca suratımın ortasına oturan gülüşe engel olamıyordum. ‘‘İşte böyle Emma, işte böyle benim yabani ceylanım. Şşş yavaş yavaş.’’ Ağzından çıkan öğürtülerle dengemizi bozuyor, dansımızın içine ediyordu. İstediğim figürler bunlar değildi. Sakince dişlerimi sıktım. ‘‘Bırak beni, bırak beni diyorum. Leş gibi kokuyorsun. Senin bu pisliğine artık dayanamıyorum.’’ Son zamanlarda kendimi biraz salmış olabilirim, evet. En son ne zaman yıkandığım konusunda bir fikre sahip olmayabilirim, tamam. Ancak insan yaşadığı aşkın tutkulu kollarına bu nankörlüğü yapmaz, değil mi? Ağzından çıkan kırıcı kelimeler canımı sıktı. Onu kollarımdan kadife döşemeli kanepeye doğru ittim. Salonun ortasında yer kaplayan lüzumsuz sehpayı hesaba katmamıştım. Sert bir darbeyle sehpanın köşesine çarpan tendonu canını yakmış olmalıydı. Can havliyle bağırdı. Şiddetle çıkan bağırma sesi, yılanın çatallı dilinden yayılan tıslamaya dönüştü yine. Konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu. Havada uğuldayan gürültüye dayanamayarak koca cüssemi pikabın yanına doğru sürükledim. John Lennon’un buğulu sesi, plağın üzerinde gezinen iğneden sızıp kulaklarıma dokunuyordu.

I feel life

Oh, I feel love

Everything is clear in our world…[4]

Pikabı durdurdum. Gözlerimi, yavaş yavaş dönmeye devam eden plağın üstünden ayıramıyordum. Durdum ve onu üstündeki iğneden kurtarım. Uzunçalarda gezinen parmaklarım güzel bir kadın bedenini keşfe çıkmış kadar düşünceli ve nazikti. Plağı okşadım ve pikabın kenarına bıraktım. Artık ne Yoko Ono ne de John Lennon vardı. Herkes sustu. Gazetelere ‘‘Büyük Aşkın Hüzünlü Sonu’’ manşetleri atılabilirdi. Kanepenin üstünde acılar içinde kıpırdanan kadına baktım. Gördüğüm bu kadın Emma’dan başkası değildi. Korkarım tutkuyla bağlandığımız aşkımız nefrete evrilmişti. Hayır, benim ondan nefret etmemin imkânı yoktu. Bu olamazdı. Zaman zaman tıslayarak konuşmasından nefret ettiğim doğruydu. Her şeye laf etmesinden nefret ettiğim doğruydu. Aklıma üşüşen düşünceleri kaile almamasından nefret ettiğim doğruydu. Bana deli demesinden nefret ettiğim doğruydu. Ama tüm bunlar içimde büyüttüğüm aşkı yıllarca paylaştığım kadından nefret ettiğim anlamına gelmezdi. Bunu kabul edemezdim. Yalnız onun üzerimde gezinen, devrilmiş bakışlarındaki nefreti okuyabiliyordum. Yüzünde beliren memnuniyetsiz ifadeyle beni kendine küstürüyordu. Aklımın içine üşüşen tüm bu düşüncelerin arasında kulağıma ihtiyar Patrick’in sesi çarptı. Yanlış işitmiyorsam ‘‘Bitir şu işi artık,’’ diye söylenip duruyordu yine. Anlamını bilmediğim bu cümleye artık dayanamayarak, ‘‘Hangi iş?’’ diye bağırdım. İhtiyarın sesi çok yakından geliyordu. Tüm sabırsızlığımla cızırtılı sesin geldiği yöne doğru gittim. Koridorun girişinden yavaş yavaş ilerlerken, ‘‘Bitir şu işi artık!’’ diye derinden bir nida koparttı yeniden. Ses gittikçe yaklaşıyordu, ‘‘Şşşşt!’’ İşte oradaydı. Yatak odasının hafif aralıklı kapısından koca göbeğini görebiliyordum. ‘‘İçeri nasıl girdin böyle? Seni röntgenci seni!’’ Bu söylediğim onu epey heyecanlandırmıştı. Birden önünü alamadığı bir şiddetle gülmeye başladı. Amerika’da yediği fast food yemeklerle yağ bağlamış göbeği bir aşağı bir yukarı sallanıp duruyordu. ‘‘Bundan sonra sokak kapınızı açık bırakmayın, benden demesi. Buralar pek tekin sayılmaz.’’ Mırıldanmaları, kahkaha atarken saçılan tükürüklerinin arasında eriyip gidiyordu. O gülerken alıcı gözle onu süzdüm. Ne kadar da benziyorduk böyle! Kocaman bir kafa, yağ bağlamış göbek, hımbıl bacaklar ve biçimsiz bir ağız. Acaba gülerken ben de bu kadar çirkin miyim diye içimden geçirirken durduramadığı kahkahası yerini öfkeli bakışlara bıraktı. ‘‘Evet,’’ dedi ‘‘Öyle çirkinsin ki sen güleceksin diye insanların ödü kopuyor.’’ İhtiyar yüzüne hin bir gülüş yayıldı. Şöyle bir düşündüm, haklı olabilirdi. En son ne zaman güldüğümü hatırlamak için uğraşsam da bir sonuca varamadım. Söylediği cümle üzerimde beklediği etkiyi yaratmayınca hayal kırıklığına benzer bir bakış fırlattı. Lafı uzatmak istemediği anlaşılıyordu, ‘‘Bitir şu işi artık,’’ dedi. ‘‘Hangi iş?’’ diye sordum. ‘‘Kökleri dışarıda kalmış aşkı toprağa gömmek gerek,’’ diye fısıldadı. Söylediği cümleyi tekrar ederek arkamı döndüm. Salona doğru seyreden adımlarımın peşine düştü.

‘‘Benim güzel difenbahyam… Aşkımızı zehirli yapraklarına bahşediyorum. Ölüm döşeğinde olan bu aşkın acılarına son ver.’’ Sarf ettiğim kelimelerin arkasından büyük bir alkış koptu. İhtiyar, söylediklerimden epey memnun kalmış gibiydi. Bu ufak tiyatro gösterisinden sonra alkışların geldiği yöne reveransımı verdim. Gözlerim acılar içinde kıvranan tropikal bitkiye kaydı. Kökleri dışarıda kalmış, boynu bükük difenbahya pencerenin kenarında, ıslanmış gözlerle bana bakıyordu. Sağ yanımdan gelen hıçkırık sesleri dikkatimi dağıttı. Bakışlarımı difenbahyanın üstünden ayırıp Emma’ya çevirdim. Yerinden kıpırdamamıştı. Yaptığı tek şey ağlamaktı. Kan çanağını andıran gözlerini üzerime dikti. Bu bakış canımı epey yaktı. Aramızda yaşanan bu gerginliğe ateşkes ilan etmek isteyerek ihtiyar Patrcik’i takdim ettim ona. ‘‘Bil bakalım bizi ziyarete kim gelmiş Emma? Alt komşumuz Patrick’e selam vermeyecek misin?’’ Emma bir anda gülmeye başladı. Onu mutlu edebildiğime sevinmiştim. Evet, komşumuza selam vermemesi bir nezaketsizlikti. Bu durumdan dolayı arkamda duran Patrick’e özür dilediğimi belli eden bir bakış attım. İhtiyar bu hareketime karşılık olarak mısır püskülünü andıran kaşlarını havaya kaldırmakla yetindi. Emma gülüyor, gülüyor ve gülüyordu. Birden ani bir hareketle yerinden doğruldu. Artık bu gülüş beni korkutuyordu. Sararmış dişlerinin birbirine kenetlendiğini hissettim. Kendini pikabın yanına fırlattı. Kenara koyduğum plağı alıp titreyen elleriyle göğsüne bastırdı. Birbirine kenetlediği dişlerinin arasından bir şeyler mırıldanıyordu, ‘‘Amacın beni delirtmekse işte bunu başaramayacaksın Patrick. Amacın beni delirtmekse bunu yapamayacaksın.’’ Neler olduğunu anlayamadım. Zavallı karım kafayı sıyırmış olmalıydı. Bana komşumuzun ismiyle sesleniyordu. ‘‘Ah sevgilim, ah talihsiz aşkım. Patrick komşumuzun ismi. Kocanın ismini hatırlamıyor musun yoksa?’’ Attığı çığlık ile sesi en tiz noktaya ulaşmıştı. Sahiden ismimin Patrick olduğuna inanıyordu. Bir an bu bana komik geldi. Emma’nın çığlıkları kesilmiyordu. Artık ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Ellerim iki tutam kalmış saçlarımı avuçladı. Yardım dileyen gözlerle Patrick’e bakıyordum. Başka bir seçeneğin olmadığını ifade etmek için omuzlarını iki yana kaldıran Patrcik’in kalın boynu iyice içine gömüldü. Ellerini iki yana açtı ve ‘‘Sence de bu işi bitirme vakti gelmedi mi?’’ dedi. Emma, ihtiyar ile aramızda konuşulanlara kayıtsız kalmış bir vaziyette üzerime diktiği bakışlarını başka bir yana kıpırdatmıyordu. Çaaaatttttt… Ah, işte o ses... Çığlıklarının arasında yankılanan plağın acı dolu sesiyle ‘‘Hayııııır!’’ diye haykırdım. Ama gözü kararmıştı bir kere. Hızını alamayarak müzik çaların ahşap bölmesinde dizili olan tüm plakları alaşağı etmeye başladı. Çatırdayan her seste Patrick hırıltılı bir gürültüyle kahkahayı basıyordu. Buna dayanacak gücüm kalmadı. Kendimi zemine attım. Avuçlarımı lime lime doğranmış plakların arasına daldırdım. Parmaklarım dökülen keskin parçaları etimin içine gömüyordu. Ellerimin arasından süzülen koyu kırmızı kanın kokusu, etrafa yayılan yemek kokusuna karıştı. Yardım dileyen gözlerle Parick’e baktım yeniden. ‘‘Bitir şu işi, haydi! Öldür onu. Baksana, kafayı üşütmüş gibi davranıyor. Karın daha fazla acı çeksin istemezsin değil mi?’’ Karıma çevirdim gözlerimi. Neşeyle haykırıyordu, ‘‘Sen delisin Patrcik, sen zır delisin!’’ Onun için üzgündüm. Keşke yapabileceğim başka bir şey olsaydı. Ama Patick haklıydı. Emma aklını kaçırmıştı ve onun daha fazla acı çekmesine izin veremezdim. Etime saplanan plaklardan kurtulmak için ellerimi çırptım. Her el çırpışımda daha çok derine gömüldüler. Acısını hissetmediğim ellerimin arasına büyükçe bir plak parçası aldım. Göbeğe yakın olan bir parça gelmişti elime. Imagine albümüne ait bir parça. Aklıma albüme ismini veren şarkıdan birkaç satır daha düştü. Ayağa kalktım. Adımlarım yerde sürünüyordu. Emma’nın yutak borusundan geçen korkunun sesini işittim. Bu, ona evlilik hayatımız boyunca vereceğim en büyük hediye olacaktı. Elimde tuttuğum plak parçasından sonraki en büyük hediye. Olduğu yerde titriyordu. Büyük bir panikle kaçmak isterken ayağının altındaki kilim kaydı ve tüm dengesi bozuldu. İçimde beslediğim aşkımla onu kollarıma aldım. Yaklaşmamak için direnen kalın bedenini sert bir dokunuşla kendime doğru çektim yine. Koca suratımın ortasına oturan gülüşe engel olamıyordum. ‘‘İşte böyle Emma, işte böyle benim yabani ceylanım. Şşş yavaş ol.’’ Parmaklarımdan süzülen kan damlaları çiçekli elbisesinin üstünde soyut bir tuval çalışmasına dönüştü. Elimde aşkımızın son kırıntısı olan plak parçası, aceleyle atan şah damarında geziniyordu. ‘‘P, Pappa, Pattr, Patrcik, ne olur yapma. Bırak o elindekini.’’ Dili, korkunun saldığı kortizolun etkisiyle birbirine dolandı. Patrick birden kıkırdamaya başladı. İzlediği bu sahnenin onda uyandırdığı haz kokuşmuş nefesiyle sağa sola yayılıyordu. ‘‘Şşşş, Patrick, sessiz ol. Onu korkutacaksın.’’ Emma nefes nefese kaldığı bedeninin son çırpınışlarıyla tüm gücünü topladı ve yüzüme okkalı bir balgam yapıştırdı. Burnumun sağ yanından aşağı doğru kayan ıslaklığı hissediyordum. Elimde tuttuğum plağı sıkıca kavradım. Telaşla atan şah damarına hızlıca bir darbe indirdim. Ayakları, tanrıya sunulan kurbanın uzuvları gibi isterik hareketlerle yalpalıyordu. Bu hareketlilik yavaş yavaş kendini sessizliğe bıraktı. Gırtlağından dökülen son kelimeler havada kaybolmuştu, ‘‘Sen delisin Patrcik, sen zır delisin!’’ Yanaklarımdan aşağı doğru kayan ıslaklığı hissediyordum. ‘‘Benim güzel difenbahyam… Aşkımızı zehirli yapraklarına bahşediyorum. Ölüm döşeğinde olan bu aşkın acılarına son ver.’’ Sarf ettiğim kelimelerin arkasından büyük bir alkış koptu yine. İhtiyar, yaptıklarımdan epey memnun kalmış gibiydi. Kökleri dışarıda kalmış boynu bükük difenbahya, pencerenin kenarında, ıslanmış gözlerle bana bakmaya devam ediyordu. Sonra gözüm kanlı plak parçasına takıldı. Albüme ismini veren şarkıdan birkaç satır düştü aklıma,

Imagine there's no countries

It isn't hard to do

Nothing to kill or die for… [5]

Arkadan gelen alkış sesleri, zihnimde uçuşan şarkı sözlerine ritim tutuyordu.

Açık pencereden içeri dolan siren sesleri Patrick’in sözlerini yarıda kesti. Sözünün kesilmesinden memnun olmadığını belli eder bir vaziyette gözlerini deviren Patrick aşina olduğu bu sese çok aldırış etmedi. Boğazını temizleyerek psikiyatrın dikkatini çekmeye çalışıyordu. Psikiyatr, ayaklı sandalyesini yavaşça geri itti. Sakin adımlarla pencere pervazının köşesine ilişti. Terleyen avuç içinde tuttuğu kalemi ağzında yuvarlıyordu. Güneş, isminin kazındığı altın kaplama kaleminin kalitesiz süslemesinde parıldadı. Patrcik, dikkat çekmek için bir kez daha boğazından derin bir hırıltı çıkardı. Bu kez başarmıştı. Psikiyatr aynı sakinlikle dışarıda gezdirdiği bakışlarını Patrick’in kirli suratına çevirdi,‘‘Şu sıralar çok fazla sigara içiyor olmalısınız bay, bay? Sahi uzun zamandır konuşuyoruz ancak kendi isminizi bana bahşetmediniz. Ben bu anlatılanlarda daha çok komşunuz olduğunu söylediğiniz Patrick’in ismini duyuyorum sanki?’’

Patrcik, sıkıştığı köşesinde yardım dileyen gözlerle etrafa bakındı. Sağa sola kıpırdanan telaşlı başıyla yaşlı bir baykuşu andırıyordu. Bir anda tek bir noktada kilitlendi bakışları. Koca suratının ortasına oturan gülüşe engel olamıyordu. Psikiyatr gözlerini kıstı. Metanetli duruşuyla ellerini birbirine kavuşturdu. Bir yandan koca suratıyla tezatlık oluşturan burnunu hafif hafif kaşıyor diğer yandan iki noktayı andıran küçük gözleriyle hastasını inceliyordu. Bu bakış Patrick’in canını sıktı. Üstünde hissettiği gerginliğin arasında Emma’nın çatallı sesi kulağına çarptı. Sesin geldiği yöne çevirdi bakışlarını. Emma, boğazına saplanan plak parçasına aldırış etmeden gülümsüyordu. Patrick yerinden doğruldu, bir balet ahengiyle savrulan ayakları onu kapının yanına yanaştırdı. Elleri, ahşap kuklanın cansız kolları gibi havaya doğruldu. ‘‘İşte böyle Emma, işte böyle benim yabani ceylanım. Şşş yavaş yavaş.’’ Bir anda koridorun ortasında yükselen hengâmenin sesi Patrick’in yerde sürünen adımlarını susturdu. Dansının bölünmesinden memnun olmadığını belli eder bir vaziyette gözlerini deviren Patrick, umursamaz hareketlerde dans etmeye devam ediyordu. Çaresiz çırpınışlar canhıraş çığlıklara dönüştü. Dışarıda vuku bulan gürültü açık pencereden içeri dolan siren seslerine karışıyordu, ‘‘Olamaz, ölmüş! Çabuk olun, koşun diyorum!’’ Patrick’in odasında boylu boyunca yatan hemşirenin beyaz üniforması, boğazından akan kanın rengiyle kırmızıya bulanmıştı. Yaşadığı vahşetle açık kalan mavi gözleri hiç olmadığı kadar büyüktü. Ölümün ele geçirdiği göz bebekleriyse tüm kâinatı içine alacak kadar irileşmişti. ‘‘Ölmüş, hayır! Kıpırdamıyor, nefes almıyor. Olamaz!’’ Patrick gözlerini kapadı. En sevdiği albüme ismini veren şarkıdan birkaç satır düştü aklına,

Imagine there's no countries

It isn't hard to do

Nothing to kill or die for… [6]

Arkadan gelen çığlık sesleri, zihninde uçuşan şarkı sözlerine ritim tutuyordu.



[1] Tüm insanların hayatı barış içinde yaşadığını hayal et [2] Belki de hayalperest olduğumu söylüyorsun Ama ben tek değilim [3] Oh aşkım hayatımda ilk kez... [4] Hayatı hissediyorum, Oh aşkı hissediyorum. Dünyamızda her şey açık ve net… [5] Ülkelerin olmadığını hayal et Bunu yapmak zor değil. Öldürmenin ya da bir şey uğruna ölümün olmadığı… [6] Ülkelerin olmadığını hayal et Bunu yapmak zor değil. Öldürmenin ya da bir şey uğruna ölümün olmadığı…

92 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör