• İshakEdebiyat

Öykü- Meltem Terzioğlu- Para Üstü

Köstekli saati yeleğinin cebinden çıkardı. Üstüne işlenmiş şimendifer kabartmasını narin hareketlerle okşayıp saatin kapağını açtı. Tik tak tik tak. “Çoktan gelmiş olması lazımdı,” dedi. Derin bir of çekmek için diyaframını kastı. “Offfff!” Göğüs kafesinin hacmi yavaşça azaldı. İçinde biriken soluğunu dışarı kusarken gevşeyip yukarı doğru kubbeleşen diyaframı bile bu kadar sert bir çıkış beklemiyordu. Yeleğinin kenarında ters dönen zinciri düzeltti. Zincirin halka kilidini tutunduğu yerden kurtardı. Metal kapağını kapadıktan sonra saati masanın üstüne bıraktı. Gözleri otuz yedi ekran tüplü televizyondan gelen kükremelere kaydı. Ancak aklı orada değildi. Elleri burmaya çalıştığı güçsüz bıyığına gitti. Birkaç telden oluşan kıl öbeğinin yerinde olup olmadığını kontrol eder gibi bir hali vardı. Bıyıkları öyle hacimsizdi ki rüzgâr esse üstdudağı boş kalıverecekti sanki.

“Kel oğlum keltoroş oğlum. Bizim mahallenin tekiri gibi dolanıp duruyon ortalarda üç tel bıyığınla. Şahtın şahbaz oldun iyi mi? Vallahi sen kesmezsen ben kesivereceğim bıyıklarını kökünden, bilesin,” dedikten hemen sonra ödemli ayaklarını kapı girişindeki komodine sürüklerdi annesi. Kalabalık çekmeceden bulup eline aldığı makası evire çevire oğluna gösterirdi. Ardından makasın ucundaki deliklere parmaklarını geçirir, birbirine ortadan bir vidayla çapraz eklenmiş paslı yüzleri hareket ettirirdi. Kesiciliği kalmamış bu makasla sözüm ona oğlunun gözünü korkutacaktı. Ama Galip bıyıklarını inatla kesmek istemiyordu. Nereden geliyordu bu bıyık sevdası?

Kendisini bildi bileli annesinin at kılını andıran siyah tüyleri üst dudağından eksik olmazdı. Küçüklük zamanlarını hatırladı. Annesi Galip’i öpmeye pek yeltenmezdi o vakitler. “Ayıp!” derdi. “Kazık kadar çocuk olmuşsun.” Şöyle bir bakardı oğlunun çelimsiz vücuduna. “Taşı sıksan suyunu çıkartırsın,” diye eklerdi sonra. Galip o zamanlar annesinin ne dediğini pek anlamazdı tabii. Bir keresinde merakına yenik düşüp eline aldığı biçimsiz taşı var gücüyle sıkmıştı. Sıktığı taş orta yerinden çatlayacak, etrafa oluk oluk sular akacaktı. Fakat hiçbir şey Galip’in hayal ettiği gibi olmadı. Taşın keskin kenarlarına bulaşan kanından başka bir şey çarpmamıştı gözüne. Annesi Galip’i o halde görünce kevgire dönmüş küçük elleri ilk kez dudaklarına götürmüştü. İşte o an annesinin at kılını andıran bıyıkları ellerine batmış, Galip’in canı daha çok yanmıştı. Can havliyle ellerini annesinin dudaklarından kaçırdığını hatırlıyordu. “Demek ki öpülmek de terlik yemek kadar can yakan bir şeymiş,” diye düşünürken kafasına isabet eden terlikle sarsılmıştı. Ondaki bu bıyık sevdasının annesiyle bir alakası olamazdı. Aksine yaralı ellerine kaktüs gibi batan bıyıkları hissettiği günden beri, “Ne olur annem beni öpmesin,” diye dua eder olmuştu. Hayır, babası da bu sevdanın ilhamı olamazdı. Çünkü Galip babasıyla hiç tanışmamıştı. Küçükken, uyku saati öncesi annesinin dizlerine tüneyip, “Anne benim babam nerede?” diye sormayı adet edinmişti. Annesi, “Baban iki tepikle göçtü bu diyarlardan ötelere evladım. Eşekten süt mü neyin sağıverecekmiş konu komşuya satmak için. Yapma etme, inek dururken eşeğin sütünü kim ne yapıversin dedim de dinletemedim. Katır inadıyla gitti eşeği sağmaya. Olanlar oldu tabii. Eşek de vay efendim sen misin beni sağacak olan deyip hiç acımadan tepikleyivermiş babanı o koca kafasından. Gidiş o gidiş.” derdi.

Annesinden duyduğu, duygu barındırmayan bu cevap Galip’e masal gibi gelirdi. Babasıysa evini geçindirmek için dev ejderhalarla savaşan masal kahramanıydı. Eşek de bu masalın ejderhası oluyordu herhalde. Aklından geçenleri dedesine anlattığında dedesi bıyık altından güler sonra hemen toparlanıp sert duruşunu takınırdı yeniden. “Yahu ne diyor senin bu küçük velet? Yok masalmış, yok ejderhaymış. Tövbe estağfurullah.”

Dedesi sert görünmeye çalışsa da merhametli bir adamdı. Bayramlarda Galip’i yanına çağırır, cebinden çıkardığı sütlü bonbon şekerleri gizlice torununun eline tutuştururdu. Galip de usulca bir köşeye çekilir, biriktirdiği şekerleri saymaya koyulurdu. Tam o esnada annesinin çatlamış topuğuna çarpan şıpıdık terliğin sesini duyunca kafasını sokacak bir delik bulmaya çalışırdı. Fakat üstünde bir top gibi sekecek olan terliklerden hiçbir zaman kaçamadı. Dedesinin gizlemeye çalıştığı merhametli kalbi devreye girerdi böyle zamanlarda.

“Gel bakayım sen şöyle. Koca adam oldun, hâlâ dayak mı yiyon anandan? Ne ettin gene? Anlat hele,” deyip Galip’i oturturdu kucağına. Galip kendini öyle mutlu hissederdi ki o an, dedesi onu yanına çağırsın diye annesinden bilerek dayak yediği bile olurdu. Dedesinin kucağına oturduktan sonra yaşlı adamın kuvvetli bıyıklarına hayranlıkla bakar, ufak parmaklarını bu kıl yumağının arasına daldırıverirdi. Birkaç çekiştirme hareketinden sonra, “Ben de istiyorum, ben de ben deee!” diye feryadı basardı. Çekiştirilen bıyıklarla canı yansa da dedesi pek ses etmezdi.

“Erkek adam olunca…” derdi sadece. “Erkek adam olunca…”

Bir an önce büyümek, büyüyüp dedesi gibi erkek adam olmak Galip’in tek hayali olmuştu. O büyürken içinde yer eden bıyık sevdası da onunla bir büyüdü. En nihayetinde birkaç tel bıyık üst dudağında peyda oluverince hemen dedesine koşmuştu. “Erkek adam oldum mu dede?” Dizlerinin üstüne çökmüş, alacağı cevabı büyük bir heyecanla bekliyordu. Soruyu duyan dedesi torununa şöyle bir bakmış, cebinden eski usul kumaş bir mendil çıkarmıştı. Yaş almış avucunda hafifçe sıktığı mendili torununa uzatarak, “Al evladım,” demişti muzip bir gülümsemeyle. “Bıyıkların terlemiş.” Bu, dedesinin bıyık altına gizlemediği ilk ve son tebessümüydü. Galip mendili dedesinden aldığı köstekli saatin yanına iliştirmişti. Duyduğu cevabın memnuniyetiyle göğsünün kabardığını dün gibi hatırlıyordu. Dedesi öldükten sonra bir daha kimseye soru sormadı.

“Kolay gelsin.”

Kulağına çarpan cılız sesi duyar duymaz tanıdı Galip. “Sonunda geldi,” dedi içinden. Saatlerdir aynı pozisyonda oturmaktan iki büklüm olan gövdesini dikleştirdi. Gözlerini otuz yedi ekran tüplü televizyondan yavaşça ayırdı. Aklına takılan düşünceler belgesel programından gelen seslere karıştı. Ateşinin çıktığını hissetti. Kafasını kasanın önünde dizili duran bir yığın sakız, şeker, çikolata, mendil, birkaç tane de çakmaktan kaldıramadı bir süre. Ardından yutkunma isteği kendini gösterdi. Bu kızı ne zaman görse her yanını tatlı bir mahcubiyet sarıyordu.

“Duyuyonuz mu beni?”

İstediği ilgiyi göremeyen kızın sesi bu kez sitemkârdı. Galip’in elleri burmaya çalıştığı güçsüz bıyığına gitti yine. Birkaç telden oluşan kıl öbeği ona erkek adam olduğunu hissettirdi. Bıyıklarından aldığı cesaretle kafasını kaldırdı. Sesinin titremesine hâkim olmaya çalışarak, “Tabii, buyurun,” cevabını verdi nihayetinde. Kızın boynu hafif yere eğildi. Ara sıra gözlerini yukarı kaldırıp, Galip’e kaçamak bakışlar fırlatıyordu. Üzerinde hissettiği ürkek bakışlar Galip’i ümitlendirdi. “O da seviyor,” dedi içinden. Kafasının içinde peyda olan bu düşünceyle beraber yüzünde beliren tebessüme hâkim olamadı. Güçsüz bıyıkları altında çıplak kalan etli dudakları kıpırdadı. O anın verdiği heyecanla ellerini nereye koysa bilemedi. Elli metrekarelik alana sığdıramadığı parmakları çıplak kafasına gitti. Biçimsiz tırnakları çorak araziyi andıran kafasında sonu belli olmayan yollar çiziyordu. Kız, ürkek bakışlarını üst üste dizilmiş makarna paketlerine çevirdi. Fiyonk, spagetti ve düdük. Çok fazla çeşit yoktu. Ancak paketler rafın üstünde Pisa Kulesi gibi eğreti duruyordu. En ufak dokunuşta yuvarlanıp gidivereceklerdi sanki. Kızın kafası makarnaların biraz sağına kaydı. Sıralanan bulaşık deterjanları ve şampuanlar tüm rafı işgal eden sekizli tuvalet kâğıdından kendine yer bulmaya çalışıyordu. Sınırlı sayıdaki sarf malzemelerin altındaysa otuzlu karton yumurtalar vardı. Tam tamına dört adet otuzlu karton yumurta. Her biri üst üste dizilmiş, sarı - naylon iple bir sağdan bir soldan çevrelenmiş, en üstüne de çözülmesi mümkün olmayan bir düğüm atılmıştı. Bu yöntemle güvence altına alınan yumurtalar bulundukları durumdan pek hoşnut görünmüyordu. Kızın gözleri birkaç saniye için kapandı. Gazete, ekmek, deterjan, peynir, bisküvi… Bütün kokular birbirine karışmıştı. “Bakkal kokusu,” diye mırıldandı kız. Çıtlak kilitli buzdolabının soğutucu ekovatından yükselen gürültü hiç bu kadar sinir bozucu olmamıştı. Ses tüm hâkimiyeti ele geçirdi. Trrrrrrrrrrr… Galip kızı duyamadı. Elinde olsa buzdolabına okkalı bir yumruk sallayacaktı.

“Ben sonra göstereceğim sana,” dedi dişlerini sıkarak. Çaresiz bir ifadeyle kıza baktı. “Pardon, duyamadım?” da diyemezdi. Erkek adamlığına leke konduracak değildi. Olmayan bıyıklarını bir güzel ovuşturdu. “Yine sigara istemiştir herhalde,” dedi, “her zamankinden.” Arkasını döndü. Sigaraların bulunduğu rafa uzandı. Eline aldığı sigaranın üstündeki kamu spotuna kaydı gözü. İçi bulandı. Kız gözlerini açtığında kasanın önünde hazır duran iki paket sigarayı gördü. Bir süre konuşamadı. Yatay şekilde konumlanmış sigaralara bakıyordu. “Peki ama nasıl?” diyebildi sonra. Yaşadığı şaşkınlık ağzından çıkacak kelimeleri öğüterek hiç ediyordu sanki. “Siz sigara istemiştiniz ya?” dedi Galip. İstemiş miydi gerçekten? Bilmiyordu.

“İstememiş olsa bile isteyecekti zaten,” diye geçirdi içinden. Her gün aynı saatlerde gelip iki paket sigara alıp gitmiyor muydu? İki ekmek, yarım kalıp da peynir mi demişti yoksa? “Yok canım, mümkün değil,” diye düşüne düşüne derinlere dalıp gitti Galip. Kendini gizlice girdiği bahçeden meyve çalarken yakalanan yaramaz çocuklar gibi hissediyordu. Boğazı kurudu. “Bir damla su olsaydı…” diye söylendi kendi kendine. Çıtlak kilitli buzdolabı gözüne çarptı. Ezeli olmasa da o gün için bu dolap onun düşmanıydı. Ama hayat bu ya. Derdinin dermanı, düşmanı bellediği o dolabın içinde Galip’e bakıyordu. Dili damağında, nizami bir düzende dizilmiş pet şişeleri süzdü Galip. Diz kapağının arkasına dayanan plastik sandalye kıpırdayacak alan bırakmamıştı. Sandalyeyi yavaşça sağ tarafa çekti. Sıkıştığı alandan çıkmaya çalışırken kabuğundan kurtulmak isteyen ıstakozu andırıyordu. Zor şartlar altında kendine açtığı geçiş yoluna doğru bacağını uzattı. Saçsız kafasında boncuk boncuk parlayan teri elinin tersiyle sildi. Sıkıştığı yerden nihayetinde kurtulmuştu. Arkasını döndü. Artık kızın yüzünü görmüyordu. Dolap sağındaydı. İki adım attı. Çatlamış yeri koli bandıyla tamir edilen dolabın kapağına uzandı. Çlaakkk çlooookkk Karşıdan soğuk bir hava dalgası yüzüne çarptı. Tam o esnada birbirine vuran şişeler küt ve kült bir ses çıkardı, şıngırr şıngırrr. Bozuk paraların sesi dolaptan yükselen seslere karıştı, çinçinçinçinçinçi Galip duraksadı. Hareketleri çok yavaştı. Yüzünü kasaya dönene kadar iki paket sigara parasını masanın üstüne boca edip koşar adım uzaklaşmıştı kız.

“Ah aptal kafam,” dedi. Bir yandan yumruk yaptığı eliyle dövünüyor diğer yandan dik dik dolaba bakıyordu. “Kaçtı kız. Ne edeceğiz şimdi?” Masanın üstünde küçük bir höyük oluşturan bozuk paralara çevirdi başını.

“Yahu ne kadar da dürüst bir kız görüyon de mi? Parasını ödemeden de gitmemiş.”

Güldüğü esnada bir iki tel savruldu bıyığından. Masanın arkasına geçip eski pozisyonunu aldı yeniden. Paraları saymaya koyuldu. Bir, üç, beş, sekiz... Zavallı kız varını yoğunu ortaya koymuş, öylece çıkıvermişti bakkaldan. “Fazla para var burada. Kabul edemem ben bunu,” dedi kendi kendine Galip. Erkek adamın yapacağı şey değildi. Olmayan bıyıklarını şöyle bir yokladı. İade etmesi gereken para üstünü hesaplarken sol elinin parmaklarını bir bir avucunun içine kapadı. “Beş buçuk lira,” dedi. Ayırdığı madeni paraları market masasının ilk çekmecesine yuvarladı.

“Nasıl olsa yarın sigara almaya gelir. Ben de o vakit veririm parasının üstünü geri. Ne demek fazladan para vermek canım? Tövbe estağfurullah.” Bir şeyler geveleyeceği esnada ağzı ters hilal şeklini aldı. Dilinin ucuna gelen kelimeleri bir bir yuttu.

“Hele bir yarın olsun. Yarın ola hayrol...” Cümlesi bir çocuğun neşeli sesiyle yarım kaldı. “Ağabey, ağabeeey? Ben bu arabalı sakızdan almak istiyom. Bu kadarı kaç para?” Çocuk, küçük avucuna sıkıştırdığı birkaç turbo sakızı Galip’e gösterdi.

“Onlar bizden olsun,” dedi Galip. Bir yandan da çocuğun cebine birkaç turbo sakız daha iliştirdi.

***

Uyumadan önce kurduğu horozlu çalar saat ötmeye başladı. Galip gürültüyü durdurmak için bir hışım yataktan fırladı. Eline aldığı saat çalmıyor adeta feryat ediyordu. İki kulağı andıran metal yarım küreler saatin tepesinde titreyip duruyordu. “Zembereği kopasıca!” Annesinin pürüzlü sesi saatin gürültüsünden çok daha baskın ve çekilmez geldi kulağına. En nihayetinde alarm kapama pimini buldu.

“Vallahi sen atmazsan ben atıvereceğim o saati şuracıktan aşağı,” dedi annesi pencereyi göstererek, “sen de alıversene bir tane kendine o ufacıcık telefonlardan. Zırıl zırıl zindan ediyon hayatımızı.”

Koca gövdesini mutfağa doğru sürüklerken konuşmaya devam ediyordu. Sabit bir hızda ve aynı tempoda dönen kelimeler Galip’in canını sıktı. “Keşke beni de eşek tepikleyiverse bir gün babam gibi,” diye geçirdi içinden. Ama bugün olmazdı. Bugün büyük bir meseleyi halletmesi gerekiyordu. Kendisine emanet kalan para üstünü sahibine vermek boynunun borcuydu. Birkaç saniye duraksadı. Üst dişlerini alt dudağının üzerinde gezdirmeye başladı.

“Hele bir de…” dedi. Kızın kaçamak bakışları etrafında dolanıyormuş gibi olduğu yerde kıpırdanmaya başladı. “Hele bir de karşıma geçtiği vakit tomurcuklanır ya yüzü… Şöyle bir eser, kokusunu bırakır gider. Aha ben de dökülen yapraklarla kalakalırım bakkalın içinde öyle. Vallahi de billahi de söyleyeceğim bu sefer. O da beni seviyor işte. Ama utanır da söyleyemez bana. Bilirim. Ee onu da dillendirmek erkek adamın işi değil midir zaten?”

Eşek ölüsü ağırlığındaki yorganı üstünden attı. Ayağa fırlayıp banyoya koştu. Önce aynada şöyle bir süzdü kendini. Gözaltları şişmişti. Yanaklarıysa ziyadesiyle etliydi. Aşağı sarkmış gıdığının ardında kalan zavallı boynu artık görünmüyordu. Müşteriye satamayıp da ziyan olmasın diye mideye indirdiği kuruyemişler gıdık olarak yer etmişti Galip’in vücudunda.

“Heyt be, ay parçası mübarek,” dedi aynaya bakarak. Her zamanki edasıyla güçsüz bıyıklarını yokladı. Yüzüne avuç avuç su çalarken annesinin pürüzlü sesi kulağında cızırdadı yine, “Yeter oğlum yeter. Kaç saat oldu yüzüne su çarpıyon. Aybaşı olup da faturayı eline aldığında göreceğim ben seni. O zaman ne edeceksin? Bakkaldaki sakızları mı vereceksin devletin adamlarına? Gel haydi gel de şu çaydanlığı taşıyıver yer sofrasına. Vallaha kemiklerim katır kutur ediyor. Kazık kadar oldun hala ben doyuruyom karnını. Ne bitmez çilem varmış! Evlenemedin gitti. Ama ben biliyom bunun sebebini. Tutturdun bıyık da bıyık. Bir kesiversem tel tel olmuş o bıyıkları kapında dizilecek kızlar ama...”

Sonunda sustu. Galip avucunda biriktirdiği son damlaları da yüzüne boca edip usulca havluya uzandı. Hafif nemli olan havluya sinmiş yaşlılığın kokusunu içine çekip hemen odasına koştu. Giyeceği kıyafetleri yatağının üzerine serdi. Genelde bayramlar ya da özel günler için sakladığı ekose gömleğe sarıldı. Aldığı kilolar düğmelerin iliklenmesine engel oluyordu. İçine doldurduğu nefesi ciğerlerine hapsedip göbeğini içine çekti. Az daha soluksuz kalsa boğuluverecek, gömlek giymeye çalışırken hayatını feda eden ilk insan olarak tarihte yerini alacaktı. “Heh şimdi oldu,” dedi iliklerin içinde eğreti duran düğmeleri yoklarken. Derin bir nefes alacak olsa düğmeler dikildiği yerden kopup yerlere saçılacaktı. İçine giydiği beyaz atlet zar zor bir araya gelen düğme şeridinin arasından merhaba diyordu. Aşağı sarkan gıdığından dolayı gömleğin iki yakasını bir araya getiremedi Galip. Dağınık yorganın üstüne serdiği yeleği geçirdi gömleğin üstüne. Cebini yokladı. Dedesinden emanet aldığı ve o günden beri hiç kullanmadığı kumaş mendil orada duruyordu. Bıyıkları terleyecek kadar gür olmadığı için mendili kullanmaya gerek duymamıştı. Yokladığı cebine iliştirmek istediği köstekli saati aramaya koyuldu. Ahşap komodinin üzerine baktı. Yoktu. Hâlbuki iş dönüşü soyunup dökündükten hemen sonra köstekli saatini horozlu saatin yanına koyardı mutlaka. Komodinin altına bakmak için eğilecek oldu. Gömleğinin en ufak harekette patlayacak olan düğmeleri buna izin vermedi. Henüz pantolon giymemiş olmasına sevindi. Göğsüne kadar çektiği pijama altı hareket etmesini kolaylaştırdı. Gövdesini dik bir pozisyonda tutup diz kapaklarının üstüne tünedi. Başını yavaşça komodinin altına doğru uzattı. Orada da yoktu. Saatin başına gelecek olan ihtimalleri düşünmeye koyulduğu vakit parmakları istemsizce çıplak kafasında gezinmeye başladı.

“Aha!” diye bir nida çıkıverdi ağzından. Oğlunun sesini duyan annesi olduğu yerde sıçradı. Başparmağını ağzına götürüp üst damağını yukarı doğru itti. Bir değil iki değil üç kez tekrarladı bu hareketi. İşe yaramamış olacak ki korkusunu bastırmak için ince belli bardağa doldurduğu buharı tüten çayı bir dikişte içmeye yeltenip bu kez de dilini yaktı.

“Leeeen ne diye bağırıyon? Ciğerim yandı. Vallahi de billahi de yandı.” Bir yandan konuşuyor diğer yandan olduğu yerde yuvarlanıp duruyordu. Doğrulabilmek için kotluk kenarından destek alıp yavaşça ayağa kalktı. Galip odanın içinde, “Doğru ya! Saati cebimden çıkarıp masanın üstüne koymuştum. Ah aptal kafam. Bu kız akıl mı bıraktı bende? Aşk sen ne menem şeymişsin yahu?” diye söylenip dururken annesi kapı eşiğinde bitiverdi.

“He menemen mi? Canın menemen mi çekti yoksam? Bunun için mi yüreğimi ağzıma getirdin? Deyyus seni.” Kapı eşiğine bakıp bildiği bütün sabır dualarını okuduktan sonra “Ben bugün kahvaltı etmeyeceğim anacım. Sana afiyet olsun,” demekle yetindi Galip. “Ee haydi çık da esvabımı geçireyim altıma. Orada durup beni mi izleyeceksin anacım?” Kapıyı hızlıca annesinin yüzüne kapadı. Ortasında çift çizgi oluşan kumaş pantolonu altına geçirdikten sonra odadan fırladı. Annesi ödemli ayaklarını kapı girişindeki komodine sürüklemişti çoktan. Diyeceği laflar dilinin ucunda hazır duruyordu. Konuşmak için Galip’ten bir hareket bekledi. Galip komodinin üstünde duran altın varak çerçeveli aynaya bakıp üst dudağını doldurmayan bıyıklarını düzeltti. Artık annesinin konuşmaması için bir engel yoktu.

“Kel oğlum, keltoroş oğlum. Bizim mahallenin tekiri gibi dolanıp duruyon ortalarda üç tel bıyığınla. Şahtın şahbaz oldun iyi mi? Vallahi sen kesmezsen ben kesivereceğim bıyıklarını kökünden, bilesin.”

Galip annesinin makası çekmeceden çıkarmasına fırsat vermeden vestiyerde asılı duran kerataya sarıldı. Sivri burun ayakkabılarını çabucak ayağına geçirip, “Hadi anacım hadi. Allaha emanet,” dedikten sonra kendini dışarı attı. Dedesinin köstekli saatini bulana kadar içi rahat etmeyecekti. Yüzüne vuran gün şavkı kuvvetsizdi. Sabahın erken saatlerinde mahmurluğu üzerinden atamamış güneş, sis perdesinin ardına gömülmüştü. Bir Galip’in hızlı adımları bir de hâlâ ışığı sönmemiş sokak lambalarının çıkardığı cızırtılar mahallenin sessizliğini bozuyordu. Annesi balkona varıp da oğlunun ardından bakana kadar Galip çoktan kayıplara karışmıştı.

Bakkalın olduğu sokağa daldı. Henüz hiçbir dükkân açılmamıştı. Bir tek Terzi Mustafa’nın basit usul dükkânından zayıf bir ışık sızıyordu. Galip pantolonunun cebinde ağırlık yapan anahtarlığı eline aldı. Bakkalın kapısını açacak anahtarı aramaya koyuldu. Evin anahtarı, kilerin anahtarı, bisiklet -merkeze gidip gelmek için bisikleti kullanıyordu- zincirinin anahtarı, kasanın anahtarı.

“Şuraya bak hele. Aradığımızı da bulamıyoz. Bir tek cennetin anahtarı eksik yahu,” diye söylenirken bakkal kapısının anahtarı gözüne ilişti. “Ha! İşte burada.” Kilidin yuvasına yerleştirdiği anahtarı tüm gücüyle sağa çevirdi. Ağız dolusu çektiği besmeleyle dükkânı adımladı. Çıtlak kilitli buzdolabının soğutucu ekovatı aynı gürültüyle ötmeye devam ediyordu. İçerisi karanlıktı. Galip, burnunun ucunu görmekte bile zorlanıyordu. Buzdolabının kendine hayrı olmayan ışığından destek alarak masaya yanaştı. Kasa arkasındaki duvara uzanıp iki kollu elektrik anahtarını buldu. Dükkânın içini aydınlatan ışıklar bir an için gözlerini kamaştırdı. Masaya bakmaya cesaret edemedi. Elleriyle boş kalan cebi yokladı. Cebinde hissettiği bu boşluk göğsünün solunda yer etmiş, orada sabit kalmayıp tüm bedenini ele geçirmişti sanki. Kalbi koca bedeninin ağırlığını kaldıramayacak güçlükte bir serçeye dönüştü. Gözlerini birbirine kenetleyip elleriyle masanın üstünü yoklamaya başladı. Kalem, kapak açacağı, veresiye defteri…

“Yok yok yok!”

Hızlıca açtığı gözleri yuvalarından çıkıp masanın üstüne yuvarlandı. Artık bıyıklarını yoklamak bile aklına gelmiyordu. Kafatasını saran damarlar çıplak kafasının üstünde kalın bir şerit oluşturdu. Masanın üstündeki kalabalığı bir hışım avuçlayıp eline geçen ne varsa alaşağı ediyordu.

“Yok işte yok! Ne yapacağım ben şimdi?”

Aralıklı dişinden salınan nefesiyle bıyıkları dalgalandı. Yalpalayan bedeniyle beraber gıdığı da titriyordu. Kendini dışarı attı. Sokak hareketlenmiş, esnaf bir bir dükkânlarını açmaya koyulmuştu. Elleri arasına aldığı kafasını bir tost makinesi gibi bastırıyor, tüm hıncını ondan çıkarıyordu.

“Ah aptal kafam, ah aptal kafam!”

Ağzından başka bir şey çıkmıyordu.

“Ne oluyor evladım? Ne yapıyorsun öyle sokağın ortasında?”

Galip mahallenin berberi Hamdi Amca’ya cevap verecek oldu. Ama ağzından dökülen harfler birbirine karışıyor, kelimeler bulamaç olup anlaşılması güç birer ses öbeğine dönüşüyordu.

“Ben, Hamdi Bey Amca, saatim. Gördünüz mü?”

Sokağın karşısında duran yaşlı adam Galip’in dediklerinden tek bir şey bile anlamadı. Boş bakan gözlerle Galip’i inceleyip, “Vah vah!” dedikten sonra dükkânın önüne taşıdığı taburelerin tozunu almaya koyuldu. Ne yapacağını bilemeyen Galip önce sağa sonra sola baktı. Kulağına sokağın sonundan gelen araba egzozunun sesi çalındı. Ardından insan kalabalığının anlaşılmaz mırıltıları çoğalıp egzozun sesini bastırdı. Galip’in başında toplanan esnaf odak noktasını sesin geldiği yöne doğru çevirmişti. Sedir ağacının dallarında pinekleyen kuşlar davulun tok sesiyle ürkerek gökyüzüne doğru kanat çırptı. Galip sesin geldiği yöne doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Adımları varacağı noktaya yaklaştıkça hızlanıyordu.

“Gelin geliyor, gelin geliyor!”

İnsanlar çil yavrusu gibi bir sağa bir sola koşmaya başladı. Kimi 69 model Chevrolet aracın kapısını açmak için büyük çabalar sarf ediyor kimi orkestra şefi edasıyla çalgıcılara direktif veriyordu. Zurnazen, dudaklarının arasında aldığı ekmek teknesini var gücüyle üfledi. Öç almak istediği hasmını kıskıvrak yakalamış gibi görünen davulcu, elinde tuttuğu tokmakla zavallı davula vuruyordu da vuruyordu. Galip neler olduğunu anlamak için sis inmiş gözlerini iyice ovuşturdu. Prenses model gelinliği taşımakta zorluk çeken genç kıza baktı. İyice kısılan gözleriyle kızın kırmızı yüz örtüsünün altında kalan çehresine odaklandı. Kalabalık, gürültü, yabancı bakışlar, sağa sola kaçışan adımlar, birbirine karışan ucuz parfümlerin etrafa yaydığı ağır koku… Sokağı kıyamet yerine döndüren bu hengâmeden korkan kız etrafına ürkek bakışlar fırlatıyordu. Galip gözüne çarpan bu bakışı görür görmez tanıdı.

“Yok yok değildir. Bu benim tomurcuk yüzlü yârim değildir. O mudur yoksa?”

Apartman girişindeki merdiven korkuluklarının hemen yanında duran yaşlı adama kaydı bakışları. Adam bir yandan arabaya doğru sürüklenen geline bakıyor diğer yandan tütünden sararmış bıyıklarının altındaki sigarasını yakmaya çalışıyordu. Ateşleyemediği çakmağı adamı yarı yolda bıraktı. Yapacağı işten vazgeçen ihtiyar yakamadığı sigarasını cebinden çıkardığı paketin içine büyük bir dikkatle yerleştirdi. Bir türlü ateşlenmeyen çakmağıysa yere fırlatıp boşluğa okkalı bir tekme savurdu. Galip bu sigara paketini bildi. Her gün aynı saatte dükkâna gelen kızın iki adet sipariş ettiği sigara paketinin aynısıydı bu.

“He vallahi, bu benim tomurcuk yüzlü yârimdir,” deyip yutkunurken gözlerini yaşlı adamın elinde tuttuğu paketten ayırmadı. Saçlarını çevreleyen eşarbı düzeltmeye çalışan kadın ihtiyarın yanında aldığı soluğu.

“Rıza Bey ne diye duruyorsun orada? Cevriye biniyor arabaya. Biz de hemen arkasındaki arabaya bineceğiz. Anası babası herkesten önce düğün yerine varmazsa millet ne der?” Kadın duyumsadığı telaşı saçlarıyla beraber eşarbın altına gizledi. Belli ki kocasından çekiniyordu. Adam tüm huysuzluğuyla bir şeyler mırıldanırken elindeki paketi ceketinin iç cebine yerleştirdi. Galip gelinliğin içinde kaybolan kıza son bir kez baktı. Menemen testisi gibi dizilen araçlar gelin arabasının peşine takıldı. Her biri yan ayna camına bağlanan kırmızı havlularla süslenmişti. Sürücüler ellerini kornadan çekmiyor, gelin konvoyu olarak ilerleyen araçlar feryat ede ede sokağın tozlu yolundan düğün yerine doğru uzaklaşıyordu. Galip Mutluyuz yazısı yok olana kadar gelin arabasının arkasından bakakaldı. Elleriyle boş kalan cebini yokladı yine. Olduğu yerden çıkardığı mendili dedesinin kokusunu almayı ümit ederek burnuna götürdü. Umduğu kokuyu bulamadı. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Gözyaşları burnundan akan sümükle karışıp göğsüne doğru sarkan gıdığında buluşuyordu. Dedesinin terleyen bıyıklarını silmesi için verdiği mendille burnunu temizledi bir güzel. Elleri burmaya çalıştığı bıyığına gitse de istediği cesareti bulamadı. Sivri burun ayakkabısının ucunda duran taşı öteye iteleyip gerisingeriye döndü.

“Galip, evladım. Dur hele.” Çatallı sesin geldiği yöne çevirdi başını. “Ah be çocuğum. Ben dur dedikçe sen koşturdun iyi mi? Dur bakem olduğun yerde. Dizlerim ağrıyıp durur. Koşturtma beni peşinden.”

Galip kötü bir hadise daha kaldıramayacağını düşünerek olduğu yerde durdu.

“Buyur ebe nine. Hayırdır?”

Ağrıyan dizlerini sıvazlayan ebe nine doğrulup elini şalvarının cebine daldırdı.

“Leeen, Ferhat? Gel bakem buraya. Neredesin yaramaz? Özür dileyeceksin Galip ağabeyinden.”

Galip olan biteni anlamaya çalışırken ebe ninenin torunu saklandığı ağaç kovuğunun arkasından kendini gösterdi. Adımları öyle küçük ve ürkekti ki yürüdüğü yol hiç bitmeyecekmiş gibiydi.

“Hadisene oğlum!”

Çocuk adımlarını hızlandırdığı vakit ebe nine avucundakini Galip’e uzattı.

“Kusura bakma iyi mi? Bizimki etmiş bir eşeklik. Üstünde araba mı neyin varmış. Bizimki de pek bir sever arabaları. Görünce dayanamamış işte. Sakızlarla birlikte saati de daldırıvermiş cebine.”

Bir yandan da özür dilesin diye torununa kaş göz ediyordu. Galip saatin kapağına işlenmiş şimendifer kabartmasını görür görmez bir çığlık attı. “Amaniiiin!” Saati hızlıca avuçlarının içine aldı. Üstüne işlenmiş şimendifer kabartmasını narin hareketlerle okşadı. Yeleğinin cebine iliştirdiği sümüklü mendilinin yanında köstekli saati için bir yer açtı. Ebe nineye teşekkür edip oradan uzaklaşırken olmayan bıyıklarını şöyle bir yokladı. Göğüs kafesini dolduran cesaretin kaynağı bu kez bıyıkları değildi. Adımları hızlandı. Büyük bir hezeyanla terk ettiği bakkalı yüzüne yayılan tebessümün sıcaklığıyla kucakladı. İçinin fıkır fıkır kaynadığını hissediyordu. Kasa arkasındaki plastik sandalyesine kurulmadan önce kendine bol fıstıklı kuruyemiş külahı hazırladı. Aklına iade etmesi gereken para üstü geldi. Çekmeceyi açtı. “Beş buçuk lira,” dedi. Ayırdığı madeni paraları avuçlayıp kapı eşiğine çıktı. Gazete kâğıtlarını yuvarlayıp bant yardımıyla top haline getiren çocuklar gözüne takıldı.

“Pişt, gelin bakem buraya zibidiler.”

Dükkânların kapladığı sokakta kendilerine yer açmaya çalışan çocuklar, “Yine ne kabahat ettik?” der gibi birbirlerine baktı. Çocuklardan yanıt gelmeyince, “Siz gelmezseniz ben geleceğim oraya şimdi,” deyip muzip bir gülüş takında Galip. İçlerinden liderlik vasfını üstlenen ince, uzun çocuk gazeteden yaptıkları topu koltuk altına alıp yola koyuldu. Diğerleri de liderlerini peşine takılarak tek sıra oluşturdular. Galip’in avucunda sıkı sıkı tuttuğu metal paralar iyice ısınmıştı.

“Alın bakalım. Artık top mu alırsınız, abur cubur mu orasını da siz bileceksiniz.”

Beş buçuk lirayı gören çocukların gözleri parıldadı. Her birine birer lira düşüyordu. Fazladan kalan elli kuruşla ne yapacaklarını da kendi aralarında konuşacaklardı.

“Bu da dedemin köstekli saatini hayrına olsun,” dedi Galip. Derin bir oh çekmek için diyaframını kastı.

“Ohhh!”

Göğüs kafesinin hacmi yavaşça azaldı. Göbeğinin zorladığı gömleğin düğmelerinden biri yere yuvarlandı.

“Olsun,” dedi, “olsun. Bu da dedemin köstekli saati hayrına olsun.”

Eli bıyıklarına gitti. Kasa arkasındaki plastik sandalyesine kurulup masa üstüne bıraktığı külahı usulca kavradı. Ağzına bir fıstık attı. Otuz yedi ekran tüplü televizyonunu açtı. Gözleri televizyondan gelen kükremelere kaydı.


Meltem Terzioğlu

118 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör