• İshakEdebiyat

Öykü- Meltem Terzioğlu- Sevimli, Munis, Güzel Hayvan; Ah Astragan!

“Hey, kime diyoruz? Uçtu bizim Leyla.”

Kahkahaların gürültüsüyle sıyrılıyorum düşüncelerden. Ellerim, üzerimi saran sıcaklığı yokluyor. Neyse ki hâlâ üzerimde. Kafenin iç kısmındayız. Tepemizde harıl harıl klima çalışıyor olsa da üzerimdeki kürkü çıkarmamaya niyetliyim. Masadaki herkesin gözü etrafımda geziniyor, hissediyorum.

“Neden çıkarmıyorsun şu tüy yumağını? Korkma çalacak değiliz.”

Aynı kahkahaların gürültüsü yankılanıyor kulağımın dibinde. Ellerimi, üzerimi kaplayan tüylerin arasına gömüyorum. “Çıkarmam,” diyorum sert bir şekilde. Vermiş olduğum sert tepkiden dolayı herkes afallıyor. Hissedebildiğim yere kadar hissetmek istiyorum bu sıcaklığı. Bir an için neden burada olduğumu düşünüyorum. Arkadaş edinebilmek uğruna bunca tantanayı çekmeye değer mi? Bunu düşünmek için vaktin çoktan geçtiği düşüyor aklıma. Konuşulanlara kulak kabartmaya niyetleniyorum. Aralarında dönen muhabbetin çok uzağındayım.

“Bu yaz tatil için hangi ülkeye gideceksin? Ayşe’nin aldığı arabayı gördün mü? Özel üretimmiş. Fatma da kocasıyla balayı için başka gezegen düşünüyormuş. Belki Satürn olabilirmiş. Buralardan çok sıkılmışlar. Hahahaha.”

Aynı kahkahaların kulak tırmalayan gürültüsü. Kendimi bir an Moğolistan gibi hissediyorum. Onlarsa Çin. Aramızda örülen duvarlardan ötürü aynı noktada buluşmamız pek imkânlı gözükmüyor. Yine de arkadaşlarımın var olduğu duygusuyla kendimi mutlu hissediyorum. Fakirliğim çok belli oluyor mudur? Üzerimde parıldayan siyah, kıvırcık tüylerle tezatlık oluşturan ayakkabılarıma gidiyor gözlerim. Yaz kış ayırt etmeden giydiğim emektarların tabanı sakız gibi erimiş. Neredeyse nasırlı ayaklarım çıkıverecek ortaya. Bir zamanlar siyah olan rengiyse griye dönmeye başlamış. Nereden belli olacak canım? Kapı gibi kürküm var. Ayakkabılarımın görüntüsü içimdeki tiksinti duygusunu kabartıyor. Biraz sonra püskürecek olan lavlarım ancak kendimi yakacak. Bakışlarım bu kez masanın üstünde dolanmaya başlıyor. Eller. Önce kendi ellerim çarpıyor gözüme. Çetin geçen kışın soğukluğu var üzerinde. Çatlamış derisinin altından acı sızıyor. Tırnaklarımsa kemirilmekten yok olmaya yüz tutmuş. Uzun soluklu muhabbetin heyecanıyla bir oraya bir buraya sallanan öteki ellere dikiyorum gözlerimi. Dokunmadım ama bu eller bir pamuğun yumuşaklığını barındırıyor sanki. Klasik dönem heykellerini kıskandıracak türden. İdealizmle yoğrulmuş parmaklarında acının esamesi okunmuyor. Tırnaklarıysa İsviçre çakısı kadar keskin ve boyalı. Fakir olduğumu anladıklarında bu keskin tırnaklarla benden intikam almalarından korkuyorum. Nereden belli olacak canım? Kapı gibi kürküm var. Fakirliğimin acınası yüzünü kuma gömer gibi bana ait olmayan kürkün derinlerine gömüyorum.

“Ay ne kıymetli kürkün varmış. Koala gibi yapıştı, bırakmıyor. Hahaha. Arjante kürk mü o? Dur bakayım frost mu yoksa? Ay rex mi kız söylesene! Aaa astragan bu, kıvır kıvır baksana.”

Masada bir sessizlik. Alaycı bakışların yerini kıskançlık alıyor. Derin bir oh çekiyorum, fakir olduğumu hâlâ anlamadılar. Gözüm kasanın arkasında asılı duran oymalı duvar saatine kayıyor. Aman tanrım, geç kaldım! Tam tamına kırk sekiz dakika, elli iki saniye, on üç salise önce evde olmalıydım. Ev sahibi ödünç aldığım kürkün yokluğunu fark etmemeli. Yoksa fark etmiş midir? Eve varmıştır bile. Temizlik yapmadığımı da görünce küplere binecek. Belki de çoktan küplere binmiş, sonumu nasıl getireceğini düşünüyordur. Sonumun gelmesi pek umurumda olmaz. Hatta karnımı doyurmak için, üç kuruş para uğruna hayatımı satmak zorunda olduğum bu düzeni yaşamaya pek de meraklı sayılmam. Ama üzerimdeki kürkün hevesini alamadım henüz. Ne olurdu birazcık daha sıcaklığın tadına varıp öyle yumsaydım gözlerimi? Ah astragan! Tüylerin ne kadar da yumuşak. Zenginlerin gösteriş yapmak için hayatları boyunca sadece bir kez giydiği astragan. Zavallı koyun. Sevimli, munis, güzel hayvan. Bir an için kürkün acı dolu inlemesi kulağımda yankılanıyor.

“Hepiniz suçlusunuz!”

Ürperiyorum. Derin bir nefes doldurmalıyım ciğerlerime. Çektiğim hava göğüs kafesimde sıkışıp kaldı sanki. Yok. Nefes alamıyorum. Akciğerlerimin söndüğünü hissediyorum bir an. Kahkahaların kuru gürültüsüne dönüyor buğulu bakışlarım. Ya fakir olduğumu anlarlarsa? Masadakilerin ne dediklerini seçemiyorum artık. Eller, uzun soluklu muhabbetin heyecanıyla bir oraya bir buraya sallanmaya devam ediyor. Anlaşılan fakir olduğumu hâlâ anlamadılar. Avuç içlerimden soğuk terler boşalıyor. Kürkün yaydığı sıcaklık mı yoksa içimde duyumsadığım karşı konulmaz telaşın dışa vurumu mu bilemiyorum. Ne yapıp edip bu masadan kalkmalıyım. “Temizlik yaptığım eve gidip kürkü teslim etmem gerek,” diyemeyeceğime göre başka bir yalan uydurmalıyım. Bir titreme alıyor bedenimi. Kopmaya yüz tutmuş bir yaprak gibiyim. Tutunduğum yerden koptu kopacak dalım. Masadaki herkes çok neşeli, kahkahaları iyice midemi bulandırıyor. Gözlerim misket topu gibi sağa sola oynayıp duruyor. Yakalanacağım hissi paçalarımı bir türlü bırakmıyor. Ya fakir olduğumu anlarlarsa? Gözyaşlarımı tutacak dermanım yok. Ağlıyorum. Masadaki herkes kahkahalara boğuluyor. Son nefeslerine kadar gülüyorlar. Boğazları yırtılacak. Karnımın içinde oluşan yumruyu çıkartıp suratlarına fırlatmak istiyorum. Kopmaya inat etmiş bir yaprağa dönüşüyor bedenim. Titremeye devam ediyorum. Gözlerimi içeri giren insan sürüsünden alamıyorum. Hepsi bana bakıyormuş gibi geliyor. Ya fakir olduğumu anlarlarsa? Bakışlarım kasanın arkasında asılı duran oymalı duvar saatine kayıyor yine. Tam tamına elli altı dakika, on yedi saniye, yirmi iki salise önce evde olmalıydım. Bedenimi saran kürkün sıcaklığı artık güven vermiyor. Onu bir an önce üzerimden atmak istiyorum. “Hepiniz suçlusunuz!” Bu hissi tanıyorum. Babamın kömür parasını denkleştiremediği kış günlerinde eklemlerimin çektiği ızdırap kadar ağrılı, hastalıklı bir his bu. Ödünç aldığım zenginliğin tüylü lanetini çıkarmaya yeltendiğim sırada adımı duyuyorum. Bu bir hitap değil, haykırış. Dizlerimin titremesine hâkim olamıyorum. Bir sıcaklık bacaklarımdan akıyor. En son ne zaman altıma etmiştim? Küçükken sık sık altıma ederdim de analığım ettiğim kabahati burnumdan getirirdi. O döverdi ben dövdüğü günün gecesi tekrar ıslatırdım altımı. Onca yıl sonra aynı ıslaklığın ağır kokusu burnuma çarpıyor.

“Demek o kürk hırsızı sensin, çabuk kaldır ellerini!”

Eski günlerin düşüncesinden hızlıca sıyrılıyorum. Aklıma takılan tek bir soru var. Ya fakir olduğumu anlarlarsa? Hemen masaya çeviriyorum ürkek başımı, kimsenin oralı olduğu yok. Pamuktan bozma elleriyle gülmekten ağrıyan karınlarını tutuyorlar. Derin bir oh çekiyorum, fakir olduğumu hâlâ anlamadılar. Kelepçe burnumda. Polisler bir hışım uzanıyor ellerime. Gözüm takılıyor. On dokuz yaşındaki genç bir kızın elleri değil bunlar. Koku tekrar çarpıyor burnuma. Zenginliğin tüylü sıcaklığını masada bırakıyorum. Bu kez de ıslaklığın rahatsız edici sıcaklığı yapışıyor üzerime. İşemeye devam ediyorum. Gözlerimden artakalan yaşlar mesanemden akıyor olmalı. Ne sonu gelmez sidikmiş böyle! Arkadaşlarım beni kahkahalarıyla uğurluyor.

“Kör olasıca! Kazık kadar oldun hala uyurken altına ediyorsun!”

Analığımın çatlak sesi rüyamda çınlayan kahkahaların gürültüsüne karışıyor. Çapaktan birbirine yapışmış gözlerimi ovuşturuyorum. Gördüğüm kâbusun gerçekliğini üzerimden atmaya çalışırken derin bir oh çekiyorum, fakir olduğumu kimse anlamadı. Altıma geçirdiğim eşofman üzerime yapışmış. Islaklığın verdiği huzursuz bir sıcaklık var. Paçalarımdan akan çişe aldırış etmeden ayağa fırlıyorum.

“Allahın cezası nereye koşuyorsun böyle. Her tarafa pislik bulaştırmışsın! Altına kaçırmanın her damlasını sana ödeteceğim. Kız kaçma gel diyorum!”

Kapanan kapının üzerine hücum eden terliklerden sonra kendimi güvence altına alıyorum. Gözü dönmüş ellerim dolabın kapağına ilişiyor. Astragan kürküm orada duruyor. Ödünç aldığım zenginliğime pis ellerimle sarılıyorum. Ya fakir olduğumu anlarlarsa?


Meltem Terzioğlu

87 görüntüleme0 yorum