top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Menderes Doğan- Ömür İçinde Ömür

Derler ki, Hz. Süleyman ile Sultan Süleyman Han arası bir devirde, Mağribiyye ile Maçin arasında bir yerde Kiraz Ülkesi denen bayındır bir memleket var imiş. Memleketin adı her biri ceviz kadar iri, nazlı yârin yanakları gibi al, çağlayanlar gibi serin ve sulu kirazlarından gelirmiş.

Ardı ardına devam eden üç vasat hasat ile kavrulan Kiraz ülkesinde, iaşe bile temin edemez hale gelen tebaada homurdanmalar başlamış. Memleketin sahil kesimindeki arazilere hâkim Canikoğullarının reisi, pâdişah huzuruna çıkmış. Şimdilerde ömrünü yarılayan padişahın karşısında, saygıda kusur etmemeye ihtimam gösteren kocamış Canikoğlu, “Pâdişahım bizden daha iyi bilir ki melun haşerat-ı muzırra yüzünden hasadımız bir kere daha mahvolmuştur. Olmayan kirazı satamayan fukara, borç ile iaşe temin etmektedir. Çoluk çocuğumuz sefil, ihtiyarımız sersefil olmuştur. Pâdişahımızın son bir seneki infakı olmasaydı Allah biliyor ya elan şu kelamı edemiyor olacaktım,” deyip boyun bükmüş.

Sondaki şükran faslına hiç aldırış etmeyen pâdişah, artık kırlar düşmeye başlayan sakalını sıvazlayıp mülahazalara gark olmak üzereyken Canikoğlu beyan-ı hal etmeye devam ededurmuş. Gözlerini yerden kaldırmadan, “Pâdişahımız hemen boynumuzu vurdursa yeridir ancak ben de hem ailemin hem Kırlık ahalisinin hem Burgazdağlıların hem de Karagöllülerin istişaresini nakletmek ile mesul kılındım,” diyen ihtiyar, pâdişahın “Konuş Canikoğlu!” nidasından ürküp, “Tebaanız Allah'ın takdiri hala sizinle beraber midir, diye dedikodu etmektedir. Bu kıtlık bize Allah'ın bir cezası mıdır, devletimiz buna çare bulamıyorsa belki çare bulacak birisi gelmeli demektedir,” dedikten sonra susmuş. Pâdişahın hala boynunu vurdurmadığından aldığı cesaretle, “Ama bunları susturmanın bir yolu vardır. Eski usûl herkes sarayın önünde toplansın. Devlet kuşu uçurulsun, kuş kimin başına konarsa Allah'ın takdiri tecelli etmiş olur. Tebaanızın ekserisi, Allah’ın takdirinin sizin yanınızda olduğunu bilmektedir. Ama hem kalbine şüphe düşenlerin hem de kalbe şüphe düşürenlerin sayısı da her gün artmaktadır.” Pâdişahın tek bir laf etmeden elinin tersiyle “git” diye işaret ettiği Canikoğlu gerisin geri yavaş adımlarla gide dururken bir yananda kapıkullarını gözlemiş.

Pâdişah, artık iyiden iyiye elden ayaktan düşmüş baba yadigârı vezirini akıl danışmak üzere, hasta yatağında yatan ihtiyarı ziyarete gitmiş. Geniş avludan geçip, vezirin kapısı açık olan odasına girmiş. Bir zamanlar lâlalık yaptığı pâdişahı karşısında gören vezir, yatağından doğrulmaya çalışmış. Vezirin omzuna dokunan pâdişah, “Aman Lâla! Lüzumu yok, ırganma,” demiş. Olan biteni anlatan pâdişah, “Hükümdâr tahtta iken devlet kuşu uçurulduğu nerede görülmüş. Ya bu kıtlık beni bitirecek ya ben bu kıtlığı bitireceğim,” demiş. Vezir iyice cansız bir cesede dönmesinden midir nedir, söz söylemeden başıyla avludaki hizmetkârı çağırmış. Koşmadan hızlı adımlarla odaya giren genç hizmetkâr, ne yapacağını bilirmiş gibi hemen kulağını vezirin ağzına yanaştırmış. Ardın da, geri geri yürüyerek hızlıca çekilmiş. Sesi soluğu zor çıkan vezir, boğazını temizleyip yanı başındaki çanaktan bir yudum bal şerbeti içtikten sonra konuşmaya başlamış. “Pâdişahımız evvela, devlet kuşu bahsi geçene kadar bu meseleyi neticelendirmek aklımıza gelmediği için bizi affetsin. Akabinde, şimdi anlatacağım bu hikâyeyi zaten işitmiştir lakin bir de benden dinlesin,” deyip bir miktar düşünmüş. Artık aklı mı gidip gelmektedir, hâfızası mı oyun etmektedir yoksa nereden başlayacağını bilememekte midir bilinmez, sanki bir torbadan el yordamıyla aradığı şeyi bulmuş gibi sevinip, lafına devam etmiş. “Bir zamanlar, beş ırmağın suladığı, bağları ve bahçeleri ile ünlü, bereketli bir memleket varmış. Bu beş ırmaktan ikisinin birleştiği yerde, zengin bir şehir varmış. İki büyük nehrin birleştiği yerden mülhem, İkisu denilen şehirde, koca sarayda oturan hodperest bir pâdişah varmış. Artık yaşlanmaya başlayan pâdişah, üç genç evladını huzuruna çağırtmış. Onlara bir sene mühlet vermiş. O bir sene içinde memleketlerine faydalı ve babalarının şanına yaraşan, bir meslek, bir zanaat ve yahut bir meşgale bulmalarını emretmiş. İçlerinden en beğendiği mesleği, zanaati ya da meşgaleyi tutanı da kendisi ölünce pâdişah yapmaya söz vermiş. Bir sene sonra, üç genç babalarının karşısına geçip, bir senedir öğrendikleri hünerleri arz eylemek üzere huzura çıkmışlar. Büyük evlat, ‘Muhterem pederim, başımın tacı, sizin şanınıza yakışacak bir zanaat öğrendim. Memleketin en usta zergerlerinden kuyumculuk öğrendim. Şanınıza lâyık değil ama, şu altından gümüşten mücevherleri kendi elcağızımla sizin için yaptım’ deyip parıl parıl parıldayan birbirinden narin, birbirinden latif güherpareleri takdim etmiş. Babasının gülümseyen yüzünden aldığı cesaretle ‘Tamam’ diye düşünmüş, ‘Oldu bu iş, pâdişah benim.’

Ortanca evlat, pâdişahın el işaretiyle bir adım öne çıkıp, ‘Muhterem pederim, başımın tacı, gözümün nuru, size layık değil belki ama ben de memleketin en muhterem ve en kabiliyetli ehl-i cevherinden tâlim terbiye görüp cevherî oldum. Bunlar da şanınıza layık değildir amma, buyurunuz, bunları kendi ellerimle tıraş eyledim’ deyip parıl parıl parıldayan elmasları, kıpkırmızı yakutları, yemyeşil zümrütleri babasına sunmuş. Babasının keyiflenmesinden aldığı kuvvetle ‘Daha da sırtım yere gelmez, pâdişah ben olurum,’ deyip geri çekilmiş.

Daha sakalı bile bitmemiş küçük evlat, iyiden iyiye keyiflenen babasının el çırpmasının ardından yaptığı gel işareti ile huzura gelip takdimine başlamış. Babasını gözleri ise, altın gümüş gibi, elmas yakut gibi hedayeyi ararmış. Nevcivan şehzade, ‘Muhterem pederim, memleketimize faideli ve şanınıza yakışan bir meşgale ile iştigal edip bir değil, iki değil, üç lisan hıfzettim. Memleketin en iyi tercümanlarının rahle-i tedrisinden geçip, bilcümle tüccar-ı ecanib ile kelam edip temmerun eyledim. Kürre-i arzın dört bir yanından malumat edindim, nice âdetler, nice hikâyeler öğrendim. Dilediğiniz memleket hakkında dilediğiniz bir sual eyleyin, hemen şuracıkta anlatayım,’ demiş.

Bu sefer pâdişahın yüzü asılmış. ‘Bre mel’un! Koca seneyi el avuca gelmez, faidesiz bir meşgaleye mi vakfettin? Yıkıl karşımdan! Boynunu vurdurtmadan terk-i diyar et,’ deyip huzurdan kovmuş. Küçük evlat, ‘Aman babacığım şöyle faideli bir zanaat, böyle muazzez bir meşgale,’ diye dursa da, askerler tarafından yaka paça edilip saraydan dışarı atılmış.

Önce sarayı, sonra İkisu’yu terk eden genç, artık bir şehzade olmadığından, yayan yapıldak dağları bayırları aşmış. Lisanlarını bildiği memleketlerden rahat geçip, lisanını bilmediklerinin de lisanını öğrenmeye gayret etmiş. Bir zaman sonra, aç susuz, dağ başındaki bir patikayı takip ederken yol kenarındaki bir ağaca asılı bir kafes görmüş. Kafesin içinde daha önce hiç görmediği bir kuş varmış. Alı allı, moru morlu bu alımlı kuşa bakıp, acaba bir sahibi var mıdır diye etrafı teftiş etmiş. Yakınlarda kimseyi göremeyince, ‘Acep hangi zalim, bu zavallı kuşu bir kafese koyup, bu dağ başında ölüme terk etmiş?’ diye düşünmüş. Kafesin kapısını açıp kuşu tutmuş. Biçare kuşcağız gagasını açıp bir gak bile etmemiş. Delikanlı, ellerini açıp kuşu hürriyetine kavuşturmuş.

Kuş havada bir iki tur attıktan sonra dağın yamacındaki bir kayanın üzerine konmuş. Genç adam kuşun bulunduğu kayaya yaklaşınca, kuş uçup ilerdeki başka bir kayaya konmuş. Böyle böyle süren takip sonunda kuş, önünde bir katır bağlı, tepesinden duman ile ateşteki ekmeğin kokusunun geldiği bir çadıra rast gelmiş. Çadırın üstünde bir iki tur atan kuş, çadırın tepesinde sanki kendisi için hususi yapılmış gibi duran tüneğe konmuş.

Çadırın örtüsünü kaldırıp içeri giren genç, sarındığı postlardan sebep, vahşi bir hayvan gibi görünen, saçı sakalı birbirine karışmış derviş kılıklı bir divâneyi, ateşten aldığı ekmeği bölerken bulmuş. Divâne, ‘Hoş gelmişsin kardeş. Allah dualarımı kabul eyledi de, şu somunu beraber yiyecek bir âdemoğlunu yolladı,’ demiş. Ekmeği yerken muhabbete dalmışlar. Genç adam, kuşu bulup serbest bıraktığını anlatmış. Yaşlı adam ise dağ bayır gezen bir mütehasis-i mürg imiş. Cümle kanatlı taifesinin dilinden anlar, yaralarını iyileştirirmiş. ‘Nasıl ki, sen dağ başında yürüdüğün yolda bu kuşa rast geldin, yolunu değiştirdin, ben de zamanında yolumu değiştirdim,’ deyip ekmeğin yanına pişirdiği çorbadan, bir tas da misâfirine sunmuş. Çadırın tepesindeki tüteklikten, tepedeki tünekliğe tünemiş kuşa bakıp, ‘İnsanın kumaşı zorda kalınca belli olur. Misal, sen, bu dağ başında, en yakın köyden üç gün uzakta, kafesteki şu kuşu öldürüp karnını doyurabilirdin. Ama onu hürriyetine kavuşturdun. O da seni buraya yemek yemeye getirdi. İnsanoğlu bu dünyadan ancak nasibini alır.’ Çorba ve ekmek ile karnı doyan gencin aklına bir şey takılmış. ‘Peki ben olmasaydım da başkası görseydi kuşu, öldürüp yeseydi ne olacaktı’ demiş. Divâne kılıklı adam, ‘Bu kuş öyle kolay ölen kuşlardan değildir. Bu kuşa yardım edenin yedi sülalesinin sırtı bir daha yere gelmez,’ deyip elini attığı heybesinden kırmızı bir serpuş çıkarmış. ‘Tâlihin senin yüzüne gülmesini istersen bu serpuşu giyesin. Aman kaybetme çok değerlidir. Ha bu mercan kırmızısı rengini yapmak için bir sebbag kalfası kendini fırına atıp yaktı,’ demiş. Soğuk dağ başındaki bu çadırda, sıcak ateşin başında, ihtiyarın verdiği tayın ile karnını doyuran genç, saçı sakalı birbirine karışmış pîr-i fâninin kendisine verdiği postun üstünde mayışıp uykuya dalmış.

Sabahın serinliğini yanaklarında hisseden genç, kendisini açıkta postun üstünde yatarken bulmuş. ‘İhtiyar çadırı toplayıp gitmiş olmalı’ diye düşünüp ayağa kalkmış. Koynundan yere düşen kırmızı serpuşu alıp postu da sırtına vuran genç, yola koyulmuş.

Birkaç gün yürüdükten sonra, açlıktan gözü kararmaya yakın, serpuşu başına koyup, ‘keşke yiyecek bir şey bulsam,’ demiş. Çok geçmeden, önüne gökten bir oğlak düşmüş. Gökte turlayan kartalı gören genç, bu oğlağı, kartalın yamaçlarda yakalayıp ölsün diye yüksekten attığını bilmiş. Yiyeceği kadarını alıp gerisini bırakmış. Bir zaman sonra da, ormanda yolunu kaybedince, serpuşu giyip, ‘keşke bir yol bulup şu ormandan çıksam,’ demiş. Hemen ardından gelip önündeki ağaca konan bülbülün ötüşünü takip ede ede yolu bulmuş. Hasılı, ne zaman dara düşse bir kuşun yardımını görmüş.

Bir zaman sonra, bahçesinde kiraz ağaçlarının olduğu bir evin önüne ulaşmış. Kapıyı vurduğunda önüne çıkan ihtiyar adama, ifade-i meram edip, vereceği işleri yapma karşılığında bir tas çorba ve bir kat yatak talep ederek, bilabedel çalışmayı teklif etmiş. Elden ayaktan ha kesildim ha kesileceğim diye düşünen ihtiyar, suret-i zâhiri sâlim bu gence, ‘birkaç gün deneyelim bakalım,’ demiş.

Günler günleri, aylar ayları kovalamış. İhtiyar adamla eski şehzade birbirlerine alışmışlar. Bir daha asla para pul konuşmadan sanki bir baba oğul gibi yaşamaya başlamışlar. İhtiyar adam, yetiştirdiği kirazlarla ilgili ne biliyorsa delikanlıya öğretmiş. Civarda yetişen kiraz çeşitlerini de şöyle anlatmış. ‘Sahil kesimlerinde, Canik kirazı dedikleri bir kiraz yetişir. Hasadı bereketli olsa da âhım şâhım bir tadı yoktur. Bunları Canikoğulları yetiştirdiğinden, Canik kirazı derler. Sahil kesiminden sonra, çayır çimenlik arazilerde Kırlık kirazı yetişir. Bunu da kırlarda yaşayan Kırlık ahâlisi yetiştirdiği için Kırlık kirazı derler. Ufak daneli, leziz ve hasadı bol bir kirazdır. Sonra bizim kiraz gelir. Karagöl kirazı dediğimiz kirazın adı, aha arkamdaki dağın tepesindeki gölden gelir. Bu dağ evvelen bir cehennem ağzıymış. Sonra Rabbimiz bize acıyıp cehennem ağzını suyla doldurmuş. Ateşi sönen kayalar kapkara kesilmiş. Gölün adı da ondan sebep Karagöl olmuş. Gölün ortasında kalan küçük bir toprak parçasında, bir kiraz ağacı yetişmiş. İşte o fidan, topraktan biten ilk kiraz fidanıymış. Dedelerimiz o kirazı toplayıp yetiştirmişler. Tadı cennet taamı gibidir. İri tanelidir amma hasadı kıt olur. Kıt hasad demişken en kıtı da Burgazdağ’ın mor kirazıdır. Mayhoş bir tadı vardır amma yüz bin derde devâdır. Kurutulup kürre-i arzın dört bir yanına ilaç diye satılır. Bu dört kirazı yetiştiren ahâli, en makbul kirazı kendi kirazı bildiğinden, hiçbir mes’ele üstünde ittifak edemez. İttifak edemedikleri için, padişah bile yerinde oturamamıştır. Şimdilerde, memleketi Canikli bir naib-i saltanat idare etmektedir. İdare etmektedir desem de, sen bakma, kimseye sözü geçmez. Zaten o da Canik’i kayırmaktan iş yapamaz.’

Az çok Kiraz memleketinin dilini bilen bu eski şehzade, kısa zamanda bu dilin de ustası olmuş. Nereden geldiğini ihtiyara anlatmadan birkaç sene yanında çalışmış. Artık iyiden iyiye oğlu gibi gördüğü genci kaybetmekten korkan ihtiyar adam da bir daha o mevzuları açmamış. Bir zaman sonra, davullu zurnalı tellallar, kiraz yetiştirilen bütün toprakları gezmeye başlamış. ‘Mayıs beşinde… Düm be de düm… Sarayın önündeki meydanda… Düm be de düm… Devlet kuşu uçurulacaktır… Düm be de düm… Kuş kimin başına konarsa… Düm be de düm… O pâdişah olacaktır… Düm be de düm, diye ünleyen tellallara inanamayan halk, ‘Aman tellal, yaman tellal bize oyun etme, bu söylediğin hakikat midir?’ diye çevrelemişler. Tellallar, Kiraz’ın saltanat naibinin ahirete intikal ettiğini ve yerine oturtacak birini bulamayan Canik, Kırlık, Karagöl ve Burgazdağ Beylerinin başka bir şey üstüne ittifak edemese de devlet kuşu uçurmak üzere ittifak ettiğini anlatmış.

Herkes sanki bayrammış gibi bayramlık kıyafetlerini giyip, pâdişah olursam bunu yapacağım, sultan ana olursam şunu yapacağım diye meydana toplanmış. Sahip oldukları tek ata ihtiyarı bindirip yularını çeken genç, artık neredeyse unuttuğu mercan kırmızısı serpuşu koynundan çıkarıp, ‘Keşke şu talih bizim yüzümüze gülse’ deyip başına koymuş. Meydana varıp beklemeye başlamışlar. Adaklar adanmış, mırıltılı dudaklardan dualar dökülmüş ve devlet kuşunu sarayın tepesinden uçurulmuş. Havada bir nokta gibi kalan kuş, dönüp dolaştıktan sonra bizim genç şehzadenin başına konmuş. Başına konarken gördüğü kuşu tanıyan genç, bunun dağda kafesten kurtardığı alı allı, moru morlu kuş olduğunu bilmiş. Ama ahâli itiraz etmiş, ‘Bu genç Kirazlı bile değildir, bu memlekete daha dün gelmiştir. Kuş bir daha uçurulsun,’ demişler. Kuşu bir daha uçurmuşlar. Bu defa da kuş genç şehzadenin başına konunca, ‘Allah’ın hakkı üçtür,’ diyerek bir daha uçurulmasını istemişler. Bu defa, gencin yerini değiştirmişler. Kuş, yine meydanın en ücra köşesine oturtulan genci bulup başına konunca, artık kimseden bir ses çıkmamış. Önce bir, sonra on, sonra yüz, sonra da binlerce, ‘Pâdişahım çok yaşa,’ nidası ile omuzlara alınıp saraya götürülmüş.

Genç pâdişah, kendisine babalık yapan ihtiyarı da sarayda yanına almış. Enderunda yetişmiş olmanın tecrübesiyle memleketi çekip çevirmeye başlamış. Beyler arasında akrabalık kurulmasını teşvik edip düşmanlığı kaldırmış. Kendisi de muhacir bir kızla evlenip, Beylerin her birine müsavi mesafede kalmış. Memleketin dört bir yanında mütâcarenin hâmisi olmuş. Hanlar, hamamlar yaptırmış. Memlekette teşrik-i mesaiyi teşvik etmiş. Canikliler limanlarını herkese açmış, Kırlıklılardan ucuza odun ve buğday almışlar. Kırlıklılar, diğer kirazlardan daha ufak olduğu için makbul görülmeyen kirazlarının yerine, başka mahsul ve mâmul de satar olmuşlar. Burgazdağ’dan indirilen bembeyaz kar, limanlara kervanlara ucuza ulaştırılmış. Ahâli kirazını daha uzak yerlere, daha pahalıya satar olmuş. Karagöllüler, kervan yollarının başını tuttuklarından, yolları herkese açıp, kaleler kurmuşlar. Kısa zamanda mamur olan Kiraz ülkesinin nâmı, civar memleketlere yayılmış.

Kiraz pâdişahı, yeni doğan oğlunun şerefine bütün civar memleket hükümdarlarını ziyafete davet etmiş. Hükümdarlar, Kiraz gibi birliği, dirliği olmayan memleketi kısa zamanda mamur eden pâdişahı dünya gözüyle görmek istemişler. Buna İkisu’da oturan babası da dahil. En küçük oğlunun Kiraz pâdişahı olduğundan habersiz, daveti kabul etmiş. Kendisine gönderilen elçinin rehberliğinde diğer iki oğlunu da alıp, maiyetiyle birlikte yola koyulmuş. Cevval rehber sayesinde selametle yol almışlar. Kiraz’a gitmek üzere geçtikleri memleketlerin her birinin dillerini ayrı ayrı konuşan, her bir memleket ahâlisinin halinden, oturuşundan, kalkışından, yemesinden, içmesinden anlayan, gür sakallı, gürbüz elçinin bilgisine, görgüsüne, fesâhatine pek hayran kalmışlar.

İkisu hükümdarı ve oğulları, Kiraz ülkesine geldiklerinde gördükleri zenginliğe şaşa kalmışlar. Saraya ulaşıp, ziyafet sofrasında, memleketi mamur eden pâdişahı beklemeye başlamışlar. Sofranın başına kurulan pâdişahın kendilerine rehberlik eden elçi olduğunu görünce dilleri tutulmuş. Kalabalığın arasında bir fırsat bulup yanına gelmişler. Yaşlı hükümdar, iki oğlunu da yanına alıp Kiraz’ın zenginliğini övüp pâdişahın maharetlerini methededurmuş. ‘Bir pâdişah nasıl olur da birçok lisan bilir, ne muazzez bir istidad,’ deyivermiş. Kiraz pâdişahı ise, ‘Hayretlere sezâ! Ben sizin lisan bilmeyi ehemmiyetsiz bir meşgale diye tasvir ettiğinizi işitmiştim. Hatta bir evladınızı da saraydan bu sebeple kovmuşsunuz. Belki de o şehzade bir yerlerde pâdişah olmuştur,’ deyince kendisini tanıyan ve hatasını anlayan babası ile sarılmış. Kardeşleri ile hasret gidermiş. Ziyafet bitip eve dönme vakti gelince, memleketin dört yanından getirttiği kiraz fidanlarını hediye etmiş. Bir zaman sonra, İkisu’nun kavi ağaçlarında yetişen, sulu kirazının methini duymuş.”

Sözlerini böylece bitiren Lâla, pâdişaha, “malumunuz hünkârım, bu ceddinizin hikâyesidir. Parmak kadar çocuk iken valideniz size bunu nakletmiştir. Şimdi bu hikâyeden bizim menfaatimiz ne ola?” diye sormuş. “O serpuşu bulmak lâzım,” diye cevaplamış pâdişah. Az evvel hizmetçinin yatağın yanına bıraktığı küçük sandukayı açan yaşlı vezir, bohçaya itina ile sarılmış serpuşu çıkarıp “işte burada hünkarım ama bu serpuş kiraza musallat olan haşerat-ı muzırraya galip gelemeyecektir. O halde bu hikâyeden menfaatimiz ne ola?” diye bir daha sormuş. Bir an düşündükten sonra gözü parlayan padişah, “Var olasın Lâla!” deyip yerinden sıçramış. Yaşlı vezir son bir kez padişaha hizmet etmenin huzuruyla uykuya dalmış.

Yeniden uçurulan devlet kuşu, mercan kırmızısı serpuşu giyen pâdişahın başına konunca herkesin şüphesi silinmiş. İkisu’ya elçiler gönderen pâdişah, oradan haşerata mukavemetli fidanlar getirtip, birkaç sene içinde memleketi tekrar mamur etmiş. Kiraz’a ilk pâdişah olan ceddinin mezarını da ziyaret etmiş. Mezar taşında ise manası takriben, “Ey gaflet içindeki âdemoğlu! Vücudundaki en kuvvetli aza, bazuların, baldurların değil dilindir. Uzun bir ömür senin elinde. Bir lisan bilen, bir hayat yaşar. İki lisan, bilen iki. Ömrün uzun olsun istersen, lisan öğren,” olan şu beyit var imiş:

Ey ehl-i tegafül, akva-i azâdır şol vücutta zeban

Âmar ilhak eyler müddet-i ömre, kesb-i vukuf-u lisan.


Menderes Doğan



0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page