• İshakEdebiyat

Öykü- Mine Yörük- 13.15 Kayıp Şehir Otobüsü

“Oturabilir miyim? Boş mu?”

“Boş.”

“Nereye böyle? Yani nereye yolculuk?”

“Bu otobüsün yolcusu belli. Siz bilmiyor musunuz nereye gittiğinizi? Sizin gittiğiniz yere işte, ama benimkine.”

“Hımm…”

“İnsanlar bir yolculukta tanırmış birbirini, bir de neydi?”

“Bilmiyorum, hatırlayamadım.”

“Evet, ben de çıkartamadım şimdi.”

“…”

“Pek konuşkan değilsiniz.”

“Siz oldukça konuşkansınız. Ne güzel.”

“Evet öyleyim galiba.”

“…”

“Neden gidiyorsunuz? Yani sebebi nedir çıktığınız yolculuğun?”

“Yani… Öyle gerekiyor. Şey bakın, ben sohbet etmeyi çok seven biri değilim. Hele yolculuklarda. Kusuruma bakmazsanız müzik dinlemek istiyorum.”

“Müziği çok severim ben de. Ne dinliyorsunuz?”

“Pink Floyd.”

“Ooo çok severim. Wish You Were Here, The Wall, High Hopes…

“Yaa… Öyle.”

“Kulaklıklarınızı takmadan önce biraz daha konuşabilir miyiz sizinle? Ve sizden küçük bir ricam olacak.”

“Beyefendi ben müzik dinleyeceğim. Lütfen boş olan bir başka koltuğa geçer misiniz? Koltuklar numaralı değil, ısrarınız nedir anlamıyorum.”

“Lütfen sinirlenmeyin.”

“Sinirlenmiyorum, bir açıklama yapıyorum.”

“Ricamın ne olduğuna gelelim mi?”

“Evet, sinirlenmeye başlıyorum.”

“Kimliğinizi görebilir miyim?”

“Kimsiniz siz? Polis misiniz? Neden ben? Niye sadece bana? Neler oluyor? Hiçbir şey yapmadım ben, uzun süredir yani. İşiniz bitmedi mi benimle? Neden ben?”

“Ne klasik sorudur değil mi? Yanıtıyla hayatın anlamını açıklayan soru. Gücü yettiğince tabii…”

“Bakın, ne istiyorsunuz anlamadım. Kimliğimi göstermeyi reddediyorum. Ve hiçbir yere gitmiyorum. Ayrıca…”

“Sakin olun. Dostça konuşuyoruz sadece. Polis değilim. Müzik mi istemiştiniz, buyurun…”

“Nereden geliyor şimdi bu ses? Çan sesleri… Herkes nerede? Bomboş bu otobüs, az önce insanlar vardı. Kimsiniz?”

“Korkmayın. Şunlara bir göz atmanızı istiyorum, size mi aitler?”

“Benim… Benim fotoğraflarım bunlar. Çocuğum, eşim, annem babam… Ama ben böyle fotoğraflar çektirmedim? Bu fotoğraflar yok bende, ailemde de yok. Kimsiniz siz? Kâbus mu bu?”

“Korkmayın demiştim, yineliyorum, korkmayın. Bu fotoğraflar sizde bulunmaz. Bunlar Evren Kişi Kayıtları’ndan. Elimde gördüğünüz bu çanta sizin, sizin kayıtlarınız. Evraklarınızla dolu bir çanta. Baştan başlayalım. High Hopes iyi mi? Kalsın mı?”

“İyi.”

“Ne anlamlı değil mi sözleri.

çim daha yeşil

ışık daha parlak…

Şafak sisi, parlak, ateş ve çaba

ve akan su

bitişsiz bir nehir..

sonsuza ve sonsuza dek…

Adım Aidiyet. Kimlikler Bölümü sorumlusuyum. Beyefendi yerine Aidiyet demenizi tercih ederim. Pekâlâ, nereye gidiyorsunuz ve neden?”

“Ben… Gidiyorum işte. Gitmeye karar verdim.”

“Onu anladım. Şimdi daha açık olalım ha? Neden şaşırdınız olağanüstü görünen bu karşılaşmamıza, yanınıza oturduğumdan bu yana olanlara? Otobüs terminalinin en dip köşesinde, karanlık yüzlü bir adamdan aldığınız 13:15 Kayıp Şehir bileti olağan mıydı? O adam, otobüs şirketi ve yazıhane, bu eski otobüs, soluk benizli yolcular… Bunlar sıradan mı?”

“Değil. Ama insan bünyesi hemen normalleştirmek istiyor galiba. Beynimizin savunma mekanizması bu. Algıyı ayakta tutabilmek için hızlıca uyum geliştiriyor beynimiz. Baktım başkaları da var. Olup bitenleri her zamanki mantıkla algılamaya başladım sanki.”

“Her zamanki mantığınız. O topallayan mantığınız, o sizi yarı yolda bırakan, şaşırtan mantığınız.”

“Suçlamak için, yargılamak için buradasınız, anlaşıldı. Polis değilim demiştiniz, vicdan polisisiniz, belki de bir cellat, ölüm meleği falan. Buyurun, ne yapacaksanız yapın. Hazırım ben zaten, çoktandır.”

“Hiçbiri değilim. Size kim olduğumu açıkladım. Ama asıl burada oluş nedenim benim değil, sizin kim olduğunuzu hatırlatmak.”

“Ben biliyorum kim olduğumu, sağ olun.”

“Öyle mi? Ne işiniz var bu otobüste o zaman?”

“Adıyla müsemma bir sefer galiba. Kayıp Şehir, kayıp şeyler, bilinmezler, denenmemişler, tadılmamışlar, görülmemişler. O başka hayat…

Bir başka yolculuk dalından düşmek yere

yaşadığından uzun

bir tatlı yolculuk dalından inmek yere

ağacın yüksekliğince

dalın yüksekliğince rüzgârda

ve bir yeni ömür

vardığın çimen yeşilliğince

nerde gördüklerim

nerde o beklediğim

rengi başka

tadı başka.*

Bu işte. En açıklayıcı şiir.”

“Siz o şehre gitmiş birini tanıyor musunuz? O ülkeye? O limana demirleyen birinden haberdar mısınız? Tüm yaşamınız boyunca o yolculuğun sonunu görmüş biriyle konuştunuz mu?”

“Bilmiyorum. Görmedim. Bana ne bundan? Bu bilet satılıyor mu satılıyor, bu otobüs kalkıyor. Belki ben rastlamamışımdır o bahtiyar insanlara. Kim döner ki o yerden? Nerede görecektim gitmişleri, yaşadığımız mutsuzluk çukurunda mı?”

“Bahtiyarlık nedir sizce? Mutluluktan daha derine parmaklarını geçiren bu kelimeyi irdeleyelim sizinle, ne dersiniz?”

“Sanki çok kolay. Sanki köşeleri, sınırları çok net. Bir matematik formülü sanki. Niye buradayım ben? Daha zekice yaklaşımlar umardım sizden.”

“Konu başlıklarımız ne zor değil mi? Mantık, mutluluk, zekâ. Bunların dengeli duruşları. Bir arada olup gürültüsüz ve sorunsuz var oluşları.”

“Öyle…”

“Mantık ve mutluluğun arası nasıldır sizce?”

“Berbattır.”

“Niye? Sizi mutluluğa götüren eylemlerinizin içinde mantık yok mu hiç? Düşünün bir…”

“Öyle sanırdım. Beni mutlu eden şeyler aynı zamanda mantıklıydı da galiba. Yani birçoğu. Aklî şeylerdi. Düşünüyorum şimdi; kimin, kimlerin mantığı? Kimin mantığıyla yaşadım ben? Hangi şey kime, neye göre mantıklı? Doğru diye bildiklerim benim mi? Nelere sevinmem gerektiği, içime başkaları tarafından yerleştirilmiş düğmelere bağlı. Bana verilen plan dahilinde düğmeye basıyorum ama düğmelerim de bozuldu artık.”

“Çok mu karışık kafanız? Gereksiz bir soru oldu galiba. Bu otobüse binmiş birine…”

“Bu otobüse binmek saçma bir davranış, akıl karışıklığı öyle mi? Ne yapmak lazım? Size dayatılan, içinde kilitli kaldığınız hayatta durup ölmeyi beklemek mi doğrusu? Bu arada unutmadan söylemeliyim ki, adınız içimi daralttı. Adınızı sevmedim.”

“Ve tabii beni de. Halbuki başta ne kadar seversiniz beni. En gereklinizimdir. Ben olmazsam yörüngeden çıkmış bir gezegenden farkınız olmaz. Yalnızlıktan şikâyet edersiniz, varlığınızın anlamsızlığından. Onların gelmemesinden. Kapıları kimsenin açmamasından, uzaklaştığınız limanda kimsenin el sallamamasından. Sevdiğiniz işi yapamamaktan. Çalmayan telefonlara bakıp ağlarsınız, doğmamış çocuklarınızla yaşamlarınızı kurgularsınız düşlerinizde. Ve sonra ben çoğalırım hayatlarınızda. İstediniz diye… O hasretle beklenen, mutluluk kaynağı ben, prangalarınız olurum nasılsa. Hapishaneleriniz olurum, kavgalarınız, açmazlarınız olurum. Benim size getirdiklerim yüzünden kaçmak istersiniz, saklanmak… Kendinizden geçmek için kendinizi uyuşturmaya çalışırsınız. Benim kurduğum kalabalıklarda yüksek, mutlu çıkar sesiniz. Sonra bölünmelere başlarsınız, küçük fraksiyonlara ayrılmaya. En son tümüyle tekleşene dek sürer bu.”

“Demek ki kaçınılmaz…”

“Bu otobüsle hiçbir yere gitmemenizin gerekliliği gibi.”

“Bu sizi ilgilendirmez. Adınız Aidiyet diye hayatıma yön veremezsiniz. Ne yapacağımı söyleyemezsiniz. Benim adıma doğru olanı siz belirleyemezsiniz.”

“Niye istiyorsunuz beni o zaman? Hayatınızdan benim olduğum tüm kısımları çıkarıp atmaya hazır mısınız? Sizi zorlamıyorum, sizin adınıza karar da vermiyorum. Düşündürüyorum sizi farkındaysanız.”

“Buna da ihtiyacım yok. Tek başıma düşünürüm ben. Bir şeylere kafa yormak için ittirilme gereksinimi hissetmiyorum. O işi fazlasıyla yapıp, yeterince yoruyorum kendimi zaten.”

“Yormayın. Anlatmak istediğim bu. Akışa bırakın kendinizi. Kendinize mutsuz olduğunuzu, başka bir şey olduğunu söyleyip durmayın. O başka şeyin uzaklarda olduğu fikrinden vazgeçin. Neden etrafınıza bakmıyorsunuz? Neden beklentiler içinde boğulmak yerine, eylemin içinde olup yol üstünde bulduklarınızın gerçek değerini sorgulamıyorsunuz?”

“Çok sıkıldım sorulardan. Soru istemiyorum artık. O sinir bozucu bilge tavrınızdan bunaldım.”

“Ne yapalım?”

“Siz otobüsten inin ve otobüs yoluna devam etsin. Hepsi bu.”

“Peki.”

“Hayret ne kadar kolay oldu. Ne diye bunalttınız beni bu kadar? Daha önce söyleseymişim keşke.”

“Çalan hâlâ Pink Floyd. A Great Day For Freedom. Sever misiniz bunu da?

“Seviyorum.”

“Duvarın yıkıldığı gün

Attılar kilitleri yere

Ve bardaklarımızı kaldırarak, bir çığlık kopardık gelen özgürlük için

Duvarın yıkıldığı gün

Aptallar gemisi sonunda oturdu karaya

Vaatler aydınlattı geceyi, uçan kâğıt güvercinler gibi

Yanımdan ayrıldığını düşledim

Hiçbir sıcaklık, gurur bile kalmadı

Ve ihtiyacın olduğu halde bana

Çok açıktı hiçbir şey yapamayacağım senin için

Şimdi yaşam değerini yitiriyor günden güne

Dostlar ve komşular çekip gittikçe

Ve bir değişim var, pişmanlık duyulsa bile, geri döndürülemez

Şimdi sınırlar yer değiştiriyorlar çöl kumları gibi

Uluslar yıkarlarken kanlanmış ellerini

Sadakat, tarih, tonlarında grinin

Davulların sesine uyandım

Müzik çaldı, sabah güneşi içeri aktı

Döndüm ve baktım sana

Ve artakalan acının dışında her şey kayıp gitti… Kayıp gitti.”

“Biliyorum sözlerini, çok güzel.”

“Sizin için.

Şimdi yaşam değerini yitiriyor günden güne

Dostlar ve komşular çekip gittikçe

Ve bir değişim var, pişmanlık duyulsa bile, geri döndürülemez.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Buyurun. Bunlar kimlikleriniz. Şimdi sizinle, otobüs yola çıkamadan önce, bütün bu kimlikleri yok edeceğiz. Geri dönüşümsüz olarak. Ve sonra artık beni görmeyeceksiniz. Bu ve benzeri hiçbir ulaşım aracından çıkmayacağım önünüze. Gittiğiniz şehirde de yokum. Çünkü gittiğiniz yerde olmam ben.”

“Nasıl? Bu elinizdekiler?”

“Hepsi kimlikleriniz. Çok var. Hiçbirini yanınızda götüremezsiniz. Başlayın yok etmeye. Siz bu kimlikleri yok ettikçe onların bağlı olduğu insanlar, zaman, emekleriniz, kazançlarınız, üzüntüleriniz yaşam parçalarınız silinecek tarihten. Hiçbir iz kalmayacak. Ama acı da duymayacaksınız, hiç hatırlamayacaksınız çünkü.”

“Niye şarkı benim için peki, neden öyle söylüyor?

Arta kalan acının dışında her şey kayıp gitti.

Acı duymayacakmışım ya.”

“İşte can alıcı nokta. Kararı siz verin. Bu kimliklere nasıl sahip oldunuz? Kendiliğinden gelenler dışında, bütün bu kimliklere sahip olma serüveninizi düşünün. Kimliksiz kaldığınızda sizi boğan kimliklerin tek mutluluk kaynaklarınız olduğunu anladığınızda şarkıdaki dizeler yerli yerine oturacak. Şimdi karar verme vakti. Başlayalım mı?”

“…”

“Neden durdunuz?”

“Çok zor… Bunu yapmak çok zor.”

“Elbette öyle. Ne kadar tuhaf değil mi kendinden vazgeçmek? Bunlar sizsiniz. Beğenmediğiniz ait oluşlarınız ve size bağlı olan her şey. Siz ayrı parçalar değil, bütünsünüz. Geldiğimiz bu noktadan sonra bulmak istediğiniz huzuru sorgulamayacağım sizinle. Kim bilir, belki o uzak şehirde bir başka ziyaretçiniz olur. Sizi düşündürten, soru sordurtan. Ama o ben olmayacağım, inanın buna. Düşünmek istersiniz eminim ama fazla vakit yok. Otobüs kalkmak üzere ve ben de fazla kalamayacağım.”

“Siz onları böyle önüme koyduğunuzda… Elinizdeki bağlarım… Bunu yapmak çok zor… Yapamayacağım.”

“Biliyorum.”

“Neyi biliyorsunuz?”

“Yapamayacağınızı.”

“Yani ben sadece gitmek istemiştim. Onları zamandan silmek, kendimi, geçmişimi… Hiç yaşanmamış gibi değil, sadece gitmek istemiştim. Dönmem artık diye düşünmemiştim, bunlara kafa yormadım ben.”

“Yapmayı düşündüklerinizin bir bedeli olmayacak sandınız öyle mi? Ya da getirisi diyelim.”

“Hiçbir şey düşünmedim ben sonrası için. Yola çıkmak istedim. Hep kalmaktı payıma düşen, gitmek istedim, giden olmak istedim ilk kez. Bu kadar.”

“Şimdi karar zamanı. Ne diyorsunuz?”

“Gidemem. Böyle değil. Ne yapıyorsunuz?”

“Kimliklerinizi yerlerine koyuyorum. Şimdi inebilirsiniz artık bu otobüsten. Ve size tavsiyem, o kuytudaki otobüs şirketinden bilet almayın hiç. Kalkması muhtemel gemilere de binmeyin; dalgalı denizlere açılan. Gitmeyin.”

“Ne yapacağım ben? İçim eziliyor hâlâ. Kaybetmek istemiyormuşum biriktirdiklerimi. Ama…”

“Hayata dönen bir otobüs kalkıyor tam karşıdan bakın. Bilet almayacaksınız. Orada bir yeriniz var ama bu kez numaralı bir koltuk. Size ayrılmış. Numarasız koltuklarda gidilen şehirlerde bir adınız yok. Herhangisiniz. İçinizin ezilmesi de oyuna dahil. Bir solukta terkedilemeyecek kadar size karıştığını unuttuğunuz aidiyetleriniz de ama’larınız da. Sahneniz sürerken terk etmeyin oyunu. Alkışları duymayı bekleyin. Devam edin yola.”

“Yine görüşürüz sanırım.”

“Artık hep varım, birlikte devam ediyoruz. Bakın hâlâ Pink Floyd duyduğumuz, eşlik ediyor size.

Duvarın yıkıldığı gün

Aptallar gemisi sonunda oturdu karaya

Vaatler aydınlattı geceyi, uçan kâğıt güvercinler gibi”

“O aptal ben miyim, o yolculardan biri?”

“Hayır değilsiniz. Ama uzak şehirlerde var sayılan mutluluk düşleri, uçan kâğıt güvercinler gibi galiba. Unutmuşum söylemeyi, Comfortably Numb’dır favorim. Gittiğiniz yerde dinleyin onu, yanında sıcak bir bardak çay için, mümkünse deniz kenarında. Güle güle.”


Mine Yörük


*Şiir: Can Yücel

Şarkı Sözleri:

(A Great Day For Freedom- High Hopes

David Gilmour, Polly Samson)

84 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör