• İshakEdebiyat

Öykü- Muhammed Atakur- Dünyanın Çıkışı

Uzaktan gelen düğün gürültülerini yaklaşan topuklu ayakkabı sesi bastırıyor. Düğünün baş kahramanlarından beyaz gelinlikli olanı, düğün süresince sigara içmek için üç defa geldiğim duvar dibine kadar beni takip etmiş. Geleneksel bir törenin en terli halaylarından biraz uzakta, yer yer küflenip boyası dökülmüş, neredeyse karanlık bir duvar dibinde, olmaması gereken yerde olan gelin ile karşı karşıyayım. Önemli bir şey olacağını seziyorum. Umarım kıyamet kopmaz.

Daha önce belki bir defa gördüğüm halamın hiç görmediğim torununun düğünündeyim. Genelde taraf tutmam ama bugün erkek tarafıyız. Annemin, düğüne gelmek istemiyor olmamı öğrenmesi üzerine attığı kızgınlık ve sitem dolu nutuğun arasından seçebildiğim cümlelerden öğreniyorum erkek tarafını desteklediğimizi. Oooooo… 1! 2! 3! Er- Kek- Ta- Ra- Fı. Oley! Oley! Oley! Düğünün futbol maçı atmosferinde geçeceğini düşünmüyorum elbet. Yine de futbol ile düğünün benzerlikleri yok değil. Kız tarafı daima mağlup, erkek tarafı hükmen galip. İçgüveysileri tenzih ederim. Düğün de sonuçlanan maçın kutlaması bir nevi. Erkek tarafı, güzel kızı kaptık diye, kız tarafı ise giden gitti zaten bari göbek atalım mantığıyla kurtlarını döküyor. Çocukluktan kalma aldım verdim ben seni yendim oyunun biraz daha resmi hali. Bir de çok, çok, çok uzaklardan gelen ve her iki taraftan da olmayan sözde tanıdıkların düğüne gelip sahipsiz gördükleri her pastayı silip süpürmelerine ve her iki taraftan da fazla göbek atmaları var tabi. Sahi bunları içeri kim alıyor?

Dudaklarımın arasında duran sigaranın kâğıdı alev aldığı yerden yediği rüzgârla kül olmaya devam ediyor. Tül duvağı peşinden sürüklenen gelin, dudaklarımın arasındaki sigarayı tamamen kül olmadan, çok yakışıklı bir zarafetle çekip alıyor. Boyalı dudaklarının arasına yerleştiriyor. Sigara henüz ayaklar altında ezilmeden başına gelen bu dudak değişimine şükrediyor. Dumanı içine çekerken, beyaz gelinliğine aldırmadan sırtını küflü duvara veriyor. Peş peşe çektiği nefesleri yine peş peşe üflüyor. Ardından izmariti yere çalıyor ve ayakkabısının altında yazılı isimlerden biriyle çiğniyor. İsim, sigara ölüsüyle hepten siliniyor. Duvar dibindeki süreli ışık kaynağı yok oluyor. Yüzünü net olarak görmesem de yüzüme düşen bakışlarını hissediyorum. Önemli bir şey olacak. Artık eminim. İsrafilciğim, bize biraz daha mühlet…

“Beni düğünden kaçırabilir misin?”

Sessizlik…

Kıyamet sessizlikten filizlenecek.

Dünya için kurulan ilk cümle neydi acaba? Cennetin ilk sakinlerinin fikirlerine düşen yeni bir dünya için kurdukları ilk cümle bir kaçış fikriydi belki de. Cennetten çıkış, bir kovulma değil de bilinçli bir kaçıştı belki de. Farklı bir hayat, farklı bir dünya düşüncesi böyledir. Önce sahiden başka dünyalar var mı, içinde yaşadığımız dünya o kadar da biricik değil mi diye şüphe duyarız. Ardından başka bir dünyanın varlığı mümkünse eğer o dünyayı merak etmeye başlarız. En sonunda da bu yeni dünyaya hiç varamayacak olmanın endişesine kapılırız. Ve kaçarız. İçinde bulunduğumuz dünya ne kadar yaşanılır olursa olsun, yaşamak için her zaman içinde bulunmadığımız dünyayı tercih ederiz. Çünkü insanız. Evveliyatımıza yazılan ilk kusurumuz hata yapmaya teşne olmamız. Havva da bir gün Adem’e gidip, “Beni cennetten kaçırır mısın?” diye sormuş mudur? Kim bilir belki sözleşmişlerdir bile. “Cennetin çıkışında bekle beni.” diye.

Sorduğu sorunun cevabını bekliyor. Gözleri gözlerimde. Kaçmak istemesinin nedenini merak etmiyorum. Mantıklı veya mantıksız gelecek nedenlerle ilgilenmiyorum. İşte fırsat ayağımda. Bir kez olsun kahramanlık yapacak, bir kez olsun birinin hayatına dokunabileceğim.

İçimde gitgide yükselen toplumsal vicdanımın sesini kısıyorum. Hepimiz bir gün biri çıkagelip bizi sefil yaşamlarımızdan kurtaracak diye beklemiyor muyuz? Peki ya o kurtarıcı bizsek? Ya şu meşhur Meryem oğlu İsa yeryüzüne döneceği günü göğüs kafesimizin içinde bekliyorsa. Cevap belli sanırım. Mesih miyim bilmiyorum ama bu gece bir kişinin hayatını kurtaracağım. Vicdanımın sesini umursamıyorum. Artık kendi bildiğimi yapacağım.

Onaylar şekilde başımı sallıyorum. Düğünün çıkışında bekle beni diyeceğime, “Dünyanın çıkışında bekle beni,” diyorum. Ne de olsa artık bir kahramanım ve kahramanların anlamsız da olsa havalı sözleri olmalı. “Yarım saat sonra…” diyor ve arkasını dönüp gidiyor. Cümlenin geri kalanı bu gece burada bulunan kıymetli misafirler için büyük bir yıkım olacağa benziyor. Tül duvak yeniden peşi sıra gidiyor. Gözden kaybolduğunda duvar dibi hatırladığımdan daha da koyu bir karanlığa gömülüyor.

Arabaya geçip çalıştırıyorum. Her şey hazır olmalı. Geldiği gibi basıp gitmeliyiz. Başka bir şehre, başka bir ülkeye, başka bir dünyaya… Başrol gelir, güzel kızı alır ve gider. Hayır, yuva yıkmak değil bu. Sadece herkesin başrolünü oynadığı bir hikâyesi var. Benim de hikâyem burada başlıyor.

Bekliyorum.

Yarım saat geçiyor. İki sigara bitiyor. Yarım saat daha geçiyor. İki sigara daha bitiyor. Ve bir yarım saat daha geçiyor. Paket bitiyor. Dünya dönüyor. Evren genişliyor. Zaman durmuyor. O gelmiyor. Kıyamet kopmuyor. Nedenini merak etmiyorum. Mantıklı veya mantıksız gelecek nedenlerle ilgilenmiyorum. Sadece ismini merak ediyorum. Torpido gözünde duran düğün davetiyesine uzanıp okumaya başlıyorum.

“Havva ile Âdem, yeni bir dünyaya adım attıkları bu mutlu günlerinde…”


Muhammed Atakur

137 görüntüleme