Öykü- Murat Boğurcu- Vaatler Bankası

Vaatler Bankası’nda altı yıldır çalışıyordum. Son bir yıldır veznedardım. Bu göreve getirilmem öyle kolay olmamıştı. Sınavlar, mülakatlar, güvenlik soruşturmaları… Hatta mahallemizdeki bakkala kadar sorulmuştu. “Nasıl biridir?” demişlerdi. Sanki bankanın kasasına değil de devlet sırrına emanet edilecektim.
Bankanın girişinde büyük bir tabela vardı. Altın harflerle yazılıydı:
“Vaatler Bankası: Geleceğinize söz veriyoruz.”
Her sabah içeri girerken o yazıyı görürdüm. İnsanlara verilen sözleri düşünürdüm. Ama kimse insanın kendine verdiği sözleri sormazdı. Oysa ben istememiştim. Gişede kalmak bana yetiyordu. Emir yukarıdan gelmişti. “Uygun görüldünüz” demişlerdi. Uygun olmak bazen itiraz edememek demekti. Başlarda zorlandım. Para saymak, destelemek, kasayı kapatıp açmak, sürekli tetikte olmak… Kasa açığı ihtimali insanın zihnini kemiren bir kurttur. Bir anlık dalgınlık, bir imza eksikliği, yanlış bir tuş… Maaşına veda edersin. İtibarına da. Ama zamanla alıştım. Paranın sesini tanımayı öğrendim. Yeni basılmış banknotun sertliğini, eski paranın yorgunluğunu, sahte paranın tereddüdünü… Parmak uçlarım görmediğim şeyleri seçebiliyordu artık.
Maaşım bin liraydı. Annem iki yıl önce felç geçirmişti. Konuşurken kelimeleri yarım çıkardı ağzından. Küçük kardeşim üniversiteye hazırlanıyordu. Babamın borçları hâlâ kapanmamıştı. Evdeki her eşya para konuşuyordu. Elektrik sayacı bile bana bakıp “Yetişecek misin?” der gibiydi. Altı yıl boyunca tek kuruşa el sürmemiştim. Kendimle gurur duyduğum tek şey buydu. Yoksullukla savaşmış ama hırsız olmamıştım. Ta ki o çarşamba gününe kadar.
Banka o sabah sakindi. Öğleye daha vardı. İçeri şık giyimli bir adam girdi. Siyah bir çantası vardı. Ayakkabıları parlıyordu. Elvan’la konuşmasını rahatça duyuyordum.
“Bu kadar parayı gişeden alamayız, vezneden işlem yapmanız gerekiyor.”
Adam başını salladı. Sıra aldı. Bekleme alanına oturdu. Önünde bir kişi vardı. Çok geçmeden sırası geldi. Karşıma geçti.
“Hanımefendi, vadeli hesabıma iki milyon yatırmak istiyorum.”
İlk defa bu kadar yüksek meblağla işlem yapacaktım. İçimde bir titreşim dolaştı ama yüzüme yansıtmadım.
“Elbette.”
Ekrana döndüm. Hesabında zaten yüklü miktarda para vardı. O an içimde bir ses yükseldi:
“Bir insanın ne kadar parası olursa doyar?” Adı: Hamza Ergin.
“Ne kadar yatıracaktınız? diye sordum.”
“İki milyon, Tülay Hanım.”
İsmimi okuyarak söyledi. Ses tonu yumuşaktı. Gülümsemesi yerli yerindeydi. Gözleri fazla sakindi. Bu sakinlik insana ya güven verir ya huzursuzluk. Bende ikincisi oldu.
Küçük makine yetersizdi. Arka odadaki büyük makineyi kullanmam gerekiyordu. İzin istedim. Başını salladı. Kasayı kilitleyip arka odaya geçtim.
Remzi Bey arkamdan seslendi:
“Tülay Hanım dikkatli olun. Bu çok para.”
Bilgiç bir uyarıydı. Teşekkür edip geçtim. Bu iş benimdi. Odaya girdiğimde yalnızdım. Kapıyı kapattım. Arka odadaki kameranın açısını biliyordum. Yıllardır oradaydım. Para sayma makinesinin bulunduğu köşede küçük bir kör nokta vardı. Kamera kasayı görür, ama masanın arkasındaki dar alanı tam yakalayamazdı. Çoğu çalışan bunun farkında bile değildi. Ben ise yıllardır o odada çalıştığım için bunu biliyordum. Siyah çantayı masaya koydum. Fermuarı yavaşça açtım. Para desteleri birikti. Masanın üzerinde büyüyen bir dağ gibi. Bandı söktüm. Makineye yerleştirdim. Makine çalıştı. Tıkır tıkır. Dakikalar geçti. Ekrana baktım. Üç milyon…
Nefesim durdu. Yanlış görmüş olmalıyım. Tekrar saydım. Yine üç milyon. Adam iki milyon demişti. Bir milyon fazla. O an zihnimde karanlık bir perde aralandı. İçimde yıllardır bastırdığım bir ses ilk kez bu kadar net konuştu.
“Yanlışlık yapmış. Fark etmez. Etse bile ispat edemez. Ya tuzaksa? Ya değilse?”
Kalbim hızlandı. Annemin ilaçlarını düşündüm. Kardeşimin okul masraflarını. Ev kirasını. Babamın borçlarını. Gece uykusuz kaldığım hesap defterlerini .Bin lira maaş…Bir milyon lira…Ömür boyu çalışsam bu parayı bir arada göremeyecektim.
Bir an gözlerimi kapadım. İçimdeki sesle kavga ettim. “Yapma” diyen bir taraf vardı. Ama o taraf zayıftı. Yorgundu. Yıllardır ezilmişti. Diğer taraf daha güçlüydü. “Bir defadan bir şey olmaz.” Kapıyı açıp salona çıktım.
“Hamza Bey, makine biraz ağır çalışıyor. On beş dakika daha rica edeceğim.”
Yüzündeki ifade değişmedi.
“Sorun değil. Beklerim.”
En ufak bir tedirginlik yoktu. Sanki her şey planlıydı. Bu sakinlik beni daha da cesaretlendirdi. Elvan seslendi:
“Sorun mu var Tülay?”
Gülümsedim.
“Hayır. Sistem ağır.”
Odaya geri döndüm. Karar vermiştim. Bir milyon lirayı ayırdım. Sırtımı kameranın görmediği köşeye verdim. Desteleri hızlıca bir market poşetine yerleştirdim. Ellerim titriyordu ama zihnim berraktı. İki milyonu çantaya yerleştirdim. Koridordaki dolaplara doğru yürüdüm.
Pervin Hanım köşeden baktı.
“Ne bu telaş?”
“Şarj aletimi alacağım.”
Yalan söylemek düşündüğümden daha kolaydı. Dolabı açtım. Parayı evrakların altına sıkıştırdım. Kilitledim. Bir an geri dönüp açmak istedim. Açmadım. Vezneye döndüm.
“İşleminiz tamamlandı.”
Makbuzu imzaladı. Teşekkür etti. Çıktı. Hiçbir şey olmamış gibiydi. Ama ben artık aynı değildim. Öğle arasında lokantada önümdeki yemeği didikliyordum. Elvan karşıma oturdu.
“Bugün çok tuhaftın,” dedi.
Başımı kaldırmadım.
“İşime karışma Elvan.”
Sesim sertti. Suçluluk insanı saldırgan yapar. İçimdeki korkuyu bastırmak için onu ezmem gerekiyormuş gibi davrandım. Bankaya dönerken telefonum çaldı. Bilinmeyen numara. Açmadım. Tekrar çaldı. Üçüncüde açtım.
“Buyurun?”
Karşıdaki ses sakindi.
“Parayı eksik yatırdınız.”
Kanım çekildi.
“Anlamadım.”
“Üç milyon getirmiştim. Hesabıma iki milyon geçti.”
Bacaklarım titredi.
“Bir yanlışlık olmalı…”
“Yanlışlık yok. Şu an bankanızdayım.”
Başımı kaldırdım. Camın önünde duruyordu. Hamza Ergin…Yanında iki adam daha vardı. Biri takım elbiseli, diğeri üniformalı. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Banka müdürü kapıdan içeri girdi. Yüzü solgundu.
“Tülay Hanım, odama gelir misiniz?”
Elvan’ın bakışları üzerimdeydi. Remzi’nin yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. Pervin yerinden kalkmıştı. Dolabım…Dolap aklıma geldi. Müdür odasında siyah çanta masanın üzerindeydi. Yanında güvenlik kamerası görüntülerini açmış bir ekran. Görüntüde arka odaya girişim, para saymam, poşete bir şey koymam, koridora yürüyüşüm…Her şey vardı. Her şey kaydedilmişti. Şaşkınlıkla ekrana baktım.
“Ama… kamera…”
Hamza Ergin ekrana dokundu.
“Kör nokta sandığınız yer mi?”
Görüntü büyüdü.
“O kamera geçen hafta değiştirildi.”
Sesim çıkmadı.
“Dolabınızı açalım mı?” dedi müdür.
Anahtarı elimden aldılar. Dolap açıldı. Market poşeti çıkarıldı. Bir milyon lira masaya kondu.
O an içimde bir şey kırılmadı. Parçalandı. Altı yıllık emeğim, sabrım, gururum… Hepsi tek bir hamlede yok oldu. Elvan kapıda duruyordu. Gözlerinde şaşkınlık vardı ama acıma yoktu.
Hamza Ergin son kez konuştu:
“Biz bu bankaya boşuna Vaatler Bankası demiyoruz.”
Kimse konuşmuyordu.
“Çünkü insanlar burada sadece para yatırmaz.”
Bir an durdu.
“Sözlerini de yatırırlar.”
Bana baktı.
“Siz bugün bir milyon lira çalmadınız.”
Başımı kaldıramadım.
“Kendinize verdiğiniz sözü çaldınız.”
Polis memuru bileklerime kelepçe takarken bankanın içi sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Camdan dışarı baktım. Hayat devam ediyordu. Sadece benimki bitmişti. Ve o an anladım: Bir milyon lira, bir insanın hayatını değiştirecek kadar büyük değildir. Ama bir insanın kendisini kaybetmesi için fazlasıyla yeterlidir. O gün anladım ki Vaatler Bankası insanların parasını saklamıyordu. Verdikleri sözleri saklıyordu.
Murat Boğurcu




Yorumlar