• İshakEdebiyat

Öykü- Murat Cem Miman- Kırmızı Torba

Artık tükendiğini hissetti. Kolları omzuna iplikle teğellenmiş, bacakları koptu kopacaktı. Kanını emen uykusuzluk sırtında, bacaklarında, göz kapaklarında arsızca dolaşmaya çoktan başlamıştı. Belli ki dayanamayacaktı. Neredeyse ağzına kadar dolu tekerlekli çuval iyice ağırlaşmıştı. İtiyor muydu, sürükleniyor muydu? Belli değildi. Sürükleniyor olmalıydı, çünkü tutunmak için denediği bu onuncu işiydi. Ağır, beş paradan fazla getirmez, gırtlağına kadar sefalete batıran dokuz değişik işten bir sonraki... Daha beteri... Artık geceleri de çalışıyordu. Evin geçimi zor, minnacık yeni eklenen gırtlağın sesi keskin... Karanlıkta çalışmak çok da zor değildi. Ekmek parasının peşindekine öyle sanıldığı kadar koca, uzun, dipsiz bir gece olmazdı, telaşla, aceleyle bitiverirdi. Belediyenin çöp kamyonları gelmeden birikmiş artıklar didiklenip, ayrılmalı, çuvalın içine tıkıştırılmalı, sabah da ancak kuruş kuruş kusturulmalıydı. Artıklara ulaşma, onlarla doyabilme, yaşayabilme yarışı...

Koş koş koş... İttir ittir ittir... Topla topla topla... Yetin...

Ezbere biliyordu artık buralardaki çöp tenekelerinin yerini, hangisinde ne bulabileceğini. “Bu çöpten çokça bira tenekesi, bu çöpten de bolca yeni eşya kutusu...” Hangisinde köpek dışkılı, sürpriz, minik torbaların olduğunu da... Bunları atanlara, bırakanlara içinden hikayeler bile uydurmaya başlamıştı. Eski alışkanlık işte... Bu hallere düşmeden geceleri küçük notlar aldığı defteri, üstünde ismi yazan kalemi şimdi neredeydi kim bilir? Dert, bela sel gibi alır götürür, dağıtır, kaybederdi.

Bir mahalle parkının köşesindeki çöpe yaklaştı. Nöbetçi kediler kaçıştı, bir hınzır martı onlara gülerek çığlık attı. Belediyenin yeşille süslediği, gizlemeye çalıştığı çirkinliğe ne eğilip bakası ne karıştırası vardı. Gözü parktaki banka takıldı. Tekerlekli çuvalını park etti, ayakları onu banka sürüklemeden önce çöpün kenarına bırakılmış bir kırmızı torba fark etti, eğilip aldı. İçine baktı, gördüklerine sevindi. Torba sanki özenle onun için hazırlanmıştı. Yüzüne gülümsemeyi yakıştırıp etrafa bakındı. Parkın çevresindeki apartmanlarda ışığı açık tek bir pencereye rastlamadı. Evlerdeki rahat, gamsız uykuya imrendi. Göz kapakları gümbür gümbür, vicdansızca tekrar çalındı. Hemen iki adım ötedeki banka önce oturdu. Elindeki torbanın içini bir kez daha inceleyip kenara astı. Ayakkabılarını çıkarttı, eğilip düzeltti. Hırkasını katlayarak başının altına koydu. Onu içeri çekiştirerek alacak düşüncelerin elinden tutup artık uykunun derinlerinde kaybolabilirdi.

Hayatta hiçbir şeye şaşırmam.” demişti amiri iki sene önce. “Ama senin bu işlerde olduğuna inanmam mümkün değil. Efendi, çalışkan adamsın. Elbet bir gün hak yerini bulur. Sabır her şeyin çaresi...

Bunları sessizce dinleyip çıkmıştı resmi daireden. Yıllarca çizip durduğu ev-iş-çarşı çemberinden de... İtirazsız, çaresiz, küskün, işsiz ve de güçsüz... Onu güçlü kılan her şeyi bir listenin içinde adının geçmesiyle yitirmişti. Ne listeyi anlamıştı ne sebebini. Bir satıra ismi yazılıvermiş, kaderin yazısı gibi kalakalmıştı orada. Silinmesi zor... Tekrar sıfırdan başlamak zorundaydı hayata. Bu seferki daha zor olacaktı. Kimse mesleğiyle alamazdı, almazdı onu işe. Herkes korku rüzgarında titremekle ya da titrer gibi yapmakla meşguldü. Zaten esas amaç bu değil miydi? Biriktirdikleri, kenara köşeye attıkları da hemen tükenmişti. Eş, dost, akrabaya ancak bir süre sığınabildi, insan eti ağırdı. Artık olamaz dediği olacak, yapamam dediği her şeyi yapacak, aklına hiç gelmeyen işlerin peşine düşecekti. Hayatta herhangi bir şeye şaşırmama hakkını o da böylece kullanmıştı. Amirini hatırladı, gülümsedi. Uyku dehlizine kayboldu, büyüklüğünü bilemeyecek kadar siyah, karanlık bir boşluktaydı artık. Göğsüne zıplayıp çıkan kediyi hissetmedi bile. Üzerindeki görünmez yükle karşılaştırınca... Hiç kıpırdamamasına sarman bile şaşırdı. Bir eli yana düşüp sarkan adamın göğsündeki diğer elini yaladı, yine hareket yoktu. Anlamadığını paylaşmak istercesine sağa sola baktı. Başını ön ayaklarının arasına alıp derin nefeslerle ısınmayı umdu.

Sessiz gece, yerini zayıf gün ışığına nazlanarak bırakıyordu. Çatılarda uyuyan martılar sabahı sarı-turuncu ayaklarıyla tepinerek, aynı renk gagalarını açıp kapayarak çığlık çığlığa ilan ettiler. Öylesine beyazdılar ki karşı camdaki aralanan, yeni yıkanmış tül perde bile utandı. Arkasındaki telefonda telaşla parkı ve hareketsiz yatan çöp toplayıcıyı göstererek konuşan adamı gizleyemeyen perde... Parka her sabah kediseverbaşkaşeysevmezler tarafından düzenli bırakılan mamaların etrafında birkaç kedi toplandı. Bir-iki martı uçarken banktaki adamın üstünde uyuyan kedinin rahatını kıskanıp birkaç kez bağırdı. Sonra elektrik direğine kondular. Mahalleye giren polis arabasının mavi-kırmızı ışıkları alaca karanlığı boyadı, kart karga sesi kornasıyla da bir kez “Ben geldim,” dedi. Karşı Fransız balkonun camına torunuyla birlikte bir yaşlı kadın çıktı. Atleti donunun içine çok düzgün sokulmuş çıplak bacaklı çocuk tülü aralayıp dizlerini cama dayayarak izlemeye başladı. Baktı, ama gördüklerini anlaması henüz mümkün değildi. İyi ki... Yaşlı kadın da hareketsiz yatan adamı görünce endişelendi. “Allah Allah nedir ki bu? Hayırdır inşallah!” diye mırıldandı. Bankın kenarına asılı, evvelsi gece inip çöpün yanına koyduğu kırmızı torbayı da fark etmişti. “Orada yatan adam için gelmiş galiba polis amcalar,” diye mırıldandı. “Nedeeen?” diye haklı olarak sordu çocukcağız.

“Dur bakalım, öğreniriz şimdi.”

Arabayı sokağın ortasına umursamaz bırakan polisler kemerlerini, dışarı çıkmış gömlek arkalarını düzelterek parka girdiler. Tırnaklarını ağaç gövdesinde keskinleştiren, tapınır gibi gerinen iki serseri kedi ürkerek uzaklaştı. Memurlar yatan adama doğru yaklaştıklarında üstünde yatan sarman aldırmaz bir bakış atıp gözlerini kıstı. Polislerden biri de onu taklit edip kısık gözle etrafı kontrol etti. Bankın hemen arkasındaki gri-beyaz devasa tekerlekli çuval belli ki yatan adama aitti. Sırtüstü yatan pek de temiz görünmeyen adamın bir eli yanda sarkık, diğer eli kıvrılmış şekilde göğsünün üzerinde, hemen kedinin başının önündeydi. Adamın ayakkabılarının yan yana, düzenli duruşu ancak o camda fark edilen yaşlı kadının titizliğine atfedilebilirdi. Banka iyice yaklaşan memurlardan biri diğerine “Uyuyor bu ya!” diye fikrini söyledi. “Evet” anlamında kafasını sallayan diğeri banka yaklaşıp önce sarmanı kovaladı. Banktan atlarken boşa giden tekmesinin rüzgârı bile kediyi ıskaladı. Rahatı bozulmuş, mağdur sarmana martılar kahkaha atarak güldüler. Kedi önce direkteki martılara pis bir bakış attı, sonra bir ağacın yanında durup olanları pencerelerdeki birkaç meraklı gözle birlikte izlemeye başladı. Daha irice olan polis banka eğilip adamı omuzundan dürttü. Polisleri bile korkutacak kadar zıplayarak uyandı ve kekeledi.

“N’oldu, n’oldu?”

Adamın yaşıyor olduğunu öğrenen pencerelerdeki gözlerin sayısı çifter çifter azaldı. İzleyenler evlerin derinlerine doğru kaybolurken yaşlı kadın torununa müjdeli haberi verdi.

“Hah uyuyormuş bak, çok şükür.”

Polisler de sonraki resmi işlerden yırtmanın rahatlığıyla çöp toplayıcısına “Sakin ol! Seni öldü sanmışlar,” dedikten sonra sordular. “N’apıyorsun burada? Uyuya mı kaldın?”

Önce yutkundu. “Amirim!” diye bildik ezber saygıyla başlayıp devam etti adam. Neden hazır oldaydı ki?

“Kaç gündür uykusuzum, buraya attım kendimi. Şimdi kalkar giderim.”

Polislerden biri adamın konuşmasının ve hitabının düzgünlüğüne şaşırırken diğeri “Evin yok mu?” diye çemkirdi.

Bu soruyla yüzünü yere eğdi, başı dolu bir başak gibiydi. Evi vardı var olmasına, hatta ailesi de... Neyi ne kadar anlatabilir, ne kadar anlanabilir, damgasını nasıl saklayabilirdi? Çuvalı göstererek konuştu.

“Amirim, geceleri sabaha kadar dolaşıp topluyorum işte. Sonra da gündüz otoparkta yıkama işi. Ancak yetişiyorum eve, çocuklara.”

Polis sertçe kırmızı torbayı işaret ederek “Bu ne?” diye sordu. Hiç mi şefkati kalmamıştı?

“Çöpün kenarında buldum,” derken yüzü aydınlanmıştı. Sonra utandı. Torbanın içini gösterdi memurlara. Bir çift patik, bir minik tulum, bir iki beyaz atlet... Çok ilgi göstermeyen diğer polis patikten aklına gelmiş gibi bankın önünü gösterip “Valla, evdeymiş gibi de düzeltmişsin ayakkabıları,” diye gizli soru içeren cümlesini kurdu. “Ben babamdan böyle gördüm, oğluma da böyle öğreteceğim,” dedi gururla, üstü başı kırışık, kirli adam. Cevabı umursamayan polisler arabalarına giderlerken adam ayakkabılarını eğilip giydi. Üstünü olabileceği kadar düzeltti. Elindeki kırmızı torbayla tekerlekli çuvala doğru gitti. Alttan ayağıyla iterek arabayı hafif devirdi. Sokakta torbanın sevinciyle ağır ağır gözden kaybolurken sarman, martıların olduğu direğin altında imkânsız matematik hesapları yaparak yukarı bakıyordu. Polisler o iğrenç kornayı “nokta” anlamında bir kez daha öttürerek uzaklaştılar. Yaşlı kadın çocuğun elinden şefkatle tutup içeri çekti. “Gel anneannem, sütümüzü içelim,” derken bir yandan da tülü düzeltiyordu. Vardığı yerde yüzleri güldürecek kırmızı torbayı çoktan unutmuştu. Parkın aydınlatma direğindeki martı diğerine “Sırf kedinin rahatının bozulduğunu görmek için bekledin ya, helal olsun sana!” der gibi bağırdı. Diğer martı başını önce gövdesine eğip sonra boynundan ta sırtına kadar geri atarak gülerken az daha en büyük korkusunun önüne düşüyordu.


Murat Cem Miman

220 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör