top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Mustafa Çetin- Büfe 129

Sizin de gününüz aydın olsun Mümtaz Bey’ciğim! İyiyim çok şükür, bildiğiniz gibi. Sizler de iyisiniz inşallah? Hayrola, ne oldu? Aman efendim, siz öyle söyleyince ben de kötü bir şey oldu sandım. Hiç sıkmayın canınızı; tansiyon bu, bugün çıkar yarın iner. Doktorları da çok ciddiye almayın, onlar felaket tellalı gibi konuşur hep. Bana neler neler diyorlar da ben hiç kulak asmıyorum. Eski topraksınız, Allah’ın da izniyle bir şeycik olmaz size. Üç çeyrek asrı devirdiniz hâlâ dipçik gibisiniz. Aşk olsun Mümtaz Bey’ciğim, vallahi kibarlık olsun diye söylemiyorum, gayet de ciddiyim. Benim dedem sizden çok daha gençken yürüyemiyordu bile, maşallahınız var efendim. Ah, kusuruma bakmayın, aceleniz olduğunuzu baştan söyleseydiniz gevezelik edip sizi meşgul eder miydim hiç? Buyurun, gazeteniz ve sigaranız. Bu gazeteyi okumak istemiyor musunuz artık? Şaşırdım doğrusu, siz yıllardır bu gazeteyi okursunuz. Yalanın dozunu iyice arttırdılar mı? Aman efendim, diğerleri sanki sütten çıkmış ak kaşık. Sadece isimleri değişiyor, al birini vur ötekine. Hepsinin köküne kibrit suyu. Buyurun efendim, daha az yalanlı ama elli kuruş daha pahalı gazeteniz. Sonra verirsiniz, rica ediyorum, aramızda elli kuruşun lafı mı olur? Siz yok musunuz siz, acınızdan ölürsünüz de bir kuruş borçlu kalmazsınız kimseye. Asıl ben teşekkür ederim Mümtaz Bey’ciğim, esenlikler dilerim.

Kaşarlı otuz beş, sucuklu kırk, karışık kırk beş lira hanımefendi. Hay hay, içinde her şey olsun mu? Turşu koymuyoruz zaten hanımefendi. Tosta hiç yakışmıyor bence de. Ne dediğinizi anlayamadım. Nasıl koyayım? Peki efendim, bol bol koyarım sucuğunu ve peynirini, siz hiç merak etmeyin. Siz meşrubat dolabının oradaki taburelere geçin, bakın hemen şurası, ben tostunuzu hazır olunca getireceğim. Hanımefendi, Hanımefendi! Özür dilerim, sormayı unuttum, içecek bir şey alır mıydınız? Büfemizde şalgam suyu bulunmuyor maalesef. İsterseniz nefis ev yapımı limonatamız var, iki gün önce hemen arkanızdaki ağacın limonlarından yaptım. Ne münasebet, kendi ellerimle yaptım, içinde nasıl katkı maddesi olsun? Anlıyorum hanımefendi, ne arzu edersiniz o vakit? Pekâlâ siz geçin, ben tostunuzu ve kolanızı getireceğim birazdan.

Sucukları ağaçtan, peyniri de sahilden bedava topluyoruz sanki. “Bol bol koy, cimrilik yapma,” derken insan utanır be görgüsüz karı. Böyle güzel limonatayı da ömrü hayatında bok bulursun bir daha. Ben bu limonatanın tarifini öğrenebilmek için dedeme ne diller döktüm, yine de anlatmamıştı rahmetli. Meslek sırrıymış, sırrına tüküreyim dedeciğim. Ölümünden sonra tariflerini yazdığı defteri bulmasam dedemle birlikte mezara girecekti güzelim limonata. Bak şimdi, torunun senden bile güzel yapıyor, fena mı oldu he dedem? Bana mı seslendiniz hanımefendi? Peynirin erimesini bekliyorum, iki dakikaya hazır olacak. Allah’ım sen bana sabır ver.

Gece yarılarına kadar saklambaç oynarsan sabah olunca tabii uyanamazsın it herif. Sus, yalan söyleme! İki sokak öteden duyuluyordu sesin, çanak çömlek patlamışmış. Sen bir daha geç kal, bak gör o zaman kimin çanağı çömleği patlıyor. Aval aval bakma da al bu tostu şuradaki siyah şapkalı kadına götür. Dolaptan da bir tane kola ver, arkadakilerden seç, soğuk olsun. Zıkkımlansın hanımefendi BOL BOL. Sonra da al eline süpürgeyi yağmur oluğunu tıkayan yaprakları temizle. Yanlış tarafa gidiyorsun geri zekâlı! Hay senin gibi çırağın ben… Afiyet olsun hanımefendi!

Büfe 129’da hijyen değişmez önceliklerimizdendir efendim. Buyurun, istediğiniz yeri kontrol edebilirsiniz. Ürünlerimizde kullandığımız malzemelerin hepsini güvenilir markalardan tedarik etmekteyiz. Şu sucuğun güzelliğine bakın, mis gibi kokuyor, mis! Alçakgönüllü olamayacağım, civardaki hiçbir büfe bizim tostumuz kadar lezzetlisini yapamaz. Kaldırımı mı işgal ediyormuşum? Yapmayın efendim, beş tanecik tabure ne kadar işgal edebilir şu koca kaldırımı? Muhterem babam Ahmet Taciroğlu burayı açtığı ilk günden beri vardır o tabureler, demirbaşı sayılırlar büfenin. En iyisi ben size birer karışık tost yapayım, acıkmışsınızdır. Zabıtalık zor iş, sabahtan akşama kadar yürü Allah yürü. Yanında da nefis limonatamdan ikram edeyim, bahse girerim ömrünüzde böylesini içmemişsinizdir. Evet efendim, kendim yapıyorum. Tostlarımızı yiyip limonatalarımızı içerken konuşup bir çıkar yolunu buluruz bu kaldırım meselesinin. Hayatta konuşarak çözülemeyecek bir mesele yoktur sonuçta. İkişer tane mi olsun tostlar? Hay hay, siz geçin ben hemen geliyorum. Fiyatını öğrenip ne yapacaksınız? Tüm ürünlerimiz emekçi zabıta dostlarımıza büfemizin her daim ikramıdır. Biz babamızdan böyle gördük. Faruk, bırak süpürgeyi gel buraya! Zabıta abilerine limonata ver hemen, içleri ferahlasın. Onlara değil oğlum, büyük bardaklara koy. Doya doya içsinler.

Bana hiç ters ters bakma imam efendi. Şu yarım akıllı çırağa büfeyi emanet edip de nasıl geleyim cuma namazına? Bir saat içinde her şeyi eline yüzüne bulaştırır, tüm müşterileri kaçırır bu piç kurusu. Aklım erdiğinden beri bir gün bile orucumu tutmamazlık etmedim çok şükür. Kestiğim kurbanı bir lokma kavurmalık bile ayırmadan fakire fukaraya dağıtırım her yıl. Zekatımı da payıma düşenden fazla fazla veriyorum. Yıllar evvel Hac kurasına yazılmıştım; ömrüm yeter, Allah da nasip ederse o görevimi de yerine getireceğim inşallah. Kılmadığım, daha doğrusu kılamadığım bir namaz var; onun da hesabını vakti geldiğinde yukarıdakine veririm, sana değil.

Sen buraya hangi yüzle geldin? Bana baba deme. Annenin yerden bitme kocası babalık yapsın sana nankör! Annenle bir oldunuz, soyup soğana çevirdiniz beni, ama bak, hâlâ dimdik ayaktayım. Büfe 129 var olduğu sürece benim sırtımı kimse yere getiremez evelallah. Ah kıyamam, okul kitapların için para mı gerekli? Hoşt, yılan soyu seni! Annenle sana verdiğim nafakayla her ay iki tane kütüphane açılır. Hadi yavrucuğum, başka kapıda ara şifanı. Büfe 129 saygın bir müessesedir, burayı sıradan mahalle bakkallarıyla karıştırma. Bak arkamdaki levhada ne yazıyor:

MÜŞTERİ VELİNİMETİMİZDİR,

 LÜTFEN VERESİYE TEKLİF ETMEYİN.

Aman da aman, kimler görüyorum! Büfe 129’a şeref verdiniz Filiz Hanım, keyfiniz sıhhatiniz yerindedir inşallah? Geçen gün ekmek almaya geldiğinizde pek iyi görmemiştim sizi, canınız bir şeye sıkılmış gibiydi. Ha öyle mi? Bana öyle gelmiş demek ki. Belki sahiden iyi değildiniz de siz bile farkına varmadınız o gün, bu da bir ihtimal. İnsan bazen kendi ruhuna kör bakabiliyor. Bana sorarsanız sizin derdiniz benimkiyle aynı. Ben bir bakışta anlarım insanın yalnızlığın kahredici acısıyla boğuşup boğuşmadığını. İkimiz de yalnızlık sağanağında çırılçıplak ıslanıyoruz her gün, nasıl diyordu Orhan Veli, “Bilmezler yalnız yaşamayanlar…” Efendim? Çok aceleniz var demek. Bugün de herkesin acelesi var. Ne arzu edersiniz? Buyurun; çikolatalı gofret, sigara ve naneli sakız. A a! O parayı cüzdanınıza geri koyun lütfen, görmemiş olayım. Lafı mı olur iki kuruş şeyin. Siz de bana en yakın zamanda o harika havuçlu kekinizden yaparsınız, ödeşmiş oluruz. Komşu komşunun külüne muhtaçtır diye boşuna söylememiş büyüklerimiz, değil mi? Bu arada affınıza sığınarak bir şey söylemek istiyorum. Beyaz elbiseniz size çok yakışıyor ama arada bir değişiklik yapsanız nasıl olur Filiz Hanım? Dünya gözüyle sizi farklı renklerin içinde görme lütfuna erişmek çok isterim doğrusu. Hadi hadi, tutmayayım sizi daha fazla, görüşmek üzere Filiz Hanım, her zaman beklerim. Filiz Hanım! Keki kapıcı çocukla göndermeyin olur mu? Siz getirin lütfen. Nefis limonatam var, kendi ellerimle yaptım, tazecik. Kekin yanında beraber içeriz.

Doktor bey, size saygım sonsuz ancak benden neden böyle bir şey istediğinizi anlayamadım doğrusu. Bakın yukarıdaki tabelaya, ne yazıyor? Bugün çok şakacısınız doktor bey, koca tabelayı nasıl görmüyorsunuz? Ben söyleyeyim o zaman: Büfe 129. Yani anlayacağınız burası dişçi değil, büfe. Bu yüzden benden ağzımı açmamı istemeniz hiç mantıklı değil. Sizi evvelden tanımasam ve üstünüzde önlük olmasa bu saçma sorunuzdan dolayı doktor olduğunuza dâhi şüphe edebilirdim. Ama hâlâ ısrar ediyorsunuz, ayıp artık yaptığınız. Bakın, Büfe 129 saygın bir müessesedir, burada böyle saçmalıklar yaşanmasına izin vermem. Arkadaşlarınızı da alıp buradan gitmenize rica ediyorum. Doktor bey, beni duyuyor musunuz? Madem duyuyorsunuz, gidin o vakit. Çok oldunuz ama, çekin ellerinizi yüzümden. Yardım edin! Bırak ulan ağzımı manyak herif. İlaç filan bilmiyorum ben. Çekilin üzerimden. Ah, dudağım yarıldı! Zabıtaaa!

*

Başhekim Tanrıverdi Taşköprü, kapıyı öyle sert kapattı ki odadaki neşeli uğultu anında kesildi. Başhekim hızlı adımlarla odanın ortasına yürüdü, Sağ tarafta ceviz ağacından yapılmış küçük masada oturan Filiz’e bakmaya başladı. Filiz Hemşire başhekimin kendisine baktığını fark edince telaşlandı, havuçlu kekten aldığı son ısırık boğazına takılır gibi oldu. Limonatasından bir yudum alınca lokma biraz yumuşadı, yutup rahatladı. Başhekim, Filiz Hemşire kendine gelince konuşmaya başladı.

“Rezillik, tam anlamıyla rezillik! Filiz Hemşire, bu sana son ikazım. 129 numaralı odada kalan Şinasi Taciroğlu gibi hastalığının en uç semptomlarını yaşayan birinin ilaçlarını bir doz bile atlamaması gerekiyor. Siz burada kek limonata keyfi yapmaya devam edin. Biz adamı kendi sidiğini 'Nefis, taptaze' diyerek yerdeki fayanslardan yalarken bulduk. Hasta ilaçları yutuyormuş gibi yapıyor, sen de buna aldanıyorsun. Acaba hanginiz deli, hanginiz akıllı? Söylemesi güç doğrusu! Mümtaz Bey, Şinasi Taciroğlu ile bundan sonra sizin özel olarak ilgilenmenizi istiyorum. Rica ediyorum, sizin yüzünüzden de benzeri bir olay yaşamayalım. Şimdi söyleyeceklerimi hepiniz iyi dinleyin! Bu ve benzeri olaylar son altı ay içinde altıncı kez başımıza geliyor, şayet bir kez daha tekrarlanırsa kimsenin gözünün yaşına bakmam, hepinizi sepetlerim bu hastaneden.”


Mustafa Çetin

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page