Öykü- Mustafa Ünver- Derindeki Kabuklar
- İshakEdebiyat

- 8 Tem
- 5 dakikada okunur
Pür karanlık bir bahar gecesiydi. Kendine geldiğinde ruhuna hem sevinçli hem cevapsız sorular bırakan bir vizyon içinde olduğunu düşündü. Okul muydu, mabet miydi? Yoksa tekke gibi bir mekândan mı çıkıyordu? Bilemedi. Ne tuhaf! Rüyalarda çok şey belirsizdir ama biz bunları pek de kafaya takmayız, o da sorun etmedi bunu. Oysa gerçek yaşam dediğimiz katmanda karşılaştığımız böylesi belirsizliklere normal gözüyle bakmayız, farklı hislerle dolarız, değil mi? O da kutlu hislerle dolup taştığını hissetti gözünü açtığında.
Mekân ayakkabıyla girilmeyen bir yerdi. Kapının önüne çıktı ve ayakkabılarını giymek için dizlerini kırarak yere eğildi. Ayağına geçirdiği ayakkabıların bir çift aynısı da kenarda duruyordu ve onları da bir eliyle arka kısımlarından tutarak doğruldu. Ayakkabılar şöyle yazlık tipli olanlardandı. Üzeri krem, kenarları beyaz renkli, pul pul yılan derisi yapımı pahalı ve gösterişli ayakkabılardı. O sırada üç dört genç hanımın mekâna doğru yaklaştıklarını gördü. Selamlaşıp gülümsediler birbirlerine. Kendisiyle ilgilenmiş olabileceklerini hiç düşünmediğinden ayrılmak üzere ileriye doğru kararlı bir iki adım atmışken genç kadınlardan biri seslendi: “Hocam biz de size bakmaya gelmiştik. Sakıncası yoksa bazı sorularımız vardı.”
Bu hitaptan tarifsiz bir mutluluk duydu. Çünkü artık hiç kimsenin kendisine gelip bir şey sormayacağından, hatta varlığıyla yokluğunu bile umursamayacağından emin gibiydi. Bu saplantının karanlıklarına kendini o kadar kaptırmış ve hayatın bu türden neşeli paylaşımlarına o kadar soğumuştu ki, genç insanların ona bir şeyler sormak için oraya kadar gelmeleri karşısında açıkçası hem çok şaşırmış hem çok mutlu olmuştu. Bilirsiniz, hani efsane boksör Muhammet Ali Clay’e bir Türk’ün sarılması üzerine duygusallaşıp ağladığı, sebebi sorulduğunda ise “çünkü bana sarılan ilk beyaz adam sensin,” diye cevap verdiği tarihi sözler var ya, nedense, işte o sahne hatırına geldi. Küresel çapta yazdığı destansı başarılarına rağmen unutulmaz dünya şampiyonu, buna rağmen sayısız ırkçı ayrımcılıklara maruz kalmış, sonuçta ruhunda yoğun duygusal kırılmalar ve travmalar kabuk salmıştı.
Koridorda duran bir masanın etrafına ayak üstü dizildiler. Tam onlarla konuşmaya başlamışken üç dört erkek öğrencinin de gelip sohbete dahil olmak için izin istemeleri onu hayata döndüren ikinci bir iksir oldu. İki denizin birleştiği yerde olmalıydı âb-ı hayat. Memnuniyetle buyur etti onları da ve hemen halkaya dahil oldular. Mutluluğuna diyecek yoktu doğrusu.
Gençler kutsal kitaplarda, özellikle de Kur’an’da geçen anlatıların tarihi yaşanmışlıkları üzerine sorular yöneltmişlerdi. Akan sohbet de konusunu bu minvalde geliştiriyordu. Detaylı cevaplar veriyor, doyurucu açıklamalar yapıyordu. Konuşurken ileri sürdüğü delillerin, mantıklıca ve bilgece yaptığı analizlerin hem kendisini hem öğrencileri tatmin ettiğini hissediyordu. Her şey, her şey içindi sonuçta. Hem Musa hem Hızır haklıydı kendi düzlemlerinde. Tüm plan, ilahî bilgi dahilinde yürüyordu ve her şey aynı anda pekâlâ hem bir ahlak hem bir epistemoloji hem de bir metafizik dersi olabilirdi. Neden olmasındı, neden olamasındı? O halde tüm plana vâkıf olmayan sınırlı varlıklar, epistemolojik tevazu ile varoluşsal sabır dengesini kurmaya çalışsalar elbette iyi olurdu. Varlığa damgasını her türlü vuran katmanlılık, sohbetin omurgasını oluşturmuş görünüyordu. Ayak üstü gelişen sohbete, sanki bir feyiz hâlesi de gelip konmuş, hafiften hafiften çırptığı büyülü kanatlarıyla katılımcılara eşlik ediyor gibiydi. Zihinler ve kalpler aynı tonlama üzerinde buluşup akortlanmışlardı sanki.
Kızlardan kimisinin dudaklarından dökülen kelimeleri defterlerine anlık olarak kaydettiğini fark etti. Bu daha da hoşuna gitti. Akış içinde doğaçlama yaptığı bir tanımlama, kendisine de çok orijinal görünmüş olmalı ki aynı tanımı üzerine basa basa iki defa tekrar etti. Belki unutmamak içindi, belki öğrencilerin eksiksiz kaydetmelerini kolaylaştırmak için.
“Böyle bir tanımlamayı hiçbir kaynakta görmedim aslında, şu anda aktı,” derken hak ettiği ama gecikmiş bir gururu da yaşıyor gibiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, evet bir parça gurur hissetmişti ama bu şımarık ve taşkınlığa gömülü bir böbürlenme değildi. O tür ergen hâlleri arkasında bırakalı çok, uzun yıllar geçmişti. “Bu özgün tanımlamayı kaydettiniz mi?” diye sordu öğrencilere. Hanım öğrencilerden ikisinin “evet kaydettik hocam,” diye cevap vermeleri üzerine kuş uçmadan fırsatın değerlendirilmiş olmasının verdiği huzur ve neşeyle, “Ohh, çok şükür,” dedi.
Sonra ne oldu? Sonrası yoktu ve olmadı galiba. Öğrencilere veda edip çantasını omuzuna taktı ve bir eliyle arkalarından tuttuğu ayakkabıları sallayarak mekândan ayrıldı.
***
Rüzgârın savurduğu yağmur taneleri, evin eski penceresine ince ince vuruyordu. Saatlerdir okuduğu çalışma masasının başında yaşadığı o gizemli ve kutlu vizyonu düşünüp duruyordu. Ama rüyadakinin aksine, şimdi içinde bir huzursuzluk vardı, her yana karanlık çökmüş gibiydi; sanki adı konulamayan bir kırıklık, bir kırgınlık hissine gömülmüştü.
“Böyle olmamalıydı,” dedi kendi kendine.
Tam o anda, odanın loş duvarlarında deruni ve yumuşak bir ses yankılandı.
“Olmamalı mıydı gerçekten?”
Başını kaldırdı, etrafına bakındı. Kimse yoktu, ama bir ses duyduğundan emin gibiydi.
“Kim var orada?”
“Ben… senin soruların.”
Ardından sessizlik kara bir bulut gibi yoğunlaşıp ağırlaştı. Sonra ikinci bir ses duyuldu. İlki gibi değildi, daha yumuşak ve sakindi bu kez.
“Ve ben de cevapların.”
Şaşırdı, ama ürkmedi ve kaçmadı. Galiba ikisini de tanıyordu. İkisi de kendiydi ve kendindendi; derinlerinden geliyordu zira.
***
İlk ses sertti:
“Olanlar yanlış. Haksızlık. Kaybettin. Kırıldın. Buna ‘hikmet’ demeye kalkma.”
Başını salladı, kabul etmiş görünüyordu.
“Evet… öyle hissettiriyor.”
“Çünkü öyle. Doğru olan bellidir. Zarar zarardır. Kırık kırık kalır.”
İçinde bir şeyler netleşti, hatta öyle ya da böyle bir karara ulaşmanın huzur ve rahatlığını hissetti.
“Evet,” dedi. “Galiba haklısın.”
***
İkinci ses usulca araya girdi:
“Peki… ya gördüğün sadece yüzeyse?”
Kaşlarını çattı.
“Ne demek bu?”
“Denizin üstünü görüyorsun. Ama dibinde ne var, bilmiyorsun.”
İlk ses hemen itiraz etti:
“Ama bu gerçek olandan kaçış! Açık olanı inkâr etmektir!”
İkinci ses sakindi:
“Hayır. Kaçış da değil, inkâr da; sadece sabredip beklemek.”
***
Bir an gözlerinin önüne yaşananlar geldi. Onu zor durumda bırakan, planını bozan o şey.
“Bu… dediğin gibi ‘kurtuluş’ mu yani?”
İlk ses güldü:
“Bir gemi delinince batar.”
İkinci ses cevap verdi:
“Ya kral o gemiye el koysaydı?”
Duraksadı. İçinde kopan o fırtınamsı huzursuzluk, hafifçe yer ve yön değiştirdi. İlahî hakikat, işte bazen yıkıyor, bazen incitiyor; ama sonunda dönüştürüp iyileştiriyordu. Aşkın paradoksu böyle bir şey olsa gerekti.
Sonra derin bir acıyı hatırladı. Yıllar önce kaybettiği bir ihtimal… bir yol… bir kişi.
“Peki ya o?” dedi.
“Onun nesi hikmet olabilir?”
Bu sefer iki ses de sustu. Aşkın paradoksuna ikisi birden teslim olmuş görünüyordu. Üzerinden uzun sayılabilecek bir sessizlik geçti…
***
“Her cevap sana verilmez.”
İlk ses bu kez üst perdeden değildi, yargılamıyordu. Ama kendinden emin bir hâlde, kelimelerin üzerine basa basa ve yavaşça:
“Ama bu çok ağır…”
“Evet,” dedi diğeri. “Ağır olduğu için sabır istiyor ve bunu gerçekten de hak ediyor.”
***
Bir an içini yokladı. Fark etti ki, hâlâ yıkılmamış, hâlâ ayakta ve hâlâ bir şeyler, içinde bir yerlerde korunuyor.
“Peki bu… nasıl oldu?”
“Bir duvarın vardı. Yıkılmak üzereydi.”
“Kim onardı?”
Cevap gelmedi. Ama hissetti. Sessizce, görünmeden…
***
İlk ses iyice yumuşamıştı artık:
“Ben yanlış mıydım?”
İkinci ses:
“Hayır. Sen sormak için varsın ve bunda da sonuna kadar haklısın.
“Peki sen?”
“Ben… ben de haklıyım, beklemek ve görmek için.”
***
Pencere hâlâ rüzgârla titriyordu.
Derin bir nefes aldı. Artık aklın sınırına geldiğinde inkâr etmeden beklemenin, her şeyi anlamadığını kavramanın huzuruna ermişti. Zaten her şeyi anlaması da gerekmiyordu; anladığı kadarı kendisi için yeterliydi, olmalıydı. Öğretilen gizli hikmet pedagojisi dersi ete kemiğe bürünmüş görünüyordu. Karşılığında dünyalar verilesi bir huzur ve teslimiyet içindeydi, artık hiçbir şeye karşı değildi.
Kendi kendine fısıldadı:
“Belki de kırılan şey… bırakın büsbütün anlamsız olmasını tam da beni koruyan şeydi.”
İki ses birlikte sustu.
Ve ilk kez, bu sessizlik onu rahatsız etmedi.
***
Uzun ve gizemli gecenin ardından doğan bahar güneşinin pırıl pırıl ışıkları şehre yaşam iksiri aşılamıştı. Cana ermiş tabiat ve sokaklara şahitlik etmek istercesine elinde tuttuğu bir kenarı sökülmüş ayakkabı çiftini tamir ettirmek üzere çarşıya doğru yürüyordu. Bir yandan da zihnine Mevlana’nın ölümsüz eserlerinden sızmış şu dizeleri diline nakarat etmiş, kendi kendine mırıldanıp duruyordu:
“İçeride bir Musa var, bir de Hızır / Biri itiraz eder, biri susar / Biri ‘neden’ der, diğeri ‘bekle’ / Hakikat, ikisinin barıştığı yerde.”
Mustafa Ünver




Yorumlar