Öykü- Mustafa Seyfi- Üzüntü
- İshakEdebiyat

- 25 Haz
- 7 dakikada okunur
Leylekler göç etmedi bu yaz. Günün muhtelif saatlerinde balkona çıkıp bekledi onları. Dışarıda sonsuz rahatsızlığıyla akıp gidiyordu yaşam: korna çalan arabalar, birbirine bağıran insanlar, evlerin açık camlarından sızan kötü şarkılar. Dünya bütün sesiyle bağırıyordu gene. Ama o memnun değildi durumdan. Başkalarının gürültüsünden kendi iç sesini duyamıyordu.
Aradığı bir şey varmış gibi oradan oraya dolandı durdu evin içinde. Tül perdenin ardında kum rengi gökyüzü. Balkona sürükledi bedenini. Gözleri bir arayışın gölgesinde. Saksılara dikili çiçeklere, balkon duvarına çivili nazar boncuklu süslere baktı. Delirmemek için bitkilerle, nesnelerle, alakası olmayan insanlarla konuşanlar vardır. Deliliğin kıyısındaki insanlar. Henüz onlardan biri değildi yine de.
Evinin tam karşısında etrafı kara servilerle çevrili mezarlığın gölgesi. Adamın biri yapma çiçekler konmuş bir mezarı suladı, ardından ellerini göğe açıp dua etmeye koyuldu. Plastik ıslak çiçekler ve organik kuru dua. Mezarlık işçilerinden biri yarım saattir bir mezar yeri kazıyordu. İşi bitince adam kazma küreği bir kenara koydu, yığılı toprağın üstüne oturdu ter içinde. Çocuğun teki, matem içinde gözyaşı döken annesinin elinden kurtulup mezarlar arasında koşturmaya başladı. Gözleri yaşlı kadını bir telaştır aldı; üzüntüsünü mü yaşasın, çocuk mu kovalasın? Çocuğun koşturduğunu gören kedi, köpek, kara serviye konmuş karga kaçıştı korkuyla.
Hayvanlar bizde daha bilge yaratıklar, çünkü insan denen mahlukattan köşe bucak kaçıyor hepsi, diye geçirdi aklından. Yazdan kalma plastik sandalyeyi çekti altına, bir sigara yakıp tespihini çıkardı. İlk gençliğinde parmakları arasında bir nehrin akışından farksız sallanan bu tespihi, yaşlı adamlar gibi sabırla çekiyordu artık. Zamanın görsel bir kanıtı olarak sarı kehribar boncuklar… Bu ara mezarlık camiinden sala verildi. Merhumun ruhundan kalan son parçalar, imamın hoparlörden yankılanan sesiyle dağılıp gidiverdi. Selanın sonunda ölenin kim olduğunu öğrenmek için kulak kabartsa da sesin boğukluğundan anlayamadı. Zaten ne fark edecekti? Dünya iki gündü ve insanoğlu doğduğu ilk gün ölüme doğmuştu.
Telefonuna gelen bildirimle irkildi. Yıllardır görüşmediği okul arkadaşlarından biri, sosyal medya hesabına aylar evvel eklediği bir fotoğrafını beğenmişti. Paylaştığını kendisinin bile unuttuğu fotoğrafına bakıyordu şimdi. Bir yabancının fotoğrafına bakar gibi merakla. Altına da şöyle bir not düşmüştü: ‘Eskiden yeni gördüğüm insanları anlatırdım dostlarıma. Şimdi ise eskileri anlatıyorum yeni tanıdıklarıma.’ Kendisi mi uydurmuştu, yoksa bir yerden alıntı mı yapmıştı, hatırlamıyordu. Tek haneli beğeni sayısına sahip bu fotoğrafta, her nasılsa amorti bir sevinçle gülümseyerek poz vermişti. Yalnızca fotoğraflarda gülümsemeyi becerebiliyordu artık.
Tespihi bırakıp telefonunun ekranını tespih taneleri gibi çekmeye başladı başparmağıyla. Her çekişte başka bir görüntü, her çekişte tanımadığı bir dünya insan. İçindeki sıkıntı, ya da keder, en iyi ihtimalle boşluk -adına her ne denirse- büyüdükçe, o denli dışarı sızıyordu ruh denilen nane. Çünkü insanlar mutsuzluklarına seyirci ister. O ise, olsa olsa, kederin insanı nasıl da sessizleştirdiğine basit bir örnek olabilirdi ancak; sadece kendisinin inandığı bir dinin mensubu gibi yalnızdı.
Mezarlığa bir cenaze alayı geldi. Ziyaret günü kalabalığının üzerine şimdi de bu. Kendi tarihinin en işlek günlerinden birini geçiriyordu mezarlık. Akın akın kalabalık... Öldüğünde bile rahat yok insana. Şöyle bir göz gezdirdi. Vefat eden de önemli biri olmalıydı, belki de zenginin biri. Cenaze sahipleri ve cenazeye katılanların üst başları da o biçim fiyakalıydı hani. Ölüyü uğurlamaya gelenlerin girişte park ettikleri çoğu lüks arabayı ilk kez görüyordu.
Adam kim bilir neden ölmüştü? Kalpten mi, hastalıktan mı, yaştan mı? Seneler geçtikçe insanların nasıl yaşadıklarıyla değil, nasıl öldükleriyle ilgilenir olmuştu.
Mevtayı, az evvelki işçinin kazdığı çukura bıraktılar. İşçinin tuzlu ter damlalarıyla ıslanmış toprağa yatırdılar zenginin ölüsünü. Etrafı oymalı mermerle çevrili bir alandaydı mezar yeri, aile mezarlığı olmalıydı. Aileyi teskin etmek için sıraya girdi herkes. İlçenin belediye başkanı da oradaydı. Duyulur bir sesle “Başınız sağ olsun!” diyerek taziyeyi aileye ithaf etti ilkin. Fakat bu kadarı yetmemiş olacaktı ki hemen peşinden “Hepimizin başı sağ olsun!” diye düzeltip kamuya mal etti ölüyü.
Gözü adamın mezar taşına takıldı. Doğum günü, ölüm günü. Mezar taşlarına neden doğum günü yazılırdı ki? Doğum yılı değil, doğum günleri neden yazılırdı? Kutlanamayan her yaş için geride kalanlar ızdırap duysun diye mi?
Ölülere yaşları bir kere sorulmalı, nasılsa daha fazla yaşlanamazlar.
Ağlayanlar, feryat edip ağıt yakanlar ve tüm bunlara tanıklık etmeye gelmiş olanlar. İçlerinde gene de en ilginci, acıyı akıldışı bir vakarla karşılayanlar. Cenaze törenlerinde akıllılar delirir, deliler ise akıllanır. Ölen kişi yaşlı ya da genç, iyi ya da kötü, fark etmez. Cenazeler, taziyeler, hasta ziyaretleri… İnsanın teatral yeteneğinin en saf örneklerinin sunulduğu yerler.
Cenaze töreninin bitişiyle okul çıkışı aynı saate denk geldi. Neşeli okul çocuklarının masmavi cıvıltısıyla cenazeye gelenlerin simsiyah matemi çarpıştı sonsuzlukta. Sonra renklerden habersiz araba trafiğinin gürültüsü alaşağı etti bütün çarpışmayı. Avuç içi kadar bir kız karşıdan karşıya geçmek için yola atlayınca hızla gelen kamyonun acı freni, şoförün uzaklaşıp giden kızın ardından döküp saçtığı sövgülere karışan korna sesi… Şehrin orta yerine mezarlık yapılırsa olacağı bu. Gerçi söylenene göre bir zamanlar burası da izbeydi ve şehir genişlemişti, ama olsun.
Akıp giden, durup bekleyeni anlayabilir mi? Güncelin kutsala saygısı mı olur? Kötü şeylere ne de çabuk alışıyor insan…
Gülünç mü trajik mi, bilmiyor. Eskiden olsa alaycı bir ifadeyle gülerdi bu manzaraya. Öyle ya, bir vakitler her şeyle dalga geçerdi: Dinle, insanlarla, insan yapısı her şeyle, hatta kendiyle, varlığıyla, yokluğuyla... Delirmemek için, aklını yitirmemek için dalga geçmek ve hayatta kalmak. Önceden farklı olmak için yırtardı kendini, şimdiyse normal kalabilmek için. Kimse ellemesin, şu balkonda gelsin kendi küçük ufkundan dünyaya baksın, yeterdi.
Sorularla değil, sorulara bulduğu yanıtlarla ilgilendiği bir dönemdeydi. Dönüp geriye bakınca gördüğü tek şey boşluk. Hatıralarına ağır bir narkoz verilmişti sanki. Ara ara kalbindeki çiziklere bakıp ‘Amma da çizmişler kaportayı’ diyebildiği bir kayıtsızlık. Protondan ve elektrondan arındırılmış, nötronlarla yüklü bir yalnızlık. Öyle ki, kimyadan bile alıntı yaptıracak kadar objektif bir yalnızlık.
Telefonu çaldı. Patronunun ismini görünce hem yüzü hem ruhu ekşidi elinde olmadan. Patronu yüreği bayatlamış, küf tutmuş, sıradan biriydi. Bedeni elli, ruhu yüz elli yaşında bir ihtiyar. Ve radyoda çalan baygın Türk sanat musikisi eserleri gibi ağır ağır, sinir krizine teşne bir konuşması vardı adamın. Konuşup da ucuz fikirlerini, hayata karşı dar bakışını anlattıkça fenalık geçirir gibi olurdu. Bir kere daha tatil günü aramış ve katlanılması mümkün olmayan varoluşunu dayamıştı ağzına burnuna. Sırf aramış olmak, rahat vermemek, külyutmaz ve düşman uyutmaz bir patron olduğunu göstermek için.
Telefonun kapanmasıyla beraber adamın varlığını da yokluğunu da bir güzel kalaylayıp mutfaktan gelen sese, ocakta kaynayan suyun fokurdamasına yöneldi. Kendine şekersiz, sütle terbiye edilmiş bir kahve yaptı ve tekrar aynı yere, balkondaki yerine geçti. Sokağın başından bu yana hararetle tartışarak gelen genç kadınla genç adamı izledi. Genç çift tam da mezarlık duvarı bitiminde durmuşlardı. Mezarlık duvarı, aşkları için ismi konulmamış bir sınır hattı olmuştu birdenbire. Adam susmuş, kadını dinliyordu. Kadın gitgide hiddetlenen sesiyle adama bir şeyler anlatıyor, elleriyle de durmadan orayı burayı işaret ederek sanki haklılığına bütün bir şehri şahit göstermeye çalışıyordu. Adamsa kadının söylediklerini anlamıyormuş, hatta duymuyormuşçasına suskunluğunu sürdürüyordu. Sonunda kadın da sustu. Huzursuzca elbisesinin askısını çekiştirerek geldikleri yöne doğru öfkeli adımlarla çekti gitti. Adam suskunluğunu bozmadan, hatta ardına dönüp kadına bir kez olsun bakmadan birkaç dakika duruverdi öyle. Neden sonra bu kadar beklemek yetmiş olacak ki, mezarlığın arkasından dolanarak gözden kayboldu.
Bütün olanları balkondan izliyordu. Elinde kahve, dudağında sigara, parmaklarında zamanın tanığı kehribar tespih. Kendi sefil gençliğini anımsadı genç çiftin peşinden. Kendi sefil, umutsuz, somut bir sebep olmadan acı çektiği gençliğini. Varoluşunu aşk acılarına indirgediği o aptal gençliğini. Bir tek aşk acısı çekerken var olduğunu duyuyordu o zamanlar. Bu yüzden bir kızdan ayrılıp da yeteri kadar aşk acısı çektiğini düşününce, hiçbir şey olmamış gibi başka bir aşk hikayesine yazılıyordu hemen. Sırf o güzel, ama hüzünlü şarkılara aidiyet hissetmek için bile olsa aşk acısı çektiği yıllar. Ne ahmaklık ama.
Akşam oluyordu. Aylardan habersiz ağustosböcekleri koro halinde yükleniyorlardı ekim ortasındaki akşamüstüne. Yüzünü düşürmeye başlamış güneşin son ışıkları altında oyun parkına bir sürü çocuk akın etmişti. Çocuklar çimlerin oraya kümelenmiş, dün geceki ağır yağmurdan sonra ortaya çıkan kurbağa yavrularına bakıyorlardı. Biraz ürkek, biraz meraklı. Kurbağa yavruları bir çime bir parke taşı taşılı döşeli yürüyüş yoluna atlıyor, peşlerini bırakmayan insan yavrularından kaçmaya çalışıyorlardı. İçlerinden bir tanesi ise az evvel atladığı parke taştan tekrar çime çıkmak için uğraşıyor, fakat kendisinin on misli yükseklikteki kaldırım taşını aşamıyordu. Hayvanın, etrafındaki çocuk kalabalığının telaşıyla rengi daha da yeşermişti sanki. Bilgelik korkuyu kabullenmekle başlar, diye düşündü.
Kaportası pastan kararmış bir araba caddeden ah vah ederek geçiyordu ki, arabanın şoförü parktaki çocuk kalabalığını görüp aniden durdu. Arabasını hemen bir kenara çekip bagajdan çıkardığı balon dolu sopayla çocuklara doğru hızlı adımlarla yürüdü. Adam çocukların dikkatini çekmek için yürürken bir yandan da, “Baloncu geldi!” diye bağırıyordu. Baloncu göğün ve yerin bütün renklerini toplamıştı balon sopasında. Çocuklardan birkaçı hemen o yana doğru seğirttiler.
Sigarasını söndürdüğü sırada sokaktan geçen eski komşusu Lokman Bey’le selamlaştı. Adam, selamına karşılık bir baş selamı ile yetinip yoluna devam etti. Ama o, adamın sokaktan verdiği sessiz selama karşılık kendi balkonunda ayağa kalkarak yanıtlamak zorunda hissetti kendini. Herkeste böylesi derin bir saygı uyandıran Lokman Bey emekli bir genel cerrahtı ve şehirdeki herkeste iyi kötü bir neşter izi vardı. Bütün bir şehirde kendinden iz bırakabilmek yalnızca önemli insanların yapabileceği bir işti. Gene de her şeye rağmen sıkıcı bulurdu bu adamı. Hayatı boyunca saç tıraşını değiştirmeyen, saçını farklı taramaktan bile imtina eden tipler vardır. Bu adamın da bir günden bir güne farklı bir saçla dolaştığını görmemişti.
İnsanları sevmiyor değildi, sadece bu insanları sevmiyordu. Sebebini bilmediği bir ağırlık hissediyordu göğüs kafesinde. Kaldırım taşları arasından sızan aykırı bir tutam ot gibiydi. Ne buralardan gidebiliyor ne de buralara alışabiliyordu. Niye böyle olmuştu, böyle biri niye? Sonuna ünlem işareti koyamadığı ahretlik bir kederi vardı hep. Niye? Herkes onu yanlış anlamıştı. Hep yanlış anlaşılmaktan sonunda o da yanlış anlaşıldığı kişi olmuştu işte. Hayatı yanlış okumuştu. Ve bu yanlışlık gitgide sırtında büyük bir yüke dönüşmeye başlıyordu. Elinden gelen tek şey ise bir sigara daha yakmaktı. Bir bira daha söylemek, bir yalana daha inanmak, bir gözyaşını daha ertelemek, boşluğa bir parantez daha eklemek.
Akşam iyice oturdu. Mezarlık o bildik sessizliğin koynunda. Arkadaki teneke mahallenin sokaklarından atlının biri çıktı ansızın ve geldiği gibi süratle ara sokaklardan birine dalarak gözden kayboldu. Eyersiz atın genç binicisinin de üstü çıplaktı ve ufak tefek biri olmasına rağmen, atın heybeti adamı da olduğundan heybetli gösteriyordu. Atın geçtiğini gören parktaki çocuklar kurbağaları bırakıp o yana koşturdular. Satamadığı bir dolu balonunu, park çıkışı eski püskü arabasının bagajına sığdırmakla meşguldü baloncu. Diğer çocuklardan uzakta duran, ağzında maskesiyle küçük bir kız çocuğu kıvır kıvır saçlarıyla Mevleviler gibi dönerek ve gülümseyerek geldi bankta kendisini izleyen annesinin yanına. Burnunu annesinin burnuna sürttü gözlerini de kapayarak. Ve geldiği gibi döne döne, gözleri kapalı ve gülümseyerek oyun parkına doğru uzaklaştı.
Gün bitmiş, herkes köşesine çekilmişti. Ağır ağır ayağa kalktı. Yaşayıp yaşamadığını anlamak için derin bir nefes aldı. Uzun zamandır düş kurduğu da yoktu. Yalnız balkonundan izliyordu olanı biteni. Üzgündü. Gördüğü her şey onda üzüntü yaratıyordu. Ama seviniyordu da üzgün olduğuna. Üzgün olduğuna neden seviniyordu? Üzüntü duyabildiğine göre halen insanca bir tarafı kalmış olmalıydı içinde. Buna seviniyordu.
Mustafa Seyfi




Yorumlar