top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Nalan Arman- Enkaz

Sabunu boş vermesini, gül satanların paraya para demediğini söylüyor uzun boylu olan. Sahil boyunca şaşkın aşıklara, sadakatsiz kocalara, sünepe oğullara sattığı demetin aynısı elindeki. Bire beş kazanıyor. Son seferde istasyondan sahile varmadan çoğu bitmiş.

Osman’ın gözleri, ağzı, burnu, tombul yanakları parlıyor. Annesini sert tırnaklarıyla avuç dolusu parayı kavramış gökyüzüne kaldırırken hayal ediyor. O solgun yüz gençliğine dönüyor birden, fotoğraftaki gibi çiçekli şapkası başında, çın çın öten kahkahası Osman’ın kulağında. Tatlı, nazik sesi saçlarından yayılan rüzgâra karışıyor; güneşin, bulutun dolduğu evi hafifçe sarsıyor. Uçuşan eteğinin altında iki kız kardeşi beliriyor sonra. Eğri büğrü, çıplak kollarıyla birbirine sarılmışlar. Osman, odanın ortasında, annesinin tam karşısında. Köşeye sinen abisinin hırsız gözleriyle karşılaşıyor, başını çeviriyor hemen. Şimdi kendisine ait olanı alma zamanı.

Kutuda birkaç sabun var. Annesinin toptan aldığı, onun dil döke döke, birer birer sattığı sabunlar. İki yanı çivili tahta kutuyu urganla tutturup boynuna annesi asıyor Osman’ın. Kargıya geçirilmiş el dikişli bebek önlüklerini de eline tutuşturuyor kimi zaman. Kendisi, haftada ayda, kalın güçlü bacaklarıyla Yeni Mahalle boyunca taban tepiyor önce; sabun fabrikasının yolunu tutmak için çamurlu, hantal ayakkabılarını sürte sürte tarlaların arasından geçiyor. Çocukluğunun, ilk gençliğinin refah içindeki günlerine taban tabana zıt bütün bunlar, başında şapkasıyla kız enstitüsünün yollarında cıvıldaşarak yürüdüğü günlerden ne kadar uzak. Osman, dönüşte yemenili göçmen kızların topladığı zerzevatı da yüklendiğini, kan ter içinde eve geldiğini biliyor. Her kuruşu tek tek hesapladığını da biliyor. Sadece o biliyor. Abisinin okul harçlığı almaktan, sevgili tutmaktan, büyüklenmekten başka bildiği yok. Erkek kardeşinin işi haylazlık, camı çerçeveyi indirmek. Babası işten geldiği gibi şaraplı sofrasında oturmayı biliyor. Kız kardeşleri hiçbir şey bilmiyor.

Sabun bitiyor, uzun boylunun gülleri daha yola çıkmadan azalıyor. Osman tereddüt içinde kalakalıyor bir süre. Sonra annesinin kahkahasına karışan rüzgârı, evdeki sarsıntıyı, abisinin endişeyle sindiği köşeyi, kendisini -odanın ortasında ileri geri salınışını, o tarifsiz hissi- düşünüyor. En çok da annesinin ona minnetle bakışını. Yapabileceği tek şey arkadaşının peşine düşmek. Ergenliğini küçücük bir eşikten atlayıp nasıl geride bırakmışsa babasının öfkeden çarpılmış yüzünü de öyle geride bırakıveriyor.

Çiçekçinin kocaman bir gül bahçesi olduğunu söylüyor uzun boylu. Bahçe dünyanın bir ucunda, tren garı öbüründe. Yürürken adımları hevesli. Çok geçmeden trene yetişmek için yoldalar, ceplerinde ne varsa güle yatırmışlar. Aralarındaki mesafe en az üç metre. “Çabuk ol,” diye bağırıyor uzun olan. Trenin kalkmasına az bir zaman kalmış. Osman soluk soluğa “Çabuk olalım,” diyor. Yetişemiyor, koşuyor. Yağlı uylukları birbirinin üzerinde, sıcak ve ağır. Güllere sarılı kolları hızını kesiyor. Kırmızı yüzünün iki yanı, alnı ıslak. Sırtı, koltuk altı, göbeği bile ıslak. Araları açıldıkça açılıyor. İnce, uzun bacaklar uzaklaştıkça midesine bulantı, karnına ağrı giriyor. Bacaklar tamamen kaybolduğunda içi öfkeyle dolu. Hafif pişmanlık duygusunun üzerine kırk kat örtü atıyor hemen.

***

Beklediğine değmiş. Duvarları maun kaplamalı vagon ekşi ekşi kokmuyor. Kırmızı, meşin koltuğun birinde şapkasını burnuna kadar indirmiş bir adam var. Bacaklarını uzatmış, usul usul horluyor. Frenk Mahallesi’nden olduğu kılığından belli olan kadın az ötede. Beyaz, sakin, büyülü göğsünde yapma gülü var. Yanı başında pembe bir sepet duruyor. Birkaç koltuk önündeki sinek kaydı traşlı adam, gazetesinden başını kaldırıp bakıyor. Güllerin fiyatını soruyor. Eliyle hayır anlamında bir işaret yapıyor çabucak. Gülleri satmak için sahil boyuna kadar beklemesi lazım Osman’ın. Oturmak üzere diğer bölmeye, yeşil koltuklara yöneliyor. Bir kadını komşuları Letafet teyzeye benzetiyor. Tam selam verecekken dimdik oturmuş; tarlaları, bahçeleri seyre dalan adam kurbağa bakışını ona çeviriyor. Osman, görmezden gelip hızlıca yürüyor. Gözü camda. Adam, okulundaki müdür muavini. Şamarını az yememiş, “geri zekalı” diye tıslaya tıslaya, kulağına kaç kez asıldığını hatırlamıyor bile. Kim bilir kimlerin yerine pek çoğu. Eni boyuna gitmiş, uzamış da uzamış hayal etmeye çalışıyor kendisini. Kılığı bakımsız, yoksul, yakışıksız değil. Okul bahçesindeki alkışlar bir inilti haline gelene kadar uzayıp gidiyor. Kimsenin gıkını çıkaramadığı kurbağa muavine kafa tutmuş.

“Nerden alıyorsun o gülleri?” diye sesleniyor birisi. Rüyadan uyanıyor. “Kahretsin, kahretsin, kahretsin…” Yine o ses. “Bahçeden,” diyor, usulca. Muavin, “Nerden?” diye tekrarlıyor.

“Oğlum konuşsana!” diye bağırdığını sanıyor birden. “Gül bahçesinden,” diyor. Sesi içine kaçmış iyice. Süklüm püklüm ilerlerken muavinin, “Geri zekalıların hepsi beni bulur,” dediğini duyar gibi oluyor. Çiçekli eşarplı, lacivert pardösülü kadının karşısına çöküp güllere sarılmak en iyisi.

Tarlaları, zeytinlikleri geçiyorlar; birbirine bitişik binaları, köşkleri de hepsini. Korna sesleri duyulmaz oluyor. Ardından bomboş arazileri, bütün ovayı geçiyorlar. Dağlara serpilmiş evlere geliyor sıra. Tren deniz kıyısına iniyor, tersanenin arkasına yöneliyor sonra. Gıcırtılarla yavaşlıyor, sarsılıp duruyor. Gri örme taşlı istasyondalar. Osman’ın buraya yalnız başına ilk gelişi. İstasyonun çevresini dolaşıyor, dantel siperliklere bakıyor. Acelesi var, hemen yürümeye başlamalı. Güller sahile varmadan azalıyor. Deniz yeli yanaklarında, yanakları al al, yüzü gözü ışıl ışıl sahilde birkaç kez turluyor.

Çabucak bitiveriyor elindekiler. Para kesesi neredeyse dolu. Keseyi açıp açıp kapıyor, bir daha bakıyor, bir daha. Paralara bakıyor, gözünü ayırmadan; dili, dudağı, yanağı, gözü, hepsi birden kamaşıyor. Sıcak ve aydınlık odadaki o hafif sarsıntıyı duyuyor yine. Annesi gözünün önünde. Yüzü ona dönük, ağzı kulaklarında dans ediyor. Kollarını büküp geniş kalçasını ağır ağır sallıyor; beyaz, sakin, büyülü göğsündeki yapma gül pırıltılı, şapkası pırıltılı.

Bir koşu geri dönüyor, daha çok gül almalı.

***

Neredeyse karanlık basmış ama para kesesi de ağır. Bahçeye giriyor, evin kapısına yürüyor, içinde korkuyla karışık bir sevinç. Babasının dışarı taşan sesini duyuyor aniden. Camları zangırdatan, odadan mutfağa geçip girişte yankılanan sesini. Bağırtısı kapının altından sızıp kulağında çınlıyor. Midesinde kıpraşmalarla ses kesilene kadar orda öylece dikiliyor.

Kapıyı kız kardeşi açıyor, en küçük olan. Herkes ayakta, çıt yok. Annesinin yüzü kül rengi; sarılara karışan soluk, kırçıllı bukleleri dağınık bir halde ensesine sarkıyor. İçeri girdiği an babasının torbalanmış gözleriyle ona baktığını görüyor, ta gözünün içine.

“Saat kaç ulan,” diye bağırdığını duyuyor babasının. “Dingonun ahırı mı burası!”

Dingonun ahırı mı, ahırı mı, burası dingonun ahırı mı … Camlar titrerken cümleler beynine hücum ediyor. Gözyaşları birikiyor, anlamamış gibi bakıyor babasına. Hakikaten hiçbir şey anlamıyor. Her zaman anladığını şimdi anlamıyor.

Annesi, “Mithat Bey,” diyor, “dalmıştır çocuk.”

Nereye dalmış? O gelmeden herkes evde olmayacak mı? Kimden yüz buluyor bu hergele? Kulamparalar etrafta cirit atıyor diye kaç kere söylemedi mi?

Babası bağıra çağıra banyoya yöneliyor. Öfkeden çarpılmış bir yüzle geldiğinde kaygan, ıslak şey elinde. Yere doğru uzatmış başını, salına salına. Bir o taraftan, bir bu taraftan saldırıya geçiyor hemen. Osman’ın tombul vücudu zemine çarpıp çarpıp geri geliyor. Sonra olduğu yere çöküyor. İki büklüm. Kollarıyla kafasını, göğsünü, bacaklarını örtmeye; dirseğiyle saldırıyı püskürtmeye çabalıyor. Bacakları yol yol kızarmaya başlamış, ciğerlerindeki bütün hava çekilmiş. Ağlamıyor. Sadece omuzları sarsılıyor birkaç kere. Parmakları gömleğinin ucunu yakalıyor; büküyor, büküyor, top gibi yuvarlayıp sıkmaya başlıyor. İçinden bir şeyler çıkıyor o anda. Çıkanlarla çıplak bir küfür yerçekimine kapılıyor, uzak zamanlara yolculuğa çıkıyor.

Güçlü, keskin ışık gözünü aldığında ayakta. Dehşet içinde bakan annesini, kardeşlerini, abisini görmeden. Babasının sesi kulağında uğultu gibi. Elini cebine daldırıyor, keseden paraları çıkarmaya başlıyor. Alıp alıp yere atıyor; alıyor, alıyor, yere atıyor. Alıyor atıyor, atıyor, atıyor…

Yeterince zaman geçince bir el pencereyi açıyor. İçeriye dolan alaca renkli bir hava. Bu havada hikâyeyi yeni baştan okuyorlar. Konuşacak hiçbir şeyleri yok. Osman, annesine tahta kutuyu emanet verdiğini söylüyor sadece. Küçük kız yere çömeliyor. Eğri büğrü kollarını uzatarak paraları yerden tek tek topluyor. Abisiyle küçük erkek kardeşinin yüzünde tuhaf bir gülüş yakalıyor Osman. Gülüşler odadaki boşluklara sızıyor.


Nalan Arman

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page