• İshakEdebiyat

Öykü- Nazan Duman Türkşen- Dünyalılar

Allah'ın unuttuğu yerde yazlık almak hangisinin parlak fikriydi bilmiyorum. Kesin babamındır ama ona izin verdiği için annemi de affetmeyeceğim ömür boyu. Kendimi bildim bileli hava ısınınca buraya geliriz, bütün yaz hapsoluruz. Çocukken pek takmıyordum, annemlerin arkadaşları sürekli gelirdi, onların çocukları ile zaman geçirirdim. Ama artık yaşlandılar, eskisi kadar arkadaşları yok. Şehrin gürültüsünü kafaları kaldırmıyormuş, mümkün olsa hep yazlıkta yaşayacaklar, işe buradan gidip gelecekler. Aksi gibi o kadar sakin bir yer ki sıkıntıdan patlasan, "Bu ses ne böyle?" diye bakan olmaz. Bütün arkadaşlarım tatil maceralarını, tanıştığı yakışıklı çocukları, yaz aşklarını anlatırken ben tekne kazıntısı kardeşim Fırat'la -annemin duymadığı zamanlarda kısaca Fırt- uğraşıyorum, aman ne heyecanlı.

Kardeşim tam bir milli felaket. Kapılara tırmanıp sandalyelerin bacaklarını kemiren çocuklardan değil ama doğduğundan beri susmadı. Önce ciyak ciyak ağlıyordu, sonra daha kötüsü oldu, konuşmayı öğrendi. Sürekli soru soruyor, bana okulda bu kadar soru sormadılar! Bir de antin kuntin şeylerle geliyor. Kara delikleri, paralel evrenleri falan soruyor. Anneme ve babama göre zekâ belirtisi, bana göre sırf beni deli etmek için yapıyor. Zannettikleri gibi dahi falan değil ayrıca, nerdeyse yedi yaşına geldi, okula başlayacak, daha çoraplarını giymeyi beceremiyor.

Sıkıntıdan çatladığımız gecelerden birinde, teleskopumu alıp biraz gözlem yapayım dedim, vakit geçer belki. Fırt peşime takıldı elbette, kurtuluş yok, çocuk değil kene. Bir zamanlar babamdan bana walkie talkie almasını istemiştim, o zamanlar cep telefonu için küçük olduğumu söylüyorlardı. Bir yazlık komşumuz vardı, yaşıtım kızları olan. Evlerini satıp başka yerde (daha güzel ve popüler) yazlık almadan önce, geceleri konuşurduk. O zamandan kalan telsizi de aldık yanımıza. Denize yakın bir yerde teleskopu ayarladık. Bir süre aydaki kraterleri izledikten sonra bizimki sıkıldı tabii, on dakikadan fazla sabit durduğu nerede görülmüş ki?

Telsizlerde anlamsız bir parazit vardı ama birini eline verip yolladım sahilin öbür ucuna doğru. Babamın dediğine göre bu telsizlerin menzili, en iyi sivil telsizlerinkinden bile iyiymiş, tam anlamıyla profesyonelmiş. Fırat'ın güdük bacaklarıyla uzağa gitme ihtimali olmadığından rahattım. Zaten korkağın tekidir, yüz metre uzaklaşsa, ağlaya ağlaya geri gelir.

Hazır Fırat gitmişken, telefonumu alıp okul arkadaşlarımdan birini aradım. Ne zaman özel konuşmak istesem Fırt dibimde bitiyor. Bir de müzevir piç, anlatma dediğim her şeyi anneme yetiştiriyor. Fırsattan istifade canım arkadaşımla konuşurken ileri geri yürüyordum. Dedikodumuzun en civcivli anında, Fırat'ın gittiği yönde bir ışık parlaması gördüm. İlk önce şimşek sandım, belki komşu ilçede yağmur yağıyordur, birazdan burada da başlar. Ama ışık sönmedi, hâlâ yanıyordu, epey de güçlüydü. Birden içime bir ağırlık çöktü, korkmaya başladım. Telefonu fırlatıp telsizi kaptım, Fırat'a ulaşmaya çalıştım.

Fırat hemen cevap verdi,

“Abla koş, burada çok güzel bir şey var!”

Gittiği tarafa koşmaya başladım, aceleden kaydım. Telsiz elimden, terliklerim ayağımdan fırladı gitti. Küfür ede ede yerimden kalktım, ağrıyan kalçamı ovuşturarak, yetmezmiş gibi hafiften topallayarak yapabildiğim kadar hızlı koştum. Kardeşimin yanına gittiğimde heyecanla karşıladı beni,

“Bak! Bak!”

Bakmasına baktım da, bir şey göremedim, ışık gözümü kör ediyordu. Gözlerimi kırpıştırarak parlaklığa alışmaya çalıştım ve birkaç saniye sonra o şeyi gördüm. Bir uzay gemisi! Daha önce hiç uzay gemisi görmemiş olabilirim ama tanımamak imkânsızdı, karikatürlerdeki gibiydi aynı. Ve daha da beteri, ağır ağır bize doğru gelen robot! Parlak beyaz bir şey, kocaman ve yuvarlak kafalı, Fırat gibi götten bacaklı.

Nasıl oldu bilmiyorum, robot bizi koyun güder gibi önüne katıp araca ilerlemeye başladı. Fırat elime yapışmış, ağzı kulaklarında yürüyordu. Ben de ona uydum saf gibi, nasıl yıkık bir tipsem artık, kaçmayı akıl edemedim. Mezbahaya giden inek gibi sallana sallana merdivenleri çıktık. Kapıya gelince android bizi durdurup birkaç numaraya bastı. Bilgisayarın robotik sesi şifreyi sorduğunda “Sonsuzluk ve ötesine!” dedi bezgin bezgin. Türkçe konuşuyordu. Yanlış mı duymuştum, yoksa inmeden önce yerel lisanı araştırmış mıydı bu uzaylılar? Belki de rüya görüyordum ya da biri bana şaka falan yapıyordu.

İçeri girdiğimizde bizi çok güzel bir kadın ve vasat bir adam karşıladı.

“Bunlar mı? Jim?” dedi kadın bizi küçümseyerek. “Doğru kişileri aldığımıza emin misin? Daha çocuk bunlar?”

“Sensin çocuk,” diye geçirdim içimden ama hatun epey belalı bir tipe benziyordu, o yüzden sesimi çıkarmadım.

"Belki dikkat çekmemek için çocuk kullanmışlardır Angelina. Görünüş yanıltıcı olabilir,” dedi adı Jim olan adam. Sonra bize eliyle holü gösterdi, “Gelin, bir şeyler içelim, bildiklerinizi anlatın.”

Bildiklerimizi anlatmak mı? Bir şey bilmiyoruz ki! Eğer sorularına cevap vermezsek bize işkence edip beynimizi yakacaklar. Fırat'ın bir beyni olduğunu sanmıyorum ama benim kendiminkine yönelik planlarım vardı hâlbuki.

“Siz Marslı mısınız?” diye sordu şaşkın kardeşim.

Kadın dudak bükerken adam gülümsedi,

“Hayır, Mars'ın atmosferinde çok fazla karbondioksit var, bize uygun değil. Başka bir galaksideniz.”

“Hangisi, hangisi? Alfa Centauri mi?”

“Daha uzak. Ama gezegenimiz sizinkinin ikizi gibi.”

“Jim!” diye uyardı kadın, "Çok fazla bilgi veriyorsun. Belki de bizim işle alakaları yok.”

“Hayatım bu kadar aksi olma,” diye itiraz etti Jim. “Önce hikâyelerini öğrenelim, aradığımız kişiler olmasalar da, birlikte bir şeyler içebiliriz.” Sonra bana dönüp yanağımdan bir makas aldı.

“Sen ona bakma tatlım, ne zaman güzel bir kız görse, kendini tehdit altında hisseder.”

Ay ben güzel miyim yani? Jim, sen nasıl bir kralsın böyle?

Bizi ayrı odaya aldılar. Bir hastane kadar mavi ve steril olmasaydı kendimi iyi hissedebilirdim. Çünkü o tuhaf robot, ev sahibi edasıyla bize kurabiye ve çay getiriyordu. Kadın, sanki evrenin hâkimiymiş gibi dolanıp duruyordu. Kurabiyelerden arka arkaya alıp kemirirken,

“Bu gezegende iş yapmak gerçekten keyif Marvin,” dedi robota, “Andromeda'da takıldığımız zamanlar yediğimiz o yavan deniz kabuklularından sonra bu kurabiyeler bir ziyafet.”

“Sana bir robot olduğumu hatırlatmalı mıyım Angelina? Beynim gezegen kadar büyük olsa da tat alma duyum yok.”

Robot huysuzdu, kadın kaltağın tekiydi ama Jim denilen adam efendi birine benziyordu. Fırat'ın geldikleri gezegenle ve evrenle ilgili sorularına tek tek cevap verdi. Yeni bir adam, elinde ürkütücü bir çanta ile gelene kadar, uzay gemisinde olduğumuzu unutmuştum. Ve daha beteri, seyir halinde olduğumuzu fark edememiştim bile.

Dünyadan çoktan ayrılmış olmalıydık, panelden akan gökcisimlerini görür görmez, Fırat yerinden fırlayıp uzayı görmek için cama yapıştı. Ben dehşetle yeni adama bakıyordum.

“İşe yarayacağından emin misin Rick?” dedi kadın.

“Elbette, Nexus 6'lardan daha zor olamazlar.”

İşkence zamanı gelmiş miydi yani? “Kardeşimi bırakın!” diye bağırıverdim. Meğer sevmediğim kardeşim benim için çok değerliymiş, onun yerine kendimi feda etmek çok doğal gelmişti.

“Ufaklığı boşver, bırak eğlensin, kız işimizi görür,” dedi Jim. Fırat hâlâ elleri ve burnu cama yapışmış, yanında sıkıntılı sıkıntılı dikilen Marvin'i soru yağmuruna tutuyordu. Rick denen dallama korkunç çantasından makarna süzgeciyle röfle bonesi arası bir şey çıkardı. Kesin beynimi yakacaklar. Kesin hafızamı silecekler.

Zımbırtıyı kafama geçirirken, “Rahat dur küçük kız, yoksa saçların elimde kalır,” dedi Rick. Aman ne güzel, hem beynimi eriyecek, hem de kel kalacağım. Daha sevgilim bile olmadı, hiç öpüşmeden geberip gideceğim. Seni adam sanmıştım Jim! Bunu bana nasıl yaparsın?

Yanaklarıma tuhaf diskler yapıştırıp daha tuhaf ibreleri olan bir alete bağladı.

“Sadece soru soracağım, verdiğin tepkilerle cevapların uyuşuyorsa doğruyu söylediğini bileceğiz. Bence yalan söylemeyi deneme.”

Sordu, sordu, sordu... Çoğunu hayatımda ilk defa duyuyordum. Jim ve Angelina neredeyse bütün evrende tanınan, kellelerine ödül konmuş, iki büyük hırsızmış. Geride bıraktıkları leşler de cabası. Bizim kuş uçmaz kervan geçmez sayfiyeye de kıymetli bir yeraltı kaynağını patlatmak için gelmişler. Babamın öve öve bitiremediği telsizi gerçekten profesyonelmiş, sinyali, onlarınkine karışmış. İki salak bizi anlaşma yaptıkları adamlar sanıp almaya gelmişler. O depresif robot Marvin, en başından beri yanlış kişiler olduğumuzu biliyormuş ama söylememiş çünkü canlı bir organizma olmadığı için kendisiyle dalga geçen Angelina'ya çok sinirliymiş, işlerini baltalayarak intikam almanın komik olduğunu düşünmüş.

“O kavgayı üç yıl önce etmiştik seni sinsi hurda yığını!”

“İntikam soğuk yenen bir yemektir Angelina.”

Rick kafamdaki zamazingoyu çıkardı. Fırat gelip yanıma oturdu. Şimdi ne olacaktı? Kaç saattir yolculuk ediyorduk? Bu geminin hızı neydi? Gezegenimize geri dönebilecek miydik? Bizi Dünya'ya bıraksalar bile, evimizin yolunu bulabilecek miydik?

“Eee, şimdi ne olacak?” dedim en cici halimle.

“Onları yanımızda götürecek değiliz. Bebek bakacak olsam, kendiminkilere bakardım.”

Jim, ensesini kaşıdı.

“İlk indiğimiz gezegende mi bıraksak?”

“Gemide olmalarını nasıl açıklayacağız?”

“Dünyaya bırakın o zaman,” dedi Rick.

“Arayı çok açtık. Vakit kaybı. Onlardan kurtulalım,” dedi “Çöpü dökelim” dercesine rahattı. Ama robot daha beterdi, “Sakın burada öldürmeyin, geçen seferki gibi her yerden kan ve doku parçaları temizlemek istemiyorum,” diyerek kanımı dondurdu.

Sonunda bizi gemiden atmaya karar verdiler. Öylece uzay boşluğuna.

“Evet, en iyisi bu. Marvin, götür onları.”

Marvin ikimizin de ensesine yapışıp sürüklemeye başladı. Ufak olabilirdi ama insandan daha güçlüydü, kedi yavrusu gibi kaldırıp geminin kıç tarafına taşıdı bizi. Yüksek güvenlikli, hava, ses ve ışık geçirmez bir kaç kapıdan geçtikten sonra, bizi tahliye odası olduğunu anladığımız boş alana atıp dışarı çıktı. Kapı arkasından kapanırken “İşlem başladı” anonsunu duyduk, duvarda bir sayaç doksan saniyeden geriye saymaya başladı. Çığlık çığlığa Marvin'e bağırıyorduk, bizi geri alması için.

“Kısa tanışıklığımız güzeldi dünyalılar. İntikam almama yardımcı olduğunuz için teşekkürler,” dedi, hoparlörlerden zalim robot.

Çıkış kapısının açılmasına son 60 saniye. Koruyucu tulumunuzu doğru giydiğinizden ve oksijen tüplerinizin dolu olduğundan emin olunuz.

Ne tüpü, ne tulumu? Bizi öylece atıverecekler uzay boşluğuna! Fırat'la birbirimize sarıldık. Yere çökmüş ağlıyorduk, birden kafamda bir ağırlık hissettim. Başımı kaldırdığımda yüzüme bir su damlası düştü. Sonra bir tane daha. Suyun kaynağı neydi bilmiyordum. Gemi su mu sızdırıyordu yoksa yoğunlaşan gazlar mı akıyordu umurumda değildi. Gemi son saniyeleri sayarken,

“Abla! Abla!” diye seslenen Fırat'a aldırmadan büyülenmiş gibi damlaların akışını izledim. Altımızdaki kapak açılıp boşluğa düşerken, hâlâ damlalara bakıyordum.

Yüzüme düşen damlalar Fırat'ın gözyaşlarıydı. Meğer gördüğümüz ışık, komşu köyden bir düğünde atılan havai fişeklermiş. Yolda kaydığımda, popomla birlikte kafamı da vurmuşum ve kendimden geçmişim.

Kardeşime sarıldım. “Haydi ufaklık,” dedim, “evimize gidelim.”


Nazan Duman Türkşen


55 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör