top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Neşe Cengiz- Nereden Çıktı Bu Zeytinlik?

Ne yapıp edip şu işten kurtulmalıydı. Uğraşamıyordu artık. Vallahi bezmişti canından. Bu yaştan sonra yapılacak iş değil. Toplaması ayrı dert, satması ayrı. Doğru düzgün kazansa neyse. Malı alan parayı vermiyor, sallıyorlar ha bire. “Vay aklımı,” dedi, “nereden çıktı bu ticaret?” Allah’ın günü teklifsiz daldığı çay ocağına girmekte tereddüt etti. Hamdi kara bıyıklarının altından sırıtıp geçti karşısına.

“Ooo, buyur hele. Oğlum kaşarlı da at hemen. Beyimiz gelmiş.”

Sanki kırk yılda bir uğruyor. Üzülse de sevinse de yol ilkin buraya çıkar, babasının yeri gibi girer kapıdan. Şimdi neydi bu tereddüt? Ne olsun, borç isteyecek yüzü yok. Hamdi delikanlı adam, üstelik memleketlisi. Askerde bile aynı bölükteydiler. O zaman da tıpkı şimdiki gibi severdi bu aklı savruk herifi. Para neymiş, istese böbreğini verir. Gel gör ki verdiği her kuruş havaya gidiyor.

Selamsız sabahsız ilişti sandalyeye. İki sigarayı ardı ardına içti. Bu Hamdi de olmasa… Aslında kolay karartmaz enseyi. Öfkesi desen sabun köpüğü. Nakarat gibi bir küfür salladı mı tamam. Bu defa küfürle geçecek iş değil, belli. Gerilip ayağa fırladı. “Vay geçmişini, nereden çıktı bu zeytinlik?” Hamdi kollarını kavuşturdu dikildiği yerde. “Ulan,” dedi, “bunu da berbat ettin ya!”

Kaçıncı dibe batışı bu artık. Terhis olduğu sene otomobil fabrikasında işçiydi ne güzel. “Arkadaş,” demişti, “fabrikada sürünecek adam mıyım ben?” Para ticaretteydi. O sıra akrabalardan biri tuhafiye dükkânını devrediyor. Şöyle iyi, böyle kazançlı martavallarını yutup memleketteki tarlayı feda etti enayi. Hamdi’nin, “Madem iyi kazanıyor, ne demeye devrediyor bu herif?” sözlerine kulak tıkayıp baştan sona yeniledi dükkânı. Ay geçmeden iki tuhafiye daha açıldı aynı caddede. Kan beynine sıçradı.

“Vay geçmişini, nereden çıktı bu tuhafiye? Baktı olmayacak, ne kadar mal varsa yarı fiyatına elden çıkarıp kırtasiyeye çevirdi dükkânı. Bir seneyi bulmadan battı gitti. İşte o vakitler girdi bu zeytincilik işine.”

Akraba dedin mi canını verir. Amcaoğlunun aklına uyup elinde kalan son sermayeyi iki dönüm zeytinliğe yatırınca karısı kıyameti koparmıştı. Dinine yandığının eksik eteği, ne anlardı erkek işinden? Gıcır gıcır kâğıt paraları saysın eline, o vakit kapatırdı ağzını. Fakat ne para hayalleri ne karıyı susturma planı tutmadı Vedat’ın. Zeytinlik bereketliydi esasen. Ancak, iş zeytinleri satmaya gelince tutturamıyordu hesabı. Falanca haftaya verecek, filanca öbür ay ödeyecek derken boş avuçlarını yüzüne sürüp yollanıyordu eve. İlkin Hamdi’nin yerinde buluyordu kendini. Karı istediği kadar sövsün. Yanaktan bir makas, tamamdır. Önce arkadaşına döksün de içini. Bıkmadan dinlerdi adam.

Masaya iki çay geldiğinde oturmuşlardı. Tepesi öyle atmış ki arada Hamdi’nin çayını götürdüğünün farkında değil. Karşıdaki ses etmedi. Bir o bardaktan, bir bu bardaktan içişini seyrederken sırıttı. Hele bugün ne yumurtlayacak?

“Gittim dükkâna, kapıda benim gibi birkaç keriz daha toplanmış. Kepenkler kapalı, Ali’den haber yok. Vay avradını, nereden çattık bu Ali’ye?”

Dinledikleri gülünecek şey değil ama Vedat ölüyorum dese güleceği geliyor insanın. Üstüne bir de eve varınca karı ağzına geleni saymış, ev sahibi kira diye parmağını sallamış merdiven boşluğunda. Oğlan durur mu? Kaç gündür beklediği ayakkabıyı göremeyince basmış yaygarayı.

“Vay aklımı, fena tosladım be toprağım!”

Hepten dibe batmış şu zavallıya baktı uzun uzun. Yüz kere muhasebeci tut artık demiş Hamdi. Dinleyen kim? Yaz tahtaya al haftaya diye diye zeytinler azaldıkça alacaklar dağ oldu. Yalnız, bu Ali denen herifin yaptığı fena dokundu kanına. İllâ bulup tahsil edecek. Taşınmış namussuz. Dükkân kapı duvar. Verdiği telefon numarasını desen açan yok. Anlattı da anlattı.

“Vay sülalesini, nereden çıktı bu zeytinlik?”

Hamdi arkasına yaslandı. Dünyam ıssız kalmasın diye Mevla’m neler yaratmış diyen anasına rahmet okudu içinden. Bu herifi de numunelik yaratmış tövbeler olsun.

“Ulan hak ediyorsun. Böyle ticaret mi olur?”

Olmazdı elbet. Lakin Vedat bu. Ticareti de aklı gibi arapsaçı. Beriki yenik insan dırıltısı dinleyecek adam değil ama bu işe yaramaz söz konusu oldu mu akan sular duruyor. Üstelik eski kulağı kesiklerden. Sakinleştirip göndermeden evvel ne yapacağını planlamıştı bile.

Ali’nin önüne geleni çarptığını öğrenmesi uzun sürmedi. Dolandırdığı kim varsa ardında bırakıp Bursa’ya taşındığını da. Aklına maliyede çalışan akrabası geldi. “Bak hele,” dedi, “üzerine kayıtlı dükkân mükkân var mıymış?” Hem de ne dükkân! Koskoca şarküteri açmış üçkâğıtçı. Sağlam tokatlamış milleti baksana. Dişlerini gıcırdattı. Ant olsun gidip gırtlağına çökecekti. Haftasına kalmadan Bursa yolları göründü. Külüstür kamyonetin depo fullendi. Çırak tembihlendi. Hazırlık tamam. Herifi bulup aynı gün dönecekler. Zaten Bursa dediğin kaç saat?

Kontağı çevirdiğinden beri sesi çıkmıyor Hamdi’nin. Öteki de sus pus. Şehir seyrelmeye başlayınca bir sigara uzattı şoför koltuğuna doğru. Kendininkini de yakıp camı indirdi. Ardından ciğerlerinde biriktirdiği havayı salar gibi başladı saydırmaya.

“Vay geçmişini, nereden çıktı bu zeytinlik? Başına sarmış da bu işi, kendi kebapçıda paraya para demiyormuş, her gün ağzına kadar doluymuş. Hamdi araya girmese susacağı yok.”

“Kebapçıyı sen açsan bir ayda batardın enayi.”

Yalan mıydı? Beleşçi akrabaları boş masa bırakmazdı müşteriye. Dayımın oğludur, amcamın kızıdır deyip sermayeyi kediye yükler de haberi olmaz. İtiraz etmeye hazırlandığı sıra benzinliği fark etti.

“Hop hop hop! Çek buraya, bir çay içip kendimize gelelim.”

Gamsız herif, çay içecek zamandı sanki. “Baba, tatile mi çıktık?” dese de kırmadı arkadaşını. Bunun yerine direksiyonu sağa kırıp benzinliğe yanaştı. Çaylar içildi. Ayakyoluna sırayla yapılan ziyaretin ardından birer çay daha. Bu kadarla kalsa gene iyi. Yol boyu her benzinlikte kendine gelmesi yüzünden Bursa oldu beş saat.

Şehre vardıklarında burnundan soluyordu Hamdi. Üstelik o nereden çıktı, bu nereden çıktı diye diye canından bezdirmişti zavallıyı. “Yeter ulan, uzaydan mı indin şerefsiz?” gürlemesiyle girdiler şehir merkezine. Vedat oralı değil.

“Toprağım, buraya kadar iyi geldik de o deyyusun adresi neydi?”

Kâğıda yazılmış bir adres bekliyor belli ki. Az ileride sağa çekip parmaklarını saçlarının arasından geçirdi adamcağız. Derin bir nefes aldı. Üstüne basa basa, “Sıkıntı yok,” dedi, “telefonun konumu açtık mı anında buluruz.” Yola çıkmadan telefonun navigasyonuna adresi yazmış. Tuş kilidini açtı, sıkı sıkı tembihledi.

“Al şunu, sabit tut!”

Kulağına dayayıp konuşmak dışında cep telefonuyla işi olmaz Vedat’ın. Rehbere numara kaydedecek olsa oğlana yaptırıyor. Ekrana sabitledi gözlerini. Önce, “Kuzeybatı yönünde ilerleyin,” komutu duyuldu.

“Vay orospu, nereden çıktı bu kuzeybatı?”

Şu herife kızamıyor da insan. Hamdi kahkahayı patlatıp cihazın üzerindeki oklardan bahsedince ekrana bakıp kendisi de güldü. Fakat ardından gelen “Sola dönün, sonra sağa dönün, üç yüz metre sonra ikinci çıkıştan devam edin.” komutu tavana zıplattı bunu.

“Vay sülalesini, kim çıkarmış bu konumu toprağım?”

Değil mi ya? Durdur herifin birini, sor gitsin. Caminin oradan dön, eczaneyi geç desene. Yok döner kavşaktan gir, bilmem kaçıncı çıkıştan çık. Kahpenin verdiği akıllara bak hele.

Adresi bulduklarında navigasyonla sürdürdüğü kavga da bitmişti. Şimdi sırada Ali var. Dükkâna girmeden olası bir öfke patlamasına karşı birbirlerine ayar verdiler. Tansiyonu yükseltmeye gerek yok, alacağını al, işine bak. Kapıyı itip daldılar şarküteriye. İçeride iki kişi var. Biri tezgâhın önüne koyduğu sandalyeye oturmuş, ötekinin arkası dönük. Vedat ses etmedi. Hiç ister mi arkadaşının başı belaya girsin? Fakat Hamdi beklenmedik bir sesle gürledi.

“O Ali denen şerefsiz hanginiz?”

İri yarı, dazlak herif ellerini dizine koyup yükseldi. Gözlerini kısıp ikisini de süzdükten sonra aynı ses tonuyla verdi karşılığını.

“Düzgün konuş ulan!”

Genç olanı da tezgâhın arkasından çıkıp gelmişti. Elinde peynir dilimlediği bıçak. Bu durum daha da kızdırdı Hamdi’yi.

“Kes lan çakal, Ali misin değil misin, onu söyle uzatma!”

Vedat omzuna dokundu arkadaşının. Tam, “Bunlar değil,” diyecekti ki kel kollarını kavuşturup ayaklarını iki yana açtı. Üstelik öbürü bıçağı göstere göstere süzüyor gelenleri. Söker mi delikanlıya? Hamdi elini ceketinin içinden beline doğru kaydırınca dikildikleri yerden bir adım geri gittiler. Kesin boş gelmemişti. Olur mu olur. Patron denen sahtekâr önüne geleni çarpmış. Sonunda biri sıkacaktı bacağına. Az önceki buyuran ses düştü, kollar aşağı indi yavaştan.

“Abi ben çalışanım, şehir dışında patron.”

Öteki de bıçağı tezgâha koyup, “Bir haftadır ulaşamıyoruz, aha numarası,” diye telefonuna davrandı. Hamdi elini ceketinin içinden çıkarmadan devam etti.

“Hah şöyle. Ali olacak şerefsize haber verin, ona bir hafta süre. Alacağımız hazır olmazsa dükkânına çökerim.”

Vedat öfkeli olduğu kadar şaşkın, bakakaldı. Hiç böyle görmemişti arkadaşını. “Vay avradını,” dedi fısıldayarak, “nereden çıktı bu işler?” İyi ki dükkânda değilmiş diye geçirdi içinden.

“Yürü toprağım gidelim. Gerisini Ali puştu düşünsün.”

Hamdi’yi usulca kolundan çekiştirdi. Aslında ucuz atlatmışlardı. Dazlak bir vursa ikisi de yerden kalkamaz. O namussuzu bulamadıklarına neredeyse seviniyordu Vedat. Ancak, dışarı çıkınca pişman oldu. Geri dönüp camı, çerçeveyi indiresi var. Tam o sırada çaprazdaki çay ocağı ilişti gözüne. Tek kelime etmeden, sözleşmiş gibi o tarafa yürüdüler. Yine tek kelime etmeden oturup sigaralarını yaktılar. Çaylar geldi. Birbirlerinin yüz ifadesinden sonraki adımı okumaya çalışıyorlar. İkisi de kestiremiyor olacakları. En azından Hamdi yağıp esmiş, yüreğini soğutmuştu. Bunun öfkesi içinde kaldı. Çayına da dokunmuyor. Kesin geri gidip dalacak heriflere. Hamdi tedirgin. Her kımıldanışında ayağa fırlayacak sanıyor. Onu alıp buralara getirdiği için suçluluk duyuyor bir yandan. Sessizliği ilk bozan Vedat oldu. Ağır ağır ayağa kalktı önce. Etrafı taradıktan sonra dönüp “Yav toprağım, ne iyi şeymiş bu konum,” deyip geri oturdu. Hamdi’nin ağzı bir karış açık.

“Ne? Konum mu?”

Kısa bir sessizlik daha oldu. Gel çık işin içinden! Bunca olayın ardından herif kalkmış konum diyor. La havle çekerek bardağı dudaklarına götürdü. Öteki aniden sandalyesini yaklaştırıp söze girdi.

“Yav senin o dayının tekstil işi ne oldu?”

Hamdi az önce yudumladığı çayı püskürterek bastı kahkahayı. Saysa yerin dibine sokacak yüz tane kusuru vardı şu hergelenin. Gene de suratına baktı mı unutuyordu hepsini. Arka cebinden cüzdanı çıkarıp masaya çay parasını bıraktı. “Yürü,” dedi, “Allah seni ıslah etsin.” Az düşününce takdir etmedi değil bu kıt kafalıyı. Kendi hep bir adım sonrasını hesaplamış da ne olmuştu sanki? “Vay senin yarım aklını,” dedi kahkahalarının arasından.

“Nereden çıktı bu tekstil?”

Arabaya döndüklerinde hâlâ gülüyordu.

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page