• İshakEdebiyat

Öykü- Nihat Altun- Dağın Hafızası

Uzun etekli yorucu bayırlar, eğri büğrü kıraç arazi ve üç beş yerine kotan vurulup kendi haline bırakılmış ham toprağın karık izlerinde gelincik kümeleri… Dikine ve yatay sürülmüş kırmızı buğday, çiğ sarı arpa, yeşil nohut ve bal rengi mercimek tarlalarını aşıp oraya varınca bütün yorgunluk kendiliğinden düşerdi gövdeden, çünkü başka bir âlemin bağlarından kokardı cümle nebat.

Havanın kıvamı, yelin sesi, suyun rengi ve dokusu değişirdi. Baştan ayağa bakir bir yerdi. Bozkırın orta yerinde boy verip arşa değen endamına hayran olunan dağ, küçürek dağ; daha doğrusu kayalık dağ… Taşı toprağından, sarp uzuvları ise mülayim yamaçlarından fazlacaydı.

Tepetaş olarak nitelendirilenler de yok değildi onu. Fakat o, bir tepeden hallice, bir dağdan öteydi birçok kişinin gözünde. Yolu, memleketten uzak düşmüş olanlar, halen o dağın ayak ucundaki evlerde yaşam ısrarını sürdüren biriyle karşılaştıklarından ondan bahsederlerdi. "Ah, memlekete ayağım bir değse ilk işim Tepetaş’a uğramak olur. Tepesinde oturur ovayı doya doya izlerim. Böğründe oluk oluk fışkıran akça sulardan içer; yarpuz, ışkın, kenger kokusu çekerdim içime," diyerek ilkin ondan başlatırlardı bilmem kaç kalibrelik hasretlerini anlatmaya.

İnsanları kendine çeken, âşık eden kendine has bir duruşu, janti bir tarafı vardı. Yoksa birbirine omuz vermiş, sırt dayamış bin bir yükseltinin içinde nam salmak kolay mıydı? Ayak tırnakları sancıyınca hafifçe eğdi bakışlarını. Batı yamacının bir kilometre aşağısında dörde bölünmüş sarı buğday tarlasının dibinde canla başla çalışıyordu iki kişi. Derince bir çukur açıyor olmalıydılar.

Önce pek tınlamadı onları. "Köylünün toprakla işi gücü bitmez, vardır bir düşündükleri," dedi içinden. İkindi güneşinin çelik grisi yaşlı alnının derin kırışıklarında ışıl ışıldı. Diğer yüzünde gölge boyu ayaklarını geçmiş, Çatal Deresi'nin kıyısındaki asırlık üç taş evin damına dökülmek üzereydi.

"Bu bunaltıcı güneş bir an önce açısını değiştirse bari. Bu kadar da merhametsiz olunmaz. Kör oldum, gözlerimin feri söndü, alın çatımın derisi büzüldü. Merhamet yahu, biraz merhamet! İlla aynı mahallenin çocuğu olmak zorunda mıyız? Birbirimize sevgiyle yaklaşmak çok mu zor?" Sitem dolu sözler savurdu ikindi güneşinin can yakan pişkinliğine.

Bu göz alıcı saatlerde on adım berideki bir mahlûkatı seçmek zordu. Güneşin asi çocukları birkaç tur ip atlayıp biraz seyrekleşse ortalık sadeleşecek. Enine dar, boyuna uzun büyük bir meteor çukuruna denk yumuk gözlerini kapattı, şekerleme yaparak bu kızgın zamanı geçirmeyi deneyecekti. Keskin saçlarını, seyrek sakallarını yalayıp duran bu süreğen yel de olmazsa hali nice olurdu. Kazma kürek sallayan o iki kişinin kim olduklarından çok, ne yaptıkları onu ilgilendirirdi. Yoksa ona kutsiyet atfeden yerli yabancı sayısız insanla haşır neşir olurdu her gün.

Ooo, hepsini merak etse, milyon yıl terabaytlık hafızasında yer kalmazdı. Künyesi henüz bilinmiyordu. Milyar yıl da olabilirdi milyon yıl da. Bir seyyah, not defterine görüm tarihini yazmıştı en fazla. O da çok isterdi giriş kapısında şeceresini anlatan bir bilgi tabelası olsun, mademki bu denli gözdesiydi herkesin. Haklıydı, üç köyün bütün kavgaları onu paylaşamamaktan kaynaklanıyordu. İlyada Destanı'ndaki Troyalılar ve Akhalıların kara savaşına benzer ilkel silahlarla yapılan birkaç muharebeye tanık olmuştu. Ve gövdesi, kaburgaları köyler arasında üleştirilince hırgür bitmiş, üçte bir hisseli tapu belgesiyle varlığı resmi olarak tescillenmişti. Kendinin bütün tarihini anlatmaya kalksa ne kalem ne kâğıt ne de söz yeterdi. Evveliyatı yazısız tarihten de çok eskiydi. İyi bir gözlemciydi fakat tanık olduğu her olayı, insanı hayvanı, yolcuyu akıl sarnıcında yer vermezdi. Eksantrik hadiseler ve insanlara kafa yorardı. Haliyle üzerinde düşünüp taşındıklarını katiyen unutmazdı. Bir keresinde kepçeler ve buldozerlerle çevresini delik deşik eden, gün aşırı dinamit patlatan petrol yolu işaretçilerine kıl olmuş, onları aylarca göz hapsinde tutmuştu. Ola ki yanlış bir hareket yapma gafletine düştüler o zaman gözünü kırpmadan üzerlerine taş kusacaktı. Neyse ki güzün son demlerinde ellişer metre arayla çaktıkları kırmızı taşlarını bozkırın uçsuz bucaksız griliğinde sahipsiz bırakarak iş makinelerini alıp gitmişlerdi temelli. Onun haricinde bir kanun kaçağıyla çok iyi dostluk kurmuştu. Namı diğer Kaçak İsmail; suyu, havası ve nebatıyla dillere destan Sinek Yaylası'nda saklanırken bir ebleh tarafından gammazlanınca bir cemse jandarmayla gün boyu çatışmıştı. Vücuduna az hasar veren iki mavzer fişeği sıyrığıyla kurtulmuştu. Artık oralarda barınamayacağını anlayınca mecburen yönünü bu yabancı topraklara çevirmişti. Aşina olmadığı bu topraklar, vadiler, meşeler, Çatal Deresi, Keşiş Değirmeni ve yufka yürekli, keskin bakışlı insanlar tarafından korunmuş kollanmıştı. Kendisi, bizatihi onu kadim bir dost gibi bağrına basmış, ehemmiyetsiz yaralarını iyileştirmişti. Cenup yamacındaki ininde on iki yıl saklamıştı onu hasımlarından ve atlı müfrezelerden.

Dile kolay tamı tamına çetin on iki yıl... İdam mahkûmu İsmail esaslı bir adamdı, namus belasına elini kana bulamıştı. Öyle ki bu topraklar ilk günden beri onu hiç hakir görmemişti, hasılı kendinden bilmişti. Af çıkınca civar köyler, onu ikna edip firar ettiği mahpushane gönül rahatlığıyla göndermişti. İdamı, yatara çevrilip üstüne üstlük iyi halden de ceza indirimi alınca on sekiz yılda dışarıya çıkmıştı. Hükmünü bitirir bitirmez salınmıştı ve ilk ziyareti kendisine yapmıştı. Nasıl bir sevgiyle sarılmışlardı nasıl? Ardından ırak yerlere giden dostuyla uzun yıllar görüşememişlerdi.

İsmail, birkaç yıl önce beli bükülmüş, saçı sakalı ağarmış, üçüncü bir ayak daha gövdesine iliştirmiş halde geri döndüğünde, yıllar yılı karda, kışta, kıyamette; ilkyazda, buğday sıcaklarında, sarı güzlerde sırtını dayadığı, ateş yaktığı, güvenle uykuya daldığı evine çıkamamıştı. Uzaktan birbirlerine kalplerini uzatıp hasbıhal etmişler, mazinin örtük günlerini yâd etmişlerdi. Ve son ziyaret, daimî ayrılık… Hey gidi insan, hey gidi dostluk! Dağ ve insanın bükülmez dostluğuna türkü yakılmaz mı? Sonra, batı ucuna düşen bitişik tepecikte her yıl en az beş yavru doğuran kırmızı tüylü, sivri burunlu anaç kurdu da severdi. Dişi kurdun eşi saydığı koca ağızlı, çengel dişli, uzun gövdeli alfa kurttan hiç hazzetmezse de göz yumardı. Çok zararcıydı çok. İllallah ettirdiği sürü sahipleri cinsine kangal dedikleri iki köpeği bu civara getirince o da mecburen pusmuştu. Nihayetinde buraların tekin olmadığını ve artık buralarda barınmanın zor olduğunu görünce bir gece yarısı kayıplara karışmıştı. Kahverengi beyaz tavşanlar, derin bir oh çekmişlerdi. Koca engerek, kirpi ailesi; geniş sırtlı, fırça kuyruklu sivri ağızlı renk mozaiği yaşlı porsuk... Avcılardan can havliyle kaçınca yolunu şaşırıp ayak ucundaki tekli taşların gölgesine sığınan boz ayı ve iki yavrusunu da bir zemheri misafir etmişti.

Dünyanın tenha zamanlarında en az bir düzine yaban keçisinin daimî ikametgâhıydı. İnsanlar civarda çoğalınca keçiler karşı yakanın yükseltilerine taşınmışlardı. Göz çukurlarının üstündeki parlak, çengel boynuzlu, beyaz yakalı keçi liderinin düşmesine engel olamadığı için günlerce üzülmüştü. Yara bere içindeki yakışıklı bedeni; büyük kartallar, tilkiler ve kurtlar tarafından kıyasıya mücadeleden sonra pay edilinceye dek onu öylece görmek, içine gam doldurmuştu. Elinde gelse, yerinden kımıldayabilse yaralı tekkeye kalp masajı yapar, suni teneffüs yoluyla can verirdi. Ne etsin her şeyi görüp not etmek ve konuk ağırlamaktan başka işlemiyordu uzuvları.

Yakın tarihteki olaylar bir düş gibi geçmişti hafif uykusundan. Uzunca, sert kirpiklerini kaldırıp göz kapaklarını açtığında o iki kişi halen kazı yapıyordu. Güneş, bulutların üstünden atlaya atlaya tam omuz hizasına gelmişti. Önceki gibi gözünü almıyordu ışık demetleri. Damarları belirgin, kemikli ellerini yaşlı alnına yatay bir açıyla dayadı. İyi görebilmek için bir siperliğe ihtiyaç duymuştu. Gözlerinin kalın merceğinin ağır dönen düğmesini çevirerek görüntüyü yakınlaştırdı. Evet, iki şahıs tam tamına radarındaydı. Çocukluklarını, haşarılıklarını ve cürümlerini bildiği o iki şahıs; yerinde duramayan, kötek yiye yiye arsızlaşan, ağızları bozuk, dalavereci iki kafadar: Mehdi ve Ferman… Aralarında altı yaş olmasına rağmen birbirlerine hitap şekilleri pek galizdi.

Hafif tipler, argoyu ve yalanı maharet sayıyorlardı. Birinin eli uzun biraz, diğeri acemi bir kumarbaz… Irgatlıkta kazandığı üç beş kuruşu eve harcayacağına kumara yatırıyormuş Mehdi. Günlerce kahvehanelerde çıkmadığı oluyormuş. Birçok memleket gezip gördükleri halde bir türlü kendilerine çekidüzen vermedikleri aşikârdı. Cehalet işte, kör topal bırakıyor zihni.

Nevbahar’da yerin kabuğu çatlar çatlamaz soluğu dağda alırlardı. Yamaçlarının güneş görmüş yerlerinde yeşeren ışkınları, çirişleri herkesten önce toplamak için acele eder, açgözlü kurtlar gibi saldırırlardı türlü türlü nebatlara. Çuval dolusu ışkın toplamak da nedir? Zaten bu narin nebatlar kısa ömürlü… Bırakın da cümle âlem faydalansın. Meğerse topladıklarını paraya çevirmenin derdindelermiş.

Dağ bile "Bunlara ne oluyor," demiştir serzenişle.


Bir Dağ Konuşuyor

Çok zaman geçirdim Tanrı kulları arasında. Kalubeladan bu yan buradayım.

İnsan bir dağım birilerine göre. Ama bu teşbih fazla abartılı geliyor bana. Ancak insanlardan çok şey öğrendiği inkâr edemem. Her neyse onların yakıştırmaları beni de hoşuma gitmiyor değil. Anlatıcının bahsettiği asıl meseleye dönelim.

Bu ahmakça tutumlarını hep toyluklarına verdim. Tecrübe kazandıkça dize gelirler, vazgeçerler heveslerinden diye düşünüyordum. Lakin son iki yıldır gittikleri yol yol değil. Definecilik; avare insanların işi, kurnazların kısa yoldan zengin olma hevesi. Bunlar aklı evvel çocuklardır, anlıyorum. Maceracı birine uyduklarını düşünüyordum ta ki bana yaptıkları pervasızlığa kadar. Efendim, hiç tanımıyormuşum bu fasit ruhlu düzenbazları. Yaptıklarını sineye çekmek ne mümkün… Suhuletle çözülecek cinsten bir hadise değil. Lafımı bitirirsem o durumu da izah edeceğim. Çünkü öykünün altını doldura doldura gitmem lazım. Bilakis her şey yarım kalır. Evet, hepimiz ya da birçoğumuz yaşadıklarını yarım yamalak anlatır, diyeceksiniz. Lakin bu mesele başka… Can acıtan bu dramatik yumağı, en başından başlama isteğimi hoş görün.

Köyün su şebekesi için kanal açan keser dişli sarı kepçe tesadüfen höyüğe denk gelince " Aman," dedim avazım yettiği kadar bağırarak" gözünüzü seveyim, kanalın güzergâhını birkaç metre beriye çekin orası gömüt yeri!"

Tabii ki sesimi duyan olmadı, çünkü ben bir dağım. Kim kaale alır beni. Sesimi taş, toprak, su ve nebat duyar. Kepçenin ayyuka çıkardığı gizli gömütleri aval aval izleyen mühendis efendinin ortalık velveleye verilmeden durumun vahametini anlayıp durumu idare edeceğini düşünerek umutlanmıştım. Hâlbuki formül de çok kolaydı. Kanalın güzergâhını biraz soldaki çayıra çekecek, ağızlarını sıkı tutmaları için de oradaki işçileri tembihleyecekti. Yapmadı işte, olan biten karşısında kılını bile kıpırdatmadı hırtapoz. Netice hiç iyi olmadı sonrasında.

Köylülerden birkaç vicdansız, tam iki bin yıldır bekçi gibi beklediğim çoğunu şahsen tanıdığım toprak olmuş o kavmin gömütlerini delik deşik edip içinde ne kadar gözyaşı şişesi, kolye ucu, boncuk, bilezik varsa hepsini talan ettiler. Haraç mezat sattılar ziynet tacirlerine, antikacılara. Bu başıbozuk güruha katılmayanlar yok değildi; çarpılırsınız, burnunuzdan fitil fitil gelir diyenler, bu hususta fetva veren ilminin ehli bir imam… Kimi bu işleri yapmaktan caydı, kimi gizli gizli gömüt açmaya devam etti. Bütün bu hadiseler gözümün önünde cereyan etti. Milyon yaşlı bir ölümsüz için en zoru bu sanırım. Yapılan kötülüğe göz yummak değil benimkisi. Varisli bacaklarıma sonsuz bağlar dolamışlar, nasırlı ayaklarımı Çatal Deresi’nin seviyesinde nal çivileriyle çakmışlar, ateşimi çalmışlar bir tek ruhumu çekmeyi unutmuşlar gövdemden. Bilerek de bırakmış olabilirler, acıya yatırmışlar beni. Gerisini siz düşünün artık. Bir kımıldayabilsem yerimden ortalık yangın yerine döner. Civarımda yaşayan insanlar dünden bugüne bana bir kutsiyet atfetmişler, fakat Kaçak İsmail ve bir ikisi dışındakiler sırlarıma vakıf değiller. Beni duygusuz, ruhsuz heybetli bir cansız olarak bilenlere sözüm var. Düpedüz yanılıyorlar, kendilerinden haberleri yok. Ben öyle miyim? Hepsinin şeceresini bilirim, göbek adları da dâhil. Kaç tanesi gerisin geri yedi atasını sayabilir, dersiniz. Bir elin parmaklarını geçmez.


Sitemini, maruzatını ve dünya görüşünü bu cümlelerle özetleyen dağ gücenmişti. Gömüt yeri talanı civardaki birçok kimseyle arasına açmıştı. Kırgındı, yorgundu ve diğerkâm tarafını yoklamakla meşguldü. Kıyamete kadar yıldızı barışmayacak insanları tek tek fişlemişti. Güven duygusu zedelenince ha dağ ha insan ne fark ederdi. Yüreğe sinen kuşkuyu hangi çözücü söküp atabilir?

O yüzden o gün bugündür gözü açık yatar, geven kümelerinde yaşayan uzun kulaklı ve bıyıklı, beyaz kuyruklu kırlıların uykusu gibi gözü açık, tetikte…

Evvelden birazcık merhamet beslediği Ferman’ı ve Mehdi’yi defterden sildiği hadise oldukça trajikomik bir şekilde gelişmişti.

Bu pervasızların dandik bir detektörle dağın taşın gövdesine yüzlerce çukur açtıkları yetmiyormuş gibi bir de Tanrı Kral Haldi zamanından bugüne bozulmadan gelen cenup yelini alan yamacındaki hiyerogliflerin etrafında dolaşmaları onu huylandırmıştı. Burayı hangi yöntemle tespit ettiklerine akıl sır erdirememişti dağ. Binlerce yıldır kimsenin erişmediği bu kitabenin yerini onlara kim tarif etmişti? On beş metrelik yarın tabanına bellerine bağladıkları kalın halatlarla indiklerinde onları can kulağıyla dinlemişti.

Kendilerini defineciliğe adamış dört kişiydiler. İkisinin yaşam öyküsünü; toprakla bezlendikleri dönemden başlayarak çok iyi anlatabilirdi. Yarı insan boyundaki kadrosuz imamın da namını duymuştu bir çobandan.

Bir anda sırra kadem basan Cüce İmam, yıllar sonra bir kuşluk vakti evine çıkageldiğinde onu kayıp zamanını merak edip soranlara, "Yedi yıldır üç harflilerin diyarında bir ölümlünün peşindeydim," diye cevap vermişti. Anlattığı doğaüstü olayları korkuyla dinleyen köylüler, mırın kırın etmeden ona koşulsuzca itaat etmişlerdi. Sözünün itibarı büyüktü, namı yedi köye kadar ulaşınca paranormal durumlarda ona koşarlardı. Bu akıldışı hadiseleri; okuyarak, üfleyerek, muska yazarak hallettiği söyleniyordu. Kendisine getirilen kaz, ördek, tavuk, koyun, keçi… gibi hayvanları satarak çoluk çocuğunu geçindirirdi. Yaşına başına bakmadan ona hürmet ederdi herkes. Sadece, köyün akıllı delisiyle Cüce İmam birbirlerini sevmezlerdi. Sözlerinin aynı kaba girmemesini üç harfli arkadaşlarının arasındaki anlaşmazlığa, uyuşmazlığa bağlıyordu köylüler. İkisinin de görünmeyen, tehlikeli, taş duvarları delip geçen, kilitli kapıları anahtarsız açan arkadaşları vardı ayağı yer basmayan bir rivayete göre. Herkes memnun, imam mutlu, deli zırdeli…

Dördüncü kişi hakkında hiçbir fikri yoktu, onu ilk defa görüyordu. Başı, burnu ve kulakları oldukça büyük olan fırça bıyıklı, kemikli, yağız bir adamdı. Belirgin yüz hatlarına sahipti. Alt çenesi derin bir çizgiyle iki parçaya bölünmüştü. Ermeni bir hazine avcısına benzetmişti onu. Yanılıyor olabilirdi de. Çünkü definecilikte dönen katakullinin haddi hesabı yoktu.

Küt ve kalın parmaklarında tuttuğu kâğıttaki çizimleri, kitabedekilerle eşleştirip eşleştirip heyecanla anlatıyordu diğerlerine. "Bu kitabe aslında altı metre eninde bir kapıdır. Zaten üstünde Tan-rı Kral Hal-di’-nin Ka-pı-sı yazıyor. Bunun anahtarı şekillerdedir. Urartuca dilinde yazılmıştır. Bu dili çat pat okuyabiliyorum, fakat bu anahtarın şifresini adı yazılı Tanrı Kral’dan başka kimse bilemez. Bu nedenle burayı murçlarla, keskilerle, çekiçlerle deleceğiz. Sonrasında on sekiz basamaklı bir merdivenden inip ikinci bir kapıya ulaşacağız. Ağır bir tunç kapı… Onu da açtık mı deve yüküyle mücevherlere, altınlara, gümüşlere kavuşacağız."

Bu sözleri ağzı sulanarak, büyülenerek dinlemişlerdi hayalperest iki kişi ve imam. Dağ durumu enikonu anlamıştı. Cüce İmamı da hazine sahipli, tuzaklı olabilir düşüncesiyle hayallerine ortak etmişlerdi. Veyahut birçok kişiden duydukları Yecüc Mecüc kavmi hurafesini gerçek belleyip iyice uçmuşlardı. Cüce İmam’ım o kavimden biri olduğuna inananlar köyde gırlaydı çünkü.

Her türlü belayı, şeytanı, üç harfliyi def etmemiş miydi?

Büyük bir istekle yerinden fırlayan Ferman, "O vakit hemen kayayı delmeye başlayalım," diyerek taş kesici olarak kullanılan çekici yerden alıp, kayaya vurunca olan olmuştu.

Dağın kaburgasına denk gelen ağır çekiç yaylanarak geri tepmiş ve başına dank diye çarpmıştı. Sert darbeyle yere kapaklanan ve yüzü gözü kanlar içinde kalan aceleci hayalperest Ferman, sanki bugün değil de on yıl önce ölmüş bir vaziyette girmişti

Haritacı ve Mehdi onu ayıltmak için uğraşırken Cüce İmam, bilinmeyen bir dille anlamsız sözcükler, ayetler, sıralamış, "Buranın sahipleri çok güçlü, "demişti.

Ve Ferman ayılır ayılmaz saçmalamıştı. Korkuya kapılan defineciler alet edevatı orada bırakıp yarı zor bela tırmanarak oradan kaçmışlardı. Tabii ki bu kaçma yarışını kazanan Cüce İmam, bundan kelli, bu işten caymış, define avcılarını terk etmişti. Sonraki günlerde haritacı da, her iki arkadaştan jeneratör meneretör, kırıcı-delici alırım ayağıyla yüklü para alıp gitmiş bir daha da geri dönmemişti. İki hayalperest Tanrı Kral Haldi’nin hazinesini çıkarmaya cüret edememişlerdi bir daha. Cüce İmam’ı mı ikna edemediler yoksa bir falcıdan icazet mi alıp uzak durdular olmayan hazineden bilinmez.

Uzun zamandır dış memleketlerde iş güç peşinde koşan bu iki fani, şimdi gözünün önünde kazma kürek sallayarak çukur açıyorlardı gündüz ortasında. "Gene bi haltlar çevirmek üzeredirler," diye söylendi ve öfkeyle gerindi dağ. Şayet yürüyebilse ikisini de birer izmarit gibi koca ayaklarıyla ezecekti. Hafızasını iki bin yıl önceki sayfasını hızlıca taradı. Tepenin şakağındaki iki gözlü küçük taş ev, bir karışlık buğdayları henüz sarıya dönmemiş, başak vermemiş tarlanın kıyısındaydı. Evet, o evin lepiska saçlı, yeşil hareli ela gözlü, servi boylu, bahtsız körpeciğini oralarda bir yere gömmüşlerdi. Hafızası yerindeydi ve onu asla yanıltmazdı. Güven, kör kütük değil, keder de yalnızca insana özgü… Süt beyaz tenli kızı büyük bir törenle uğurlarken ipil ipil gözyaşı döktüğü günü hatırladı. Bulutlu, kasavetli bir güz günü; gri ve rüzgârlı… Büyük acılar unutulmaz, devran isterse iki milyon kez dönsün çemberinde? Bütün yanılgı bunun üzerineydi. Siz, onu heybetli bir dağ sanırsınız, o, küçücük bir kalp taşır nice badireler geçirmiş göğsünde. Şu an kazdıkları yerin bahtsız körpeciğin gömütü olmamasını umarak beklemeye koyuldu. Milyon yıldır tekrarlanan bir döngü; acıklı hadiselere uzaktan uzağa bakıp elemlenmek, olan bitenin kaydını tutmaktı.

Yosunlu sulara zerdali sarısı saçlarını daldırıp çıkaran güneş biraz sonra bulutların hizasından süzülerek geçecekti. Bahar kokusuyla demlenen akşam, püfür püfür esen şimal yeli, ayın yeniyetme ari düğümleri…

Köyler, vadiler, buğday tarlaları, nadasa bırakılmış yorgun topraklar, akça sular toparlanmıştı.

İki hayalperestin kazı işi, düşündüğünden de uzun sürünce zifiri ağzından bir akşam daha doğurmuştu dünya. Dört pilli, çelik grisi, uzun gövdeli, toparlak başlı bir fenerin sağa sola gezinip duran ölgün ışığı aralıklarla yanıp sönüyordu. Sanırım, civarda birileri varsa bizi göresinler diye bilerek bu taktiği uyguluyorlardı. Defaatle gerçekleşen ışık aç, ışık kapa oyunu nihayetinde bitince bulundukları konumu tespit etmek mümkün olmamıştı artık.

İkindiden başlayarak iki hayalperestin her hareketini pürdikkatle takip eden dağ, yorgunluktan kısılan büyük ve yaşlı gözlerini yumdu. Fakat yalın bir iç ferahlığıyla kendini sakin gecenin kollarına bıraktığı söylenemezdi. Dağ, rüzgâr, bulut, yılan, kazma kürek susmuştu.

Cırcır böceklerinin, puhukuşlarının, kurbağaların ve köpeklerin sesleri eğreti düşüyordu gecenin ham sükûnetine. Kimin umurundaydı. Yorgunluk bir tür ölüm uykusuna dönüşmüştü dağın bedeninde.

Bol düşlü, bölük pörçük uykusundan tan yeri ağarırken uyandı. Gecenin hafif eli endişesini alamamıştı yufka yüreğinden. Körpeciğin gömütünü bulacaklar diye ırgalanan gövdesi eski ritmini bulamamıştı. "Ne olur, ne olur vazgeçsinler oraları kazmaktan." Biri, demir bir gem vursa kollarına, ağızlarına …" sözlerinin kaçıncı tekrarındaydı bilinmez.

Kuzuların ağıl kapıları açılmış, koyun çobanları sabah ateşlerini yakmış, sığırtmaçlar erkenden uyanmıştı. Güneş, Çatal Deresi’nin kuşbakışı gören dağ silsilesine bir yumurta gibi ha değdi ha değecekti. Şayet değse kabuğu çatlar mıydı? Dağın köye bakan yüzü duldaydı, o yüzden çok serindi.

Failler durur mu? Derin vadinin ağzının bitiminde ortaya çıktılar ve dün kazdıkları alana doğru seğirttiler. Sabahın seherinde kalkıp gizlene gizlene gelmişlerdi muhtemelen. Belli ki kazdıkları alanda emellerine ulaşmışlardı ve son bir kez geride bir şey kaldı mı düşüncesiyle kontrolle gelmişlerdi. Kazılan toprak yığınını ellerini kullanarak eleyip durdular defalarca. Sonra kanıtları yok etmek için çukuru doldurup toprağı ayaklarıyla ezdiler, düzelttiler. Çukurun yeri, belli olmasın diye, ince çalı çırpıyla kamufle ederek sevinç içinde ayrıldılar oradan. Dağ, bu sabah gördüklerini hayra yormadı. Şer ile açılmıştı günün ikinci kapısı. Gömütü hunharca talan edilen körpeciğin ruhu yaralanmıştı tam iki bin yıl sonra.

"Ey İnsan, hayvanın kötüsüsün sen!" dedi bağırarak, "bu kaçıncı gömüttür talan ettiğiniz. Hem de kendi soyunuzun…"

Yazgısına ağız dolusu küfür etti, koordinatlarını silkeledi. Som bir öfkeyle sıktığı dişlerinin üç tanesini kırdı. Issızlığa muhkem bir ses düştü. Bunu duyan ölümlüler gaipten geldi zannettiler. Daha önce sağlam dişlerinden ikisini rüzgâr aşındırmıştı, bir tanesi de yarım halde duruyordu damağında. Tanık oldukları keskin öfkeyle geçiştirilecek gibi değildi, fakat açtıkları çukurun gömüt olmama ihtimalini de yabana atmıyordu. Küçük bir şüphe kırıntısını diri tutuyordu yüreğinde. Ya değilse?... O zaman iyi bir haberdi.

Yeşil buğdayların rengi; sarı, kırmızıya döndü, başağa durdu her tanecik sıcaklar başlayınca.

Civardaki insan sayısı günden güne arttı. Malum, ekinleri biçme zamanı gölge de durulur mu? Herkes bir işin ucundan tutacak ki hasat yapılsın, harman yeri şenlensin. Kırmızı kanatlı çekirgeler, sığırcıklar, keklik sürüleri, bıldırcınlar…

Dağın iyi niyetli sevgili ziyaretçileri çoğalsa da onun içsel yarasını iyileştirmeye kimse muktedir olamıyordu bir türlü. Körpeciğin tekrarlanan acısı yüreğinin bam kirişini zedelemişti. Bedenine hasretle dokunacak şifalı bir elin merhemi gerekliydi. Haylaz iki hayalperestin koca dağı ne hale koyduklarına bir bilseler... Tanık olduğu son hadiseye yazgı demeye dili varmıyordu. Açık günlerin, yağmurlu gecelerin, zorba mevsimlerin iç kanamalı hastasıydı velhasıl.

Gün gün tali bir tarafının toprağı çürüyordu. Buralardan türlü türlü çiçekler derip onulmaz marazlara derman bulan Hekim-i Lokman bir şafak vakti çıkagelse belki kurtarırdı onu gitgide palazlanan bu gaileden. Lakin ne gelen vardı ne giden. Hele bu yılki beyaz zorba bütün yolları kapatınca sevenlerinin yüzüne hasret kalmıştı aylarca. Yalnızlığın kisvesine bürünüp daimî varlıklarını beslemiş, ısıtmış ve korumuştu. Evlerin damlarında, küçürek tepelerde, yollarda Nevruz ateşleri yakılıncaya, başındaki beyaz şal yer yer eriyip buhurdan gibi üfleyen çatlaklarında narin kardelenler açıncaya dek sürmüştü bu hasret. Sonra gündüz eriyen kar tabakası gecenin ayazında sertleşince yürümek kolaylaşmıştı. Ve ilk ziyaretçilerini ağırlamıştı. Lakin dört gözle beklediği, kin beslediği iki hayalperest gene gelmemişti. Yer yarıldı da içine girmişlerdi sanki. Hele ki bet suratlı olan buralardaysa eğer onun kendisine gelip köşe bucak ışkın aramaması görülür bir şey değildi.

Gelmediler ya da gelemediler gerçekten. Kar örtüsünün son kırıntıları eriyip gitti, gizli göletlerin bentleri patlayınca ağır sular çamur renkli nehirlere karıştı. Yamaçların saye tarafları biraz geç başladı bahara. Kırmızı ibikli, alaca çilin avazı gündüz vakti uykularını haram etti komşularına.

Ot bilici kadınlar, mevsimlik ziyaretlerini sıklaştırmışlardı dağın dehlizlerine. Onun ellerinden çıkan her şey şifaydı çünkü. Bunu en çok kadınlar bilirdi. Bu fedakâr, cefakâr insanlara bilgi koruyucuları demek daha doğruydu. Dağ onları tanırdı onlar da dağın dilini, nebatını…

Gün dönümlerini ucu, mayısın beşinci gecesinden çıkıp altıncı sabahının kuyruğunun değdiğinde köyün geniş düzlüğünde insanlar toplanmıştı. Yerlisi, yedi yabancısı, bastıbacak çocuğu, yeniyetmesi, dişsiz dedesi, bastonlu nenesi, toprak yiyeni, delisi, cinlisi rengârenk giysiler içinde bir geleneğin tekrarındaydı. Yaramaz oğlağı, mor kuzusu, kedisi, tembel tavuğu…

Dağ, önem arz eden günlerde erkenden uyanıp şişe tabanlı merceğini takar, yaşananları izlerdi içi giderek. Bugünkü ritüel, bildiği kaçıncı kavmin bahar şenliğiydi kim bilir. Hıdırellez Günü… Gene ateşler yakılacak, kazan kazan yemekler pişirilecek, nohut ve fasulye tohumları yedişer ekilecek, gül ağaçlarına keseler içinde dilekler bağlanacak. Bu rutini adı gibi ezberlemişti dağ.

Öğleye kadar Tanrı kullarından kimse uğramadı yanına. Pek mühim bir alınganlıkla geçiştirdi bu davranışlarını. "Beşerin sevgisi menfaati bitinceye dek sürer," sözünü hatırladı, sonra bu söz, bugünkü tavırlarına ağır olur diye vazgeçti ve onu dalgalanan yamacına bıraktı usulca.

Öğle güneşinin turuncuya çalan hafifliği, onun ağır ve soluk benzinde haşarı bir çocuk rüzgârla perçinlenince içi geçmişti ancak ikindi de gözlerini açabilmişti bu anlık ve rahatlatan uykudan.

Sağa sola oynattı iç içe geçmiş yaşlı eklemlerini. Derin derin nefes alıp göğsündeki hava deposunu tazeledi. Gözlerini, kirpiklerini, yanaklarını usul usul ovalamaya başladı. İç huzurunu yerine oturtmak zorundaydı, yoksa içsel bir fırtınayla bu uçsuz bucaksız, bin kanatlı bozkırda yaşama asılmak kolay olmazdı.

İyice açılan uykusunun kılıfını dertop edip kenara attığında sağ kaburgasının orta kemiğindeki cıvanperçemi kümesi gözlerine takıldı. Ne çabuk serpilip büyümüşlerdi. Buram buram kokan bu kekreliğe anında tav olurdu. Bir de yamacındaki gözeden salına salına çıkan akça suyun etrafındaki yarpuzların baygın kokusunu hiç reddetmezdi. O tarafa çevirdi kalın boynunu. Bir de ne görsün. Hiç beklemediği, kapısını aylardır aşındırmayan kişi dizlerinin dibindeydi. Hemen tanımıştı Ferman’ı güneş gözlüklü haliyle bile. Hâlihazırdaki öfkesini kusmak için iyi bir fırsat gelmişti ayağına nihayet. Diş bilediği kişinin yanındakini de tepeden tırnağa süzdü.

Gözü ısırsa da onu; giyimi, kuşamı fazla özenli gelen, parlak suratlı bu kişinin kim olduğunu çıkaramadı. Çok da mühim değildi. Biri fail, diğeri yabancı bu iki kişi suyun kenarındaki oval taşın üstünde oturmuşlar, cıgaralarını tüttürüyorlardı.

Küçük bir diş taşını düşürse üzerlerine ikisinin de canını alırdı. "Hele dur!" dedi cin damarına," sabrettik bugüne kadar, üstelik diğerinin suçu yok. Zarar görsün istemem. Ayrıca kuş avucumuzda…"

Bütün iç ve dış seslerinin dizinine sükûndan bir kılıf geçirip fanilerin sohbetlerine kulak kesildi. Muhakkak bir şey kaçıracaktı ağzından Ferman. "Beklediğim gün bugündür," diyerek o eski mevzunun öfkesiyle beklemeye aldı kendini.

Yabancı kişi yarpuzlarla donanmış gözenin soğuk suyunu avucuna doldururken hasretini dile getirmekte geri kalmıyordu. "Oh ne mis ne mis! " diyordu sevinçle, "Hasret kaldık bu pirüpak sulara." Çocuklar gibi suyla iyice oynadıktan sonra olduğu yerde kımıldamadan duran Ferman’a dönerek sözlerine devam etti, " Şöyle güzel bir fotoğrafımı çek de. İki gün sonra gideceğim buralardan. Bari hatırası kalsın…"

Derin düşüncelere dalmış gibi görünüyordu Ferman. Tamam, yakın zamanda burada nahoş bir olay gelmişti başına fakat bu onun üzünç içinde olmasına kâfi bir sebep değildi. Cüce İmam, Tanrı Kral Haldi’nin hazinesi … Başka zaman olsa dağ, ağız dolusu gülerdi kesinkes. Lakin şimdiki ruh hali buna müsait değildi.

Yerinden zoraki bir hamleyle kımıldadı Ferman, güneş gözlüğünü çıkarıp taşa koydu ve cep telefonunun kamera kadrajını iyice ayarladıktan sonra, "Hocam," dedi ölü bir sesle, "bu tarafa iyi bak, biraz dik dur! Çekiyorum, çek-timm."

Akabinde cep telefonunu fotoğraflarını çektiği kişiye uzatarak, "Hocam, fotolara bak istersen. Olmamışsa yeniden çekerim.”

Fotoğrafları enine boyuna inceleyen kişi, telefonu ona uzatırken büyülenmiş gibi bir hisle, "Yahu Ferman, senin gözlerine ne oldu böyle?” diye sordu.

Taşın üstüne koyduğu güneş gözlüğünü almak için eğilen Ferman üzüncünü belli edercesine, "Hocam ne sen sor ne de ben anlatayım," diyerek cevap vermekten kaçındı.

"Vallahi, bu hususta bilmediğim ne varsa bana anlatacaksın. Yoksa adımımı şuradan şuraya atmam," deyip taşa kuruldu Hoca.

Başına gelenleri anlatmak dışında bir çaresi olmadığını düşünerek dökülmek için yutkunmaya başladı Ferman.

Nicedir gizli dinleme yapan dağ, bu fırsatı kaçırır mı? Bilmem kaç dekarlık kulaklarını iyice yanaştırdı seslerine.

"Kıymetli hocam," dedi teyit almak için de ekledi," bu anlatacaklarım aramızda kalsın ne olur!"

"Elbette ki aramızda kalacak," dedi ve ona güven verdi hoca adındaki şahıs.

"Buraya gelirken büyük bir tarlanın yanından geçtik. Hani gelinciklerin tek tük yeşerdiği nadaslı tarlanın üst tarafındaki…"

"Evet, anladım dediğin yeri."

"İşte, öykü oradan başlıyor. Bundan aylar evvel, bir arkadaşımla kazı yaparken orada bir gömüte rast geldik. Tıfıl ailesinden Mehdi… Görmüşsündür sanırım. Birkaç ay önce temelli koptu buralardan. Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. Olay tamamen tesadüfen gelişti. Mehdi ile gömü yeri tespiti için basit bir detektör almıştık. Şüphelendiğimiz araziyi tarardık ara sıra. O gün az önce belirtiğim arazideydik. Detektörün birkaç defa çın çın öttüğü bir noktayı alelacele kazmaya karar verdik. Kaz babam kaz! Vakit gece yarısı …Denk geldiğimiz çok eski eski bir gömüttü."

"Eee, sonrası… Korkmadınız mı?"

"Korkmak mı?” dedi güneş gözlüğünü indirerek, "biz onu kitabımızdan yıllar evvel çıkardık. Sonrası, gördüğün şu halim. Gömütte dokuz boncuklu bir kolye, demir bir bilezik, üç adet de gözyaşı şişesi… Küçük bir kız çocuğu gömütüydü tecrübelerime göre. Bunlara, büyük bir gömü bulmuşçasına sevindik. Vakit kaybetmeden bu tür eşyaları alan birine gittik ve elimizdekileri birkaç karton cıgara, biraz öteberi fiyatına okuttuk. Ondan sonra da bir türlü sırtımızı düzeltemedik. Musibetler birbirini izledi. Mehdi, motoru, şanzımanı çok yıpranmamış bir vasıta almıştı. İkinci haftasında o vasıta ile düz yolda takla attı. Sigortası olmadığından ötürü perte çıkan vasıtasını üç kuruşa hurda niyetine sattı. Neyse ki cana gelmedi, verilmiş sadakası vardı çoluk çocuğunun. Gömütü açtığımızın ertesinde bende de bir hastalık peyda oldu. Düşmanımın başına gelmesin. Yüzüme, boğazıma, gözlerime musallat olan bu dertten ilaç tedavisi ve acılı bir ameliyat sonucunda kurtuldum. Fakat bu derdin nişanesi kaldı boğazımda. Gözlerimin hali ortada…"

"Çok geçmiş olsun, moralini bozma. Marazı yenmişsin, hayatta olduğuna şükür etmelisin. "

"Tabii ki bin şükür Allah’a. Sınandığımızı, çarpıldığımızı düşünüyorum hocam. Bu hastalıktan sonra akıllandım. Gömü aramaya son verdim. Zaten istesem de gözlerim pek oralı değil. Hele ki gömüt açmak, bir daha asla… Tövbe billah uzak olsun. "

Konuşmalarını harfi harfine dinleyen dağ, körpeciğin gömütünün yüzde yüz açıldığı ve onların uzun zamandır civarda görünmeme nedenlerini bizzat faillerin birinden öğrenmiş oldu. Aylardır içinde kümelenen öfkeyi azat etse meydana gelecek zelzeleyi düşünmek bile istemiyordu. Bilakis ortada ne can kalırdı ne canan ne de hasım. Körpeciğin ahı tutmuştu hiç kuşkusuz. Gözleri yuvalarında fırlamış üç adım ötesini zor seçebilen birinden intikam almaktan vazgeçti? O pişmanlık, içini yakmaya yeter değil miydi? Mukabilini yaşamıştı bilahare. Körpeciğin kederiyle gözleri tekrardan sulandı. Fakat kendini tuttu, ağlamadı dağ.

Nitekim iyi bir yere doğru gitmiyordu devir. Bunun bilincinde olmasına rağmen hassas yüreğinin akarını bozmayacaktı.

Çatal Deresi’nin dalga dalga alt üst olan akça sularında kırmızı benekli, pullu alabalıklar kımıl kımıldı. Başağa geçmiş buğday denizleri, cenup yeliyle sağa sola yatıp menevişleniyordu.

Gelinciklerin, civanperçemlerinin, yarpuzların, kengerlerin kokusuyla baştanbaşa yenilenen bozkır, ırgalanan gökyüzünde gezinen perçemli ak bulutlar kardeş kardeşeydi.

Hıdırellez günü şenliğine katılanlar dağın ayaklarına doğru yürüyordu cümbür cemaat. Hafifleyen dağın duldası çoluk çocuk sesleriyle yankılanınca dağ gülümsedi. Unutmamak, unutulmamak ne güzeldi. Sevinçler kekre, acılar dik, dağ gam yüklü.


Nihat Altun

149 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör