• İshakEdebiyat

Öykü- Nihat Kopuz- Doppler’e ve Diğer Şeylere Dair

Karım kek yaptı. Odamda kitap okuyordum, seslendi.

“Kek pişti hayatım, gel.”

Merdivenleri indim. Koridora girdim. Mutfağa geçtim. Enfes bir koku. Masada, başköşede bir tabak içinde iki dilim kek… Oturdum sandalyeye. Dilimlerden birini ısırdım. Dilimin üzerinde oyaladım. Sıcacık kek ıslandı ağzımda.

“Lezzetli olmuş mu?”

“Elbette. Her zamanki gibi leziz. Hatta leziz olmaktan da öte. Bunu tarif için bir kelime bulamıyorum.”

Gülüyor. Kendi tabağına da iki dilim kek koyup yanıma sokuluyor.

“Beni seviyor musun?”

“Her zamankinden daha çok.”

“Gerçekten mi?”

“Elbette.”

“Ne okuyorsun?”

“Doppler.”

“Ne anlatıyor?”

“Doppler kahraman. İki çocuğu var. Bir de karısı. Ormana gidiyor Doppler.”

“Ormana mı gidiyor? Avlanmaya mı?”

“Hayır. Aslında avlanıyor da ormanda ama niyeti avlanmak için ormana gitmek değil.”

“Peki, neden gidiyor öyleyse ormana?”

İkinci dilimi de ağzıma tıkıyorum. Islanıyor hemen. Sıcak şeyler kolay ıslanır diye geçiyor aklımdan. İstemsiz oluyor bu. Kekin ne zaman ıslanacağı umurumda değil aslında. Ağzımdaki şişkinliği halletmeye çalışıyorum bir süre. Sonra devam ediyorum.

“Doppler ormana yerleşmek için gitmiş. Aslında biz romanı okumaya başladığımızda Doppler orada. Uzun zamandır orada demek istiyorum. Aylardır falan.”

“Karısıyla mı kavga etmiş?”

“Tam öyle sayılmaz. İnsanları sevmiyor Doppler. En azından sevmediğini zannediyor. Nefret ettiğini sanmam ama sevmediğine inancı tam.”

“O halde, mecburen avlanıyor. Yani yaşamına devam etmek için. Öyle mi?”

“Öyle. Bir anne geyiği öldürüyor. Böylece yavru geyik de başına dert oluyor. Doppler’i annesi gibi kabulleniyor yavru ve beraber yaşamaya başlıyorlar. Öldürdüğü anne geyiğin etlerini markete götürüp sütle takas etmeye çalışıyor.”

“Takas sistemini geri getirmiş Doppler!”

“Evet, öyle. Başarıyor da. Birkaç parça ete karşılık süt almayı başarıyor. Karısı da ziyaretine geliyor arada.”

“Kadın kocasını çok seviyor öyleyse. Aylarca ormandasın ve karın buna katlanıyor, üstelik ziyaretine bile geliyor.”

“Karısının ormana gelmesini başka bir nedene bağlıyor ama Doppler.”

“Merak ettim!”

“Bu Doppler kocaman penisli bir adam. Uzun ve ağır ve kalın. Hatta okul yıllarında bir lakabı varmış: Sikli Doppler.”

“Yani karısının kolay kolay vazgeçemeyeceği bir penisi var adamın?”

“Aynen öyle. Doppler’in yorumu da düşüncene uyuyor. Karımın kolayca öteleyemeyeceği bir penis var bende diyor Doppler. Çadıra geldiğinde -ormanda bir çadırda yaşıyor- sevişiyorlar. Hatta burada hamile kalıyor kadın. İki sevişme sonunda hamile kalıyor.”

Anlatmaya devam etmemin bir anlamı olmadığını anlıyorum. Tabaklara bakıyorum. İkimizin tabağı da boş. İkimizin de ne istediği ortada. Sevişiyoruz ve karım uyuyor.

Yarım saat uykuya dalmaya çalışıyorum. Yavru geyiği, Doppler’i, Tolkien takıntılı ergen kızını ve kreşteki oğlunu düşünüyorum. Nedense aklıma karısı hiç gelmiyor. Çatıya birkaç damla yağmur düşüyor. Sonra artıyor yağmur damlaları. Artıyor artıyor ve sonunda çatıyı adam akıllı dövmeye başlıyor. Kalkıp pencereden şehir ışıklarına bakıyorum. Terasa çıkıp bir sigara yakıyorum. Döndüğümde karımın horladığını duyuyorum. Mutlu ve horluyor diyorum içimden. Üstümü giyiniyorum. Karımı öpüyorum. Kımıldanıyor hafif. Uyanmıyor. Çalışma odamdan Doppler’i alıyorum. Portmantodan şemsiyeyi de alıp sokağa çıkıyorum.

7/24 açık mekanlardan birinde kitap okuyorum. Arada bir kahvemi yudumluyorum. Mekânda hiç müşteri yok. Kadın garson bir köşeden uykulu gözlerle arada bir bana bakıyor. Sabahı bekleyecek sonra vardiyasını bir arkadaşına devredip uyumak için evin yolunu tutacak. Oldum olası geceleri sevmişimdir. Oturmak için de çalışmak için de. Benim için insan her bir şeyi gece yapmalı. Gündüzlerse uykuya ayrılabilir. Kadın garsondan zihnimi ayırıp yeniden kendimi kitaba verecektim ki içeri bir müşteri giriyor. Mini siyah etekli, kocaman göğüslü, uzun boylu bir kadın. Gece kadını olmalı. Kocaman topuklular giymiş. Yüzünde aşırı makyaj var. Köşe masalardan birine kuruluyor. Kadın garson yanına gidiyor. Klasik müziğin hafif sesi garsondan ne istediğini duymamı engelliyor. Garson birkaç dakika sonra elinde bir fincanla beliriyor. Kadının önüne koyuyor fincanı. Nedenini bilmeden kadınla konuşma isteği duymaya başlıyorum. Kesinlikle çekici değil. Çirkin de değil ama güzel de denemez. Gecenin bir yarısı kahve içen sıradan bir kadın da değil. Karımı düşünüyorum. Gecenin bir yarısı burada kahve içse onunla da konuşmak ister miydim? Karım sıradan biri gibi mi dururdu burada acaba? Bu düşünceden kurtulmaya çalışıp garsonu çağırıyorum. Bir kahve daha söylüyorum. Nazikçe başını eğip gidiyor. Kadınla göz göze geliyoruz. Allah bilir kaçıncı sefer. Garson kahvemi getiriyor. Teşekkür edip bir yudum alıyorum. Kadın kıpırdıyor. Tahmin ettiğim şey oluyor. Yanıma gelip sorun değilse eşlik etmek isterim diyor. “Elbette,” diyorum ben de “buyurun.”

“Ne okuyorsun?”

“Bir erkeğin tuhaf yaşamı…”

“Tuhaf olan ne peki?”

“Ormanda yaşamaya karar veren bir erkek. Adı Doppler.”

“Ne hoş! Ben de yapmak isterdim bunu, bir ormanda yaşamayı isterdim demek istedim.”

“Korkmaz mısın?”

“Neden korkayım ki? Orman yaşatır bizi, öldürmez. Asıl korkunç olan insanlar. Sence de öyle değil mi?”

“Haklısın belki de. Ben kararsızım bu konuda. İnsanlara taptığım falan yok ama her bir şey diğerleriyle anlam kazanıyor. Onlardan sıkılıp uzaklaşmak istiyoruz ama onların olmadığı bir dünyayı hiç yaşamadık. Acaba nasıl olurdu? Bir anlamı olur muydu yaşamanın? Bunları düşündüğüm oluyor bazen.”

“Başka insanların olmadığı bir dünyanın ormanında yaşamak istemem. Ama mesela birkaç kilometre ötede insanların olduğunu bilerek bir ormana çekilmek benim istediğim. Doppler de öyle yapmamış mı?”

“Evet, öyle yapmış. Tam söylediğin kadar bir uzaklıkta ormana çekilmiş. Ailesine üç kilometre ötede bir orman.”

“Ya demek öyle. Demek bildim. Ben de okuyayım bari bu kitabı. Belki beni anlatıyordur.”

“Sanmam.”

“Neden?”

“Devasa bir penisi var Doppler’in.”

Şaşırmış gibi yüzüme bakıyor. Gözlerini kocaman açıp elini kalbinin üzerine getiriyor. Sonra birden güçlü bir kahkaha patlatıyor. Bir gece kadınına penisten bahsetmek yapmamız gereken son şey olmalı sanırım.

Kahvesinden bir yudum alıp ciddileşiyor. Hafif bir heyecan da duyarak, “Bana sonunu anlat,” diyor, “en çok sonunu merak ederim romanların. Ne oluyor sonunda?”

“Birkaç kişi ormanda başına dert oluyor. Yani başka insanlar da tıpkı Doppler gibi ormanda yaşamaya karar verince bundan rahatsız oluyor kahraman. Böylece daha uzak bir ormana gitmeye karar veriyor. Oğluyla ve bir de yavru geyikle yola çıkıyor. Uzağa, çok uzağa doğru. Zannederim Doğu’ya. Başka insanlara. Gerisini bilmiyoruz.”

“Sevdim koca sikli Doppler’i. Tam benim kafadanmış.”

“Öyle mi?”

“Öyle. Bak sana ne diyeceğim. Eğer Doppler çevremden biri olsaydı, hiç çekinmeden, mesela böyle bir kafede bile, ona Koca Sikli Doppler diye seslenirdim. Fazla olan hiçbir şey kusur sayılmaz sonuçta, değil mi?”

“Bilmiyorum. Bu konuda düşünmedim.”

“Evli misin?”

Evet anlamında kafamı sallıyorum.

“Çocuk?”

“Hayır.”

“Çocuk muhteşem bir şey olmalı. Ben çocuğum olsun isterdim. Eğer normal bir hayatı seçseydim muhakkak çocuk yapardım. Hayat denen şey ne denli boktan olsa da isterdim.”

“Çocuklar eğlenceli varlıklar. Ben de seviyorum onları.”

“Kim sevmez ki! İnsan çocukları sevdiği için kendiyle gurur duymamalı. Çünkü bunu herkes yapabilir. Kolay iş yani.”

İkimiz de kahvelerimizden birer yudum daha alıyoruz. İçeriye iri kıyım bir adam giriyor. Tezgâhın önüne dizili taburelerden birine çıkıyor. Gözlerimi adamın dev gibi ensesinden alamıyorum bir süre.

“Geldi sonunda,” diyor Doppler’i seven kadın.

“Kim o?” diye soruyorum.

“Gitmem lazım,” diyor. Ayağa kalkıyor. Elini uzatıyor. Sıkıyorum. Gülüyor. Arkasını dönüp adama doğru yürürken aniden durup tekrar bana bakıyor.

“Çocuk yap, en kısa zamanda yap çocuğu,” diyor.

Kafamı sallıyorum. Ne evet ne de hayır anlamına geliyor hareketim. İri enseli adamın yanına gidiyor Doppler’i seven kadın. Yüz yüze geliyorlar, konuşmuyorlar. Öyle acele çıkıyorlar kafeden.

Canım sıkılıyor. Kitabın kapağına bakıyorum. Mutsuz geyiğin boynuzlarına ve gözlerine. Geyikler kocaman hayvanlardır aslında. Ama çok masum durduklarından mı bilmem onları ufacık olarak tutarız aklımızda. En azından benim için bu böyle. Geyikleri gördüğüm tek yer televizyon ve fotoğraflar. Boynuzları bile kocaman. Bir defa da olsa dokunmak isterdim kendisine. Öyle Doppler gibi işi arkadaşlığa vardıramazdım ama bir gün boyu ilgilenebilirdim bir geyikle. Doppler seven kadının dediği gibi bunda gurur duyulacak bir taraf yok. Kim olsa geyiğe dokunmak ister. Lağım faresi değil ya!

İpe sapa gelmez bir sürü düşüncede dolandığımı fark ediyorum. Hesabı ödeyip caddeye çıkıyorum. Yağmur dinmiş. Banka merdivenlerinde uyuyan biri var. Elinde şarap şişeleriyle sızmış kalmış. Onun ormanı da tam o merdivenler demek ki. Tek başına kalmayı başarmış. Doppler gibi zahmete girip bir ormana kaçmadan başarmış bu işi. Doppler’i seven kadın şimdi burada olsa sormak isterdim: Bunda gurur duyulacak bir taraf var mı?

***

Yatağa giriyorum. Karım derin bir uykuda. Neredeyse nefes bile almıyor. Onu düşünüyorum. O da ormana kaçmadan becermiş yaşamayı. Gündüzleri beni öpüyor. Kakaolu kekler yapıyor. Onu sevip sevmediğimi sorup duruyor. Sonra yine öpüyor beni. Mutlu yani. Doppler’i seven kadın şimdi burada olsa sorardım ona: Bunda gurur duyulacak bir taraf var mı?


Nihat Kopuz


203 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör