• İshakEdebiyat

Öykü- Nihat Kopuz- Yapay Çağda Bir Münzevi

Karanlığın ortasında panikle doğruldum yatakta. Komodine uzanıp saate baktım: 04.13. Yatakta yumruk ettiğim ellerim ağrımaya başlayınca sırt üstü uzandım tekrar. Karım yan tarafta horul horul uyuyor. Son zamanlarda biraz kilo almış ama hâlâ zarif. Sıçrayarak uyanmam birkaç sefer daha tekrarlandı. Her seferinde üşenmeden komodine uzanıp saate baktım. Ardından derin ve sakin bir uykuya dalmış olmalıyım ki karımın sesiyle uyandığımda gün açmıştı ve kulağıma araba motorlarının gürültüleri ile inşaatlarda çalışan işçilerin çekiç sesleri doldu.

“Kalk hadi, bugün senin için önemli bir gün.”

Komodine uzanıp saate baktım. 08.40. Öyle hafifim ki, hayret. Dün geceki heyecanımdan eser kalmamış. Karıma cevap vermeyince o da merdivenin demirliklerini dövmeye başladı. Bunu mutlulukla yapıyordu. Bugün mutlu olmalıydık, bugün önemli bir gündü.

“Kalksana yahu! Geç kalacaksın. Kalk da kendine gel. Süper bir kahvaltı hazırladım sana oburcum.”

Obur lafı doğru. Evlendiğimizde yetmiş altı kiloydum, şimdi doksan altı. (Karımsa halen kırk kilo) Üstelik her şey üç yılda oldu. Süper bir kahvaltıysa, elbette, asla süper bir kahvaltı değildir. Yağlı patatesler, ne oldukları pek de belli olmayan salamlar, yürümeden büyüyen tavukların yağda kırılmış yumurtaları ve onlara eklenen hileli sucuklar…

“Tamam, tamam geliyorum.”

Mutfağa indim. İştah açıcı bir sofra.

“Yüzüme su vurup geliyorum.”

“Tıraş da ol!”

“Önce bir yiyeyim de.”

Banyoya yollanıyorum. Karım arkamdan sayıyor:

“Lacivert takımını hazırladım. Böyle önemli bir güne en çok o takım yakışır. Ceket ve yelek alt katta, pantolonsa üst katta, ütü masasının hemen yanında.”

Homurdanıyorum birkaç şey karıma, banyoda yüzüme su vururken, ben de neler dediğimin pek farkında değilim.

Masaya oturuyorum.

“Heyecanlı mısın?”

“Hayır, değilim.”

“Cidden mi?”

“Elbette cidden!”

“Dün gece iyi uyudun mu?”

Karımın araştırmalarına, günü önemli karşılamasına öfkeleniyorum.

“Sınava girmeyeceğim sevgilim, biliyorsun değil mi?”

Gülüyor. Ekmeğine yağ sürerken beni izlemeye devam ediyor. Sonra gözlerini masaya indiriyor. Çünkü yağın üzerine reçel sürmek daha fazla dikkat gerektirir. Karım önündeki işe odaklanmaya çalışırken ben de salamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum. Çaydan bir yudum alıyorum. Ağzımın ıslanması aklıma ekmek yiyebileceğimi getiriyor. Sonra birkaç patates, bir zeytin, çaydan bir yudum daha, ekmeği yumurtaya banıyorum, çay, bir zeytin daha, çatala gelen dört dilim patates… Tabağımdaki sucuklu yumurtadan kocaman bir parça kesip ekmeğin üzerine koyuyorum. Ağzıma atıyor ve bu kocaman dilimi çayla yumuşatıyorum. Doyduğumu hissediyorum. Kol saatime bakıyorum. 08.57

“Giysiler neredeydi dedin?”

“Pantolon üstte, ceket ve yelek alt salonda tatlım.”

Karıma ses etmeden çıkıyorum mutfaktan. Giyiniyorum. Şimdi kapıdayız. Karım yanağımdan öpüyor. Mutluyuz. Ben de öpüyorum onu. Hemen döneceğimi söylüyorum. Hemen dön, sabırsızlıkla bekliyorum diyor karım da. Asansörün önüne gidene dek gözlüyor beni kapıda dikilerek. Ben asansöre girerken o da evin kapısını örtüyor. Asansördeki boğuk havanın ve kötü kokunun ortasında bir düşünceye dalmaya çalışıyorum. Asansörde bir düşünceye dalmak kadar güzel şey yok. Beni yarım dakikalık eziyetten kurtarır. Bunu her zaman yapamam. Panelde beliren rakamları sayarım çoğu zaman. Şimdi de öyle oluyor. Sayıyorum, sayıyorum.

***

Üç gece önce telefonum çaldı. “Hakan Bey,” dedi telefondaki ses, “size güzel bir haberimiz var.”

“Buyurun,” dedim.

“‘Yapay Çağda Bir Münzevi’ adlı romanınızı ülkenin en prestijli edebiyat ödülü X’i edinmeye değer gördük.”

“Teşekkür ederim ama benim bir müracaatım olmamıştı hanımefendi,” dedim telefondaki sese.

“Hakan Bey, ödül için bir katılım gerekmiyor. Bir liste de yok. Seçici kurul son yıllarda yayımlanan bir romana veriyor bu ödülü.”

“Peki,” dedim, “teşekkür ediyorum, memnun oldum.”

“Kabul etmenize sevindim. Kurula kabulünüzü bildireceğim efendim. Ödül töreni bir hafta içinde gerçekleştirilecek. Bunun için size tekrar dönüş yapacağız.”

“Tekrar teşekkür ederim.”

“Görüşmek üzere efendim.”

Karım mutfakta kek yapıyordu. Yanına gidip başıma geleni anlattım. Piyangodan birkaç milyon çıkmış kadar sevindi. Heyecanlandı. Haberi dallandırıp budaklandırdı. Keki de yaktı. Kek yerine Biskrem yedik biz de. Allahtan kilerde bir Biskrem vardı.

Bir hafta su gibi akıp gitti. Bu sabahki telaşa kadar geldik sonunda. Asansörden inip bana verilen adrese doğru yola koyuldum. Yürüdüm. Meydanda bir taksiye binip adresi söyledim. On beş dakikada oradayız dedi şoför. Aynadan bana bakıp durdu ama hiç konuşmadı. Yağmurlu, puslu bir sabahtı. Radyoda çalan klasik müzik içimi bir hoş etti. Uykum geldi. Birkaç dakika kestirmiş bile olabilirim. Şoför durunca kendime geldim. Saate baktım. Yol yirmi beş dakika sürmüştü. Saatime baktığımı gören şoför, “Bazen oluyor böyle,” dedi. Sorun değil anlamında kafa salladım adama, indim. Salona girdiğimde bir kadın hızla yanıma geldi. Konuşunca, bu kadının telefonda konuştuğum kişi olduğunu anladım.

“Buradan lütfen Hakan Bey, hoş geldiniz.”

Ben de tebessüm ettim kadına. Gösterdiği yönde yürüyüp köşede dikilip bir şeyler içen bir grup insanın arasına karıştım. Tanışıp havadan sudan bir süre sohbet ettikten sonra, uzun boylu mavi takım elbiseli ihtiyar ama sağlıklı gözüken bir adam bana dönüp, “Maşallah, gayet gençsiniz, bu yaşta böyle bir ödülü almanız bize çok büyük kaleler fethedeceğinizi düşündürdü,” dedi.

“Aslında ben pek de öyle düşünmüyorum,” dedim ortaya, az önce bana seslenen adama bakarak.

“Hangi yönde?” dedi aynı adam.

“Her iki yönde de,” dedim. “Hem kaleler fethedip durmak gibi bir niyetim yok hem de edebiyatın veya başarının yaşla falan alakalı olduğunu düşünmüyorum.”

“Nasıl olur,” dedi kısa boylu tombulca ve kel bir adam. “Nasıl olur efendim. Büyük yazarlara bakın yirmilerinde ne büyük işler çıkarmışlar! Üstelik kaleler fethetmenin karşısında durmak da ne demek! Umarım bu yönde bir konuşma hazırlamadınız?”

“Bir konuşma hazırlamadım.”

Telefonda görüştüğüm kadın araya girip, “Hakan Bey doğaçlama konuşacaksınız öyleyse,” dedi.

“Elbette. Niyetim o yönde. İnsanlara bir konuşma yapmak durumundayım. Bunun elimden geldiğince sade ve kısa olmasını istiyorum.”

“Konuşmayı her halde pek sevmiyor Hakan Bey,” dedi başka bir ses.

“Bununla bir ilgisi yok. Aksine, konuşmayı severim. Ama bu akşam burada kitabım adına bulunmaktayım. Ona haksızlık olsun istemem.”

Mavi takım elbiseli adam tekrar söz alarak, “Ama kitaplarla hayatlar farklı şeylerdir. Bunları birbirine karıştırırsak ne yaşayabilir ne de yazabiliriz,” dedi.

“Bu sözünüze katılmıyor değilim. Yalnız inançlı, büyük ve gerçek sanatın arkasında -kendimi büyük bir sanatçı olarak görmesem de- yapıyla yapıcı arasında bir örtüşmenin tarih boyunca var olduğuna inanıyorum. Mesela, Dostoyevski’de bulduğumuz şey budur. Kitapları kadar öfkeli ve inançlıydı kendisi.”

“Bakın ödülü kime verdik,” dedi mavi takım elbiseli adam çay bardağını havaya kaldırarak. “Taşı gediğine koyan, edebiyattan gerçekten anlayan bir delikanlıya. Şimdi beyler ve hanımlar, sadece bu genci değil kendinizi de alkışlayabilirsiniz.”

Grupta mırıldanmalar oldu. Kimisi hafif tebessüm ederken kimisi de açık açık burun kıvırdı söylenenlere.

Salon giderek kalabalıklaşıyordu. Salona girenler bir süre gözleriyle etrafı süzdükten sonra bana odaklanıyordu. Kimisi yanıma gelip tanışıyordu benimle, kimisi ise sadece bakınmakla yetinmekteydi. Elime tutuşturulan bir bardak sıcak çayı bitirince mavi takım elbiseli adam koluma girdi ve beni ödülün verileceği salona götürdü. En ön koltukların tam ortasına o ve ben oturduk. Boş sahneye bir süre baktık ikimiz de. Sonra telefondaki kadının sahnede belirdiğini gördüm. Kürsüde mikrofonla uğraşıp duruyordu. Mavi takım elbiseli adamla konuşmuyorduk. Salonda çaylarımızı içerken söylediğim sözleri tartıp tartmadığını düşündüm. Ayrı dünyaların iki insanı aynı şeyde yan yana gelmiştik. Tuhaf. Orada öyle boş boş oturdukça içim sıkıldı ve kendilerine benzeyen birini bulup da ödülü ona veremediler mi diye de düşündüm açıkçası. Benim burada, kimseyi tanımadığım bu yerde bir ödül almam kadar tuhaf başka ne olabilirdi? Üstelik karanlıkta içim sıkılarak oturdukça ödülü bana verdiklerine çoktan pişman oldukları düşüncesine kapılıyordum. Kalkıp gitmeyi de düşündüm. Eğer ödülü almadan kalkıp gidersem kaybım, üç beş gazetede gözükmekten öte bir şey değildi. Bunu düşününce aklıma asalet zırvalığı da geldi: Genç yazar, ödülü almadan kapıyı üstüne vurup çıktı! Ne iş ama.

Seyirciler arka sıraları doldurmaya başladığında sırtımın terlediğini ve kemiklerimin ağrımaya başladığını hissettim. Hazırladığım bir konuşma yoktu ama şu an doğaçlama da olsa bir şeyler konuşabileceğimden emin değildim. Ben ter içinde bocalarken sunucu kadın konuşmayı açtı ve ilk defa gördüğüm bir beyi sahneye davet etti. Elli yaşlarında sevecen görünümlü tombul bir beydi. Y dergisinin genel yayın yönetmeni olarak kendisini tanıttı ve kısa tuttuğu konuşmasının ardından apar topar sahneden ayrıldı. Sunucu bu sefer yanımda oturan mavi takım elbiseliyi sahneye davet etti. Hiç bitmeyecek kadar uzun ve bir o kadar da sıkıcı konuşmasına başladığında orta sıraların birinde oturup sakin sakin Tolstoy okuyan biri olmadığıma ciddi ciddi üzüldüm. Uzun konuşması sona erdiğinde sahneden inmek yerine sahnenin derinliklerinde gözden kayboldu. Sunucu tekrar sahnede belirip bu sefer benim adımı söyledi. Ayağa kalktığımda ilk hissettiğim şey sırtıma yapışan gömleğim oldu. Yavaşça yürüyüp sahneye çıktım ve konuştum.

"Bu genç yaşta sesimin onlarca ödül almış bir ihtiyar gibi çıkmasını istemem. Burada benim yerimde Yaşar Kemal olsaydı, şu an söylemeye niyetlendiğim ama olgunluk göstererek geleceğe devrettiğim sözler, onun ağzında büyük anlamlar kazanırdı. Yalnız yine de bu kürsüden, kendime ve edebiyata dair hiçbir şey söylemeyip sade bir teşekkürle inmek istemem. Hayatlarını kitapların arasında hazırlayan benim gibi insanların neden böyle bir hayatı tercih ettikleri bence merak konusu edilmelidir. Çünkü dünyada yüz milyonlarca roman okuru olmasına rağmen -bunların elbette çoğu kötü okurdur- yüzlerce romancıdan ancak bahsedebiliriz. Okurla yazar arasındaki bu büyük nicel farkı hazırlayan şeyi yetenekle açıklamamız bir burnu büyüklüğü ve kibri ifade eder. Bence bir masada oturup saatlerce yazmak ve okumak yetenekten ziyade farklı bir zekâ türü ile ilgilidir. Belki de bugüne dek keşfedilmemiş bir zekâ türü. Elbette bu denli karamsar ve bireysel bir yaşamı tercih etmenin psikolojik tarafları da vardır. “Öyleyse neden yazıyorsun ve yarı delilerin, takıntılıların yaptığını düşündüğün bir mesleği neden sürdürüyorsun,” diye sorabilirsiniz. Yazıyorum çünkü kaos olarak tanımladığım evrende en anlamlı şeyin yine de yazı olduğuna inanıyorum. Üstelik buna keyif alarak inanıyorum. Bir gün gelecek ve dünyayı edebiyat kurtaracak. Ben böyle bir öngörüye inanmıyorum. Çünkü edebiyat bütün insanlık tarihi boyunca dünyayı kurtarıp duruyor. Bana inanmak için Homeros’a, Shakespeare’e, Goethe’ye ve daha pek çoklarına kulak verebilirler. Bu kitabı da bunun için yazdım. Edebiyat dünyayı kurtarsın diye değil, edebiyat dünyayı kurtara geldiğinden.

Bugün burada olmam ve bir ödülle mutlu edilmem benim için önemli. Bu ödül beni gururlandırdı, kendime olan güvenimi arttırdı. Bu ödülü bana layık gören kurula ve aldığım ödüle ilgi gösteren davetlilere sonsuz teşekkürlerimi sunarım.”

Alkış.

Plaketi mavi takım elbiseli adamdan alarak sahneden indim. Şaşkındım ve başım dönüyordu. Salon hareketlenmiş, etrafımda küçük gruplar halinde kümeleşmeler başlamıştı. Korkunç bir kusma isteği duydum. Elimle birkaç kişiyi de iterek kendimi lavaboya attım. Lavabodan çıkarken sunucuyu karşımda gördüm.

“İyisiniz değil mi Hakan Bey?”

“Evet, evet bir sorun yok. Birden başım döndü. Ayıp olmadı umarım?”

“Hayır. Merak uyandırdınız hepsi bu.”

“Peki,” dedim. Tekrar salona doğru yürüdüm. Salona henüz varmadan mavi takım elbiseli adam kolumdan yakaladı. “Gelin,” dedi, “sizinle bir şeyler içip biraz daha muhabbet edelim. Olur mu?”

“Elbette,” dedim, “memnuniyet benim için.”

Üst kat salonlardan birine geçtik. Masada önceden hazır edilmiş çikolata ve kurabiye tabakları vardı. Dolaptan iki kadeh çıkardı ve kadehlere viski doldurdu. Karşımdaki koltuğa oturarak kadehlerden birini uzattı.

“Çok güzel bir konuşma yaptınız.”

“İddialı olmamaya çalıştım. Umarım boyumu aşmamışımdır?”

“Hayır, hayır. Çok yerinde, çok iyi bir konuşmaydı bence. Merakım şu: Anlattıklarınıza tamamen inanıyor musunuz?”

“Bu imkânsız. Anlattıklarımıza yüzde yüz inanmamız imkânsızdır. Yalnız içten ve inanarak konuştum. Şu an aynı şeylere belki o ölçüde inanmıyorum ama orada, o sahnede söylediklerim o zaman diliminde inandığım şeylerdi. Düşünceler uydurmadır sonuçta. Yazı da öyle. Belki de hayatın kendisi de… Değil mi?”

“Ben bu kadar derin dertlerle ilgilenmiyorum. Seksen iki yaşındayım. Zaten ne olup bittiğini öğrenmeme uzun bir zaman kalmadı. Belki bir zamanlar, o çok uzakta kalan zamanlarda ben de sizin gibi ilgilendim bu meselelerle ama dediğim gibi hatırlaması bile zorlaşan bir uzak zamanda kaldı her şey. Şimdi viski içiyorum. Özellikle viski.”

Viskimden bir yudum alıp adama diktim bakışlarımı. Gördüğüm şey üzüntüydü. Hayata karşı bir pes etme hali vardı yüzünde. Meseleyi uzatmak istemedim. Onu teselli edecek bir güce de sahip değildim. Sekseninin dönmüş bir adama bir gencin söyleyebileceği hiçbir şey yoktur aslında. Yani onu teselli edecek ya da onu mutlu kılacak bir kapıyı aralamak mümkün değildir. Birkaç saniyede şimşek gibi geçti bunlar zihnimden ve kalkmak için davrandım. O da durumu anlamış olmalı ki gidişime itiraz etmedi. Beni güler bir yüzle elimde plaketle yolcu etti.

***

Sisin örttüğü caddeye baktım, bir sigara taktım ağzıma. Bir süre düşünceyle yürüdüm öylece. Sonra taksinin birine el ettim. Adresi söyledim. Saate baktım. Gözlerimi kapadım. Şehrin ötesinden berisinden gelen sesleri dinledim.

Gece yarısı telefonum çaldı. “Yarın,” dedi telefondaki ses, “iki münzevi olarak bir kahve içelim, ne dersin?”


Nihat Kopuz

127 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör