top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Nilay Erik- Çok Şükür Halime

“Takıldım kaldım. Hem de birçok yerde birçok anlamda.”

Tomris Uyar


Çok yorucu, koca bir iş yılının ardından bir haftalık yıllık izne ayrılmıştım. Biraz kafa dinlemek, yüzmek, gezmek herkes gibi benim de hakkımdı. Bir tatili hak etmiştim. Böyle demiyor muydu Mustafa, önce hak etmelisin. Hiç de öyle olmadı. Geçen yıl söz verdiği halde yıllardır almadığı yıllık iznini bu yıl da almadı.

Güya tatildeyim! Tatilimin ilk günü ütü yaparak geçti. Mustafa’nın gömleklerini titizlikle ütüledim. Tek bir çizgi bırakmadım. Kollarında bile. Mustafa gömleklerin kollarında ütü çizgisi sevmez. Peki niçin? Halime daha çok yorulsun, üç gömlek ütüleyeceği yerde bir gömlek ütülesin diye. Yirmi tane gömleği var. Günde iki kere üst baş değiştirdiği oluyor. Bu, haftada on dört gömlek eder. Her gömlek on üçer dakikadan iki yüz altmış dakikamı alıyor. Bazen aynı gömleği haftada iki kez ütülüyorum. Beğenmiyor. Çocukların çamaşırları, çarşaflar, benim kıyafetlerim bu süreye dâhil değil. Çok hesapçı göründüğümün farkındayım. Bu dünyada milyonlarca dert var, yani şimdi tek dert Mustafa’nın gömleklerinin kaç dakikada ütülendiği mi? Hem bu sizi niçin ilgilendirsin? Değil elbette, konu sadece bir vitrin eşitliği değil.

Kendimi böyle nahif bir şekilde ifade etmem, bu sabrım, benim de canımı sıkmıyor değil. Mesela şu anda Mustafa’ya küfredebilirim. “Ulan Mustafa,” derim, “canıma yetti yaptıkların. Evliliğimiz boyunca beni iplemedin. Senin gibi bir adamla yirmi yılımı geçirdim. S… git, hayatımdan,” diyebilirim ama demiyorum. Birazdan anlatacağım. Hepsi ismim yüzünden.

Bütün bunlar onun iyi taraflarını görmezden gelip sürekli kötü taraflarını anlatmak gibi görünüyor, biliyorum. Fakat söylemeye çalıştığım başka bir şey. Mesele sadece ben de değilim. Anlatacağım.

“İki gömlek ütüledin diye dır dır ediyorsun bırak ya, kendim ütülerim,” diyor. Sadece bunları söylese iyi. Onun ağzından çıkan yabanıl homurtular ne peki? Neyce, argo mu, bir erkek jargonu mu, bilmiyorum. Sonuç olarak ütülemiyor, sonra gömleklerini topladığı gibi sokağın sonundaki kuru temizleme dükkânına götürüyor. En fazla bir hafta dayanabiliyor. Eee götürmesi, alması, dolaba tek tek asması, verdiği para da cabası. Hepsi iş bunların. “O kadar para alıyorsunuz, utanmazlar sizi, iki gömleği ütüleyememişler. Olmamış bunlar, olmamış,” diyor. Nasıl olsa Halime, bir haftaya her şeyi unutur, hiçbir şey olmamış gibi işe geri alınır. Aynı durum yemek için de geçerli. Yemekten sonra bari bulaşıkları o halletsin istiyorum. “Yaa, bir tabak yemek koyuyorsun önüme, bırak ben yaparım,” diyor. Bırakıyorum. Elini sürmüyor. Bulaşıklar ertesi güne kalıyor.

Neyse ki çocuklar büyüdü. En çok onları büyütürken ihtiyacım oldu Mustafa’ya. Çünkü bir makine değildim. Uyumaya, dinlenmeye, eğlenmeye, takdir edilmeye, sevilmeye, onaylanmaya, paylaşmaya ihtiyacım vardı. İnsandım. Ve anladım ki o süreçte beni içten içe tüketen yoran ne bebek bakımı ne de ev işleriydi. İncinmekten, üzülmekten yorulmuştum. O vakitler bu yorgunluğu sadece bedensel bir yorgunluk olarak nitelendirmişim. Şimdi şimdi anlıyorum ki en çok ruhum yorulmuş o yıllarda. Artık bir şey beklemiyorum Mustafa’dan. O hâlâ bekliyor olmalı ki geçenlerde evliliğimizin ilk yıllarını özlediğini söyledi. Aslında özlediği kendisi. Daha doğrusu krallığı. Boşuna, bu evde geç de olsa demokrasi istiyorum ben!

Dışımdan konuşmaya hâlim yok deyip böyle döktürüyorum işte. Yemek yaparken de daha fena şeyler düşünüyorum. Zihnim patlamamak için kendisini bu şekilde korumaya almış olmalı. Hele evi süpürgeye çekerken toz yumaklarını istekli istekli yutan süpürgenin sesini bastırırcasına coşuyorum. Hedefimde genellikle Mustafa oluyor. Bazen de Mustafa’yı bırakıp kadın düşmanı patronumu, her yaptığımı eleştiren iş arkadaşlarımı, bana dostum diyen ama arkamdan işler çevirenleri namlunun ucuna koyuyorum. Çocuklarıma kıyamasam da ara ara onlar da nasipleniyorlar bu hâlimden. Halının üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa giden süpürgenin sapını masanın altına doğru uzatıyorum. Halının altında unuttuklarımı görüyorum. Bana aşağılık bir yaratıkmışım gibi davranıp ne yapsam beğenmeyen müdürümün sesini duyuyorum. Beni bir böcek gibi ezerken aynı odada çalıştığım genç ve güzel mesai arkadaşıma bir masal perisi gibi davranışını düşünüyorum. Bu erkekleri anlamak zor, derler bir de. Hırslanıyorum. “Müsaade etmeyeceğim! İsterlerse bakmasınlar yüzüme; işimi, yaptıklarımı görmezden gelemezler. Selam vermesinler, alay etsinler, peki ya emeğim? Onu yok sayamaz kimse!” Ben öfkelendikçe koltukların arasında gezinen hortumun homurtuları da bir yükseliyor bir azalıyor. Sonunda elektrik süpürgesi ters dönüyor hem susmamı hem de kendisini susturmamı bekliyor. Mustafa sağ olsun, hemen araya giriyor: “Yine elinde kalacak, bu kaçıncı süpürge, bu kaçıncı ütü,” diyor. “Senin bu elektronik eşyalarla derdin ne?” diye ekliyor. Derdim seninle, demiyorum. Sadece benim elimde soluk alıp veren bu aletlerin ölümlerinin de benim elimden olması çok normal. Ama susuyorum. E, neden susuyorsun Halime, diyor içimdeki ses. Susmam için koyulmuş ismimi, iç sesimden de duyunca içim bir hoş oluyor. Ne demekti Halime?

Halime: Başkalarının iyiliği için çalışan, yumuşak huylu kadın! Susacağım tabii, hem konuşsam ne fayda? Bütün bunları görmeyen Mustafa’nın diğer duyu organlarıyla beni anlamasını bekleyerek zaman kaybetmiyorum artık.

Ütüler, temizlik bitti. Sıra akşam yemeğinde. Kim bilir yemek yaparken nasıl bir performans sergileyecek iç sesim?

Canı Girit kabağı çekmiş, sabah sabah aklına nereden geldiyse mesaj göndermiş. “Deniz börülcesi, bir de tilkişen otunu da kavurursan oh mis! Yanına da bir tek rakı, biraz su ve buz, bir dilim peynir, bir dilim kavun, değme keyfime,” yazmış. Keyfi gelecekmiş. Ağırlamamak olur mu? Kabakları- tam da keyfinin istediği boyutlarda- ince ince, uzun uzun doğrayıp ikiye bölüyorum. Zeytinyağının içinde üç diş sarımsakla bir iki döndürüyorum. Üç domatesi rendeleyip kabakların üzerine döküyorum, kısık ateşte yarım saat pişirdikten sonra kare kare doğradığım tulum peynirini yemeğin üzerine özenle dizerken içimdeki ses, hâlâ Mustafa’yla cebelleşiyor.

Ne tatil ama! Yine geç geldin. Ve eve yine pişkin pişkin telefonla konuşarak girdin. Yine o meşhur jestlerinle benden istediklerini sıraladın. Muhtemelen, dediğim yemekleri yaptın mı, diye sordun. Anlamıyor gibi baktım, sinirli bir şekilde gözlerini devirdin, içeriye geçtin. Çoraplarını salonun ortasında çıkardın, yere attın. Daha balkona çıkmadan sigaranı yaktın. Nefret ediyorum sigara dumanından. Yarım saat sonra telefonu kapattın. Her zamanki gibi iş konuşmasıydı. Ve her zamanki gibi canın sıkılmıştı.

Anlayacağınız keyfi gelmemişti. Girit kabağı, deniz börülcesi, tilkişen otu kavurmasıyla çözülecek bir mesele değildi. Hani belki bir iki tek atsa… Yok, yok Allah korusun, tam tersi her şey daha da kötüye gidebilirdi. Fırtına öncesi bir sessizlik vardı. İşte yine bir sona daha gelmiştik. Ağzımı açsam, hani tatil desem, çocuklarla üç günlüğüne bir yerlere gitsek desem, yine bir öfke nöbeti yaşanacak, eşyalar oraya buraya fırlatılacak, duvarlar yumruklanacaktı. Sonraki hafta küskünlükle geçecekti, ayın sonuna doğru özürler dilenecekti. Başa dönmüştük işte. Bu döngüden yorulmuştum. Kendime kaçacak yer arıyordum. Peki neden? Bu ev bizim evimiz değil mi? Her işin arkasında ben olduğum halde neden ben yönetimde söz sahibi değilim. Neden her isteğimi veto ediyor? Neden kendi evimde ikinci sınıf muamele görüyorum? Yanlış kararlar aldığında da suçu bir güzel üzerime yıkıyor. En basitinden çocukların karnı ağrısa ne yedirdin diye soruyor?

Yemek masasını hazırlamak için mutfakla salon arasında mekik dokuyordum. Tek tesellim çocukların arkadaşlarıyla sinemada olmasıydı. Mustafa, her dakika benden bir şeyler istiyordu. Halime su getir, Halime yemek olmadı mı, Halime bu çocuklar nerde kaldı, Halime de Halime. Zaten sevmediğim ismimi iki dakikada bir duymak sinirlerimi bozmuştu. Hâlimi anlamadı, benimle bağıra çağıra konuşmaya, sessizliğimi ve sabrımı bir sünger gibi emmeye devam etti. Kavga etmek için bahaneler arıyordu. Klimayı kapattı. Bugün hava iyi yine gereksiz açmışsınız, dedi. O bahaneyi elimle vermemek için direniyordum. Sustum. Dışımdan konuşmaya gücüm yoktu.

Tenceredeki Girit kabağını servis tabağına alırken sağ kulağım çınladı. Önce bir hışırtı sonra tiz bir ses duydum. Evdeki bütün elektrikli cihazlar vınlıyordu. İç sesim konuşurken gelen bu dip sesler gittikçe arttı. Elim istemsizce kulağıma gitti. Sol kulağımda da aynı sesi duydum. Sol elimi de kulağıma götürdüm. Mustafa’ya baktım, televizyon seyrediyordu. Sesler birden daha da yükseldi. Ne yapacağımı şaşırdım. Evin içinde bir o tarafa bir bu tarafa koştururken Mustafa yanıma geldi, bir şeyler söylüyordu ama duyamıyordum. Yüz ifadesinden iyi şeyler olmadığı belli oluyordu. Aynaya takıldı gözüm. Şu haline bak, dedi ayna. Haklıydı. Altımda dizleri çıkmış bir eşofman, önü lavaboyu ovarken beyazlamış bir tişört vardı. Saçlarıma gitti elim, öyle sertleşmiş ki… Geçen ay kısacık kestirmiştim, diken diken olmuşlar. Bu hâlimle bir kirpiyi andırıyordum. Parmaklarımın ah, ıh edişlerini duyabiliyordum. Gözaltlarım morarmış, avurtlarım çökmüştü. Dün gece yatarken temizlemediğim makyajın kalıntıları yüzümü ne kadar yaşlı ve yorgun gösteriyordu. Ucuz fondötenim, yanaklarımda pul pul olmuştu. Canlı cansız her nesne, içimde konuşuyordu. “Halime ne kadar beceriksizsin, Halime iyice çirkinleştin, bu Halime de kendini bir şey sanıyor, hiç sevmiyorum şu kadını da nerden çıktı karşıma, o da mı gelecek, şuna bak ne giymiş, oğlumun hayatını mahvettin, ne kadar geri kafalısın anne,” başka başka insanların iç sesi zihnimi ele geçirmişti.

Aklımı kaçıracaktım. Tatil bana yaramamıştı. Dışarıda iyi görünmek, yorgunluğumu gizlemek için öyle çaba sarf ediyordum ki evde harcadığım o fazla mesainin izleri kapansın diye taktığım maske düşünce, bu hâle geldim demek. İç sesleri kontrol edemiyordum. Biraz hava alırsam, iki dakika evden uzaklaşırsam belki düzelirdim. Kafayı mı yedim acaba? Ben ekmek alacağım, dedim Mustafa’ya.

Kapıyı açtığım gibi kaçarcasına çıktım evden. Normalde evimden taşan sesleri duyarlar diye ödüm kopar. Neyse ki bu defa Mustafa’nın bağırtıları yerine, iç seslerin saldırısına uğramıştım. O bağırış çağırışların olduğu sabahlar, yan komşum Nagehan’la yüz yüze geleceğim diye tedirgin olurdum. Delikten gözetleyip öyle açardım kapıyı. Sokağın köşesinden gevrek alırken Selim abi bıyık altından gülerdi bana. “Sen de amma alıngan oldun, nerden duyacak,” diyerek kendimi zar zor ikna ederdim.

Dışarı da fayda etmedi. Evde ne duyuyorsam aynı sesler; daha gür, daha tiz gelmeye devam etti. Üstüme başıma sinen sesleri silkeledikçe yapıştılar.

“Ah zavallı Halime!”

Offff, susun artık!

“Ah zavallı Halime!”

Susunnn!

Bir orkestrayı andırıyorlar. Eskisinden daha melodik, daha uyumlular. Her gün birlikte prova mı aldı bunlar! He adımımla sanki bir piyanonun kalın do’larına basıyorum. Bir kemanın telleri inliyor içimde. Yay, tele temas ettikçe kulağımdaki sinirlere dokunuyor. Yalpalıyorum. Neredeyse düşeceğim. Birden karşı komşum Nagehan belirdi karşımda, sonra omzuma dokundu. Tiksintiyle ittim elini. Halime, Halime! Sizsiniz dedim, zavallı! Anladınız mı, zavallı sizsiniz!

Bir keman yayı üzerimde gerine gerine hareket ediyordu. Gıy gıy, sesler kulağımı tırmalıyordu. Daha tiz, daha tiz sesler duyuyordum. Opera sanatçılarını andıran bir kadın bağırarak şarkı söylüyordu, görümcemin sesiydi bu. Arkasında da bir koro. Çocuklarım, arkadaşlarım, patronum, site yöneticisi, annem, babam… Anne dedim, anne, sen de mi?

Herkes bana bakıyordu. Geçen gece Mustafa’nın bana söylediklerini hep bir ağızdan tekrarlıyorlardı. Utandım. Niye utanıyorsam, benim suçum neyse? Bu dünyadaki bütün kötü suçların nedeni benmişim gibi bön bön bakıyorlar. “Kusura bakmayın, son zamanlarda da epey kilo aldım, hem yıllar işte, eskisi gibi genç değilim. Spor yapamadığım için özür dilerim. Öyle yoruluyorum ki işten gelince yemek, ev, iş, derken vakit kalmıyor. Doğru, mutfak tezgâhını öylece bıraktım. Geçen gün kızımın veli toplantısını da kaçırmışım. Arayamadım sizi de, üzgünüm,” derken sanki karşımdalar, beni görüyorlarmış gibi çamaşır suyundan açılmış tişörtümü iki elimle kapatmaya çalıştım, mahcup gülümsüyorum ama nerdeyse ağlayacağım.

İkna olmuyorlar. Ne hâlden anlamaz ne merhamet yoksunu sesler… Hiç susmuyorlar:

“Ne biçim bir annesin sen, ne biçim bir eşsin, ne biçim arkadaşsın, ne biçim gelinsin, ne biçim bir kadın, ne biçim bir evlat…”

“Aaa,” dedim, “kocamın böyle dediğine bakmayın! Çok yoruluyor. Bilseniz çok iyidir. Tanısanız seversiniz. Beni sever. Altın gibi bir kalbi vardır. Sonra kayınvalidem, bana hiç böyle davranmak istemezdi. Elli yaşındaki oğlunun ayağına taş değse beni suçlamazdı. Hem belki takdir bile ederdi.”

“Bunca yıl tek başına hem çalıştın, hem de iki çocuk büyüttün. Ne zaman evine gelsem dört dörtlük karşılandım.” Derdi, tabi derdi o da başka başka evlerde başka başka kahırlar çekmeseydi. Arkadaşlarım, arkadaşlarım da severdi beni. Annem arayamadığıma alınmıştır ondan, çocuklarımın böyle dediğine bakmayın. Arkadaşlarım da içimde kötülük olmadığını bilir. İşte, yaşam telaşı! Kim bilir, her birinin ne sorunu var. Sorunları ben değilim. Hem beni dert edecek kadar önemsemez onlar.

“Nankörrrr, hâline şükret. Rahat batıyor sana, isteklerin bir türlü bitmiyor, bir huzur ver artık, ne açgözlüymüşsün. Yeni mi aldın bunu? Niye her şeyi ben düşünmek zorundayım. Gece gündüz çalışıyorum. Bir gün tatilim var.”

İç sesleri de ayırt edemez oldum. Benim sesim mi, Mustafa’nınki mi?

“Gel yanıma, gel!” Tanıdım! Babamın sesi bu! “Yok, babacığım. Gelemem, henüz çok erken. Bu çocuklar daha okuyacak, iş güç sahibi olacak. Sonra görüşürüz,” dedim. Neyse ki sustu. O esnada bir el sanki bedenime uzandı. O da kim? “Akordun bozulmuş senin akordun,” dedi. Tellerimi germek için uzanan eli, hırsla ittim. Canım burnumda. “Çek elini!”dedim.

“Teller kopmasın diye geriyorum,” dedi. “Ne kadar gerersen telleri, o kadar tiz ve parlak çıkar bu sesler.”

“Yeter!” dedim.

“Yeterrrrrrrrr!”

“Kopsun artık!”

“İnceldiği yerden kopsun.”

Kulaklarımdaki ucuz, anlayışsız, sevgisiz, hoyrat, anlamsız bu şarkı bitsin istedim.

Ben, kopsun artık, der demez bütün sesler aynı anda durdu. Parolayı bulmuştum galiba. Bu kadar mıydı, yani bu kadar kolay mıydı? Bunca eziyet boşuna mıydı?

Artık hiçbir şey duymuyordum. Çok tuhaf. Olsun! Yeter ki sussunlar. Öyle yüksek seste konuşuyor, bağırıyordum ki içimi rahatça boşalttım.

Eve döndüğümde Mustafa garip hareketlerle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. “Duymuyorum, Mustafa,” dedim. “Ben artık duymuyorum!”

“Duymuyorum artık çok şükür,” dedim.

“Çok şükür, Halime!”


Nilay Erik

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page