• İshakEdebiyat

Öykü- Nuh Öztürk- Dolambaç

Dışarı çıktığımda aklımda hiçbir plan yoktu. Bu mevsimde kıyılarına ölü dalgaların uzandığı, tatilcilerinse yavaştan çekildiği şehrin dar sokaklarında rastgele turlamaya başladım. Arnavut kaldırımı boyunca köşe tutmuş çınarları, geniş gölgeli akasyaları baş tacı eder buranın yerlisi. Parklarda kuğuran güvercinlere, banklara paşalar gibi kurulmuş kedilere reverans yapma kuralına uydum ama üç beş adımda bir gözüme çarpan el yapımı kotracıları es geçtim. Birkaç sene önce deri sandaletlerinden aldığım dükkânı da… Liman aşağıda bir yerlerde olacaktı. Yer çekiminden sıyrılıp denizin cazibesine bırakmalıydım kendimi. Kim bilir belki de iskelenin ilerisinde, rıhtım boyunca sıralanan tezgâhlar değiştirirdi fikrimi. Hasır iskemlelerden birine kurulup ekmek arası midye tavada karar kılabilirdim, dalgalarla birlikte köpüren, yaygaracı martılara inat.

Öyle olmadı. Anlaşılan sezon sonu yaklaşınca tezgâhların çoğu kaldırılmış. Kalan bir iki tanesinde de ne zaman hazırlandığı belirsiz, faili meçhul midye dolmalardan başka bir şey yoktu. Hiç bozuntuya vermedim, iyot kokulu rüzgârı ta ciğerlerime kadar çekerek yürüdüm sahil boyu. Eskilerin lebiderya dediği çay bahçelerinden biri kesti yolumu. Müşterileri, elini uzatsa yosunlara, tuzlu suya değdi değecek. Üstte gökyüzü, altta deniz, bu kadar mavi reva mı insanoğluna? Sudan çıkmış balığa dönmüş işte çoğu. Simitçilerle çekirdekçiler buna aldırmıyor ama. Devamlı mekik dokuyorlar masaların arasında. Garsonların ayakaltında dolaşmamaya gayret ederek kül tablalarını fırdolayı boşaltan, sığınmacı bir genç ümitli görünüyor her şeye rağmen. Saldan farksız botlarla denizaşırı seferi göze alamayanlardan biri olmalı. Birçoğunun umuda yolculuk işi sürüncemede kalsa da yüzleri gülüyor. Restoranlarda, inşaat işlerinde aylarca biriktirdikleri paranın alarga edebileceği bir tekne kolluyor olmalılar limanda. Nuh nebiden kalma, kırık dökük bir gemi bile yanaşsa şimdi, ikinci kez doğmak için tereddütsüz iskeleye koşacak durumda hepsi.

Benden sonra tufan, deyip ilerliyorum yine bodoslama. Ağzı kulaklarında bir turist kafilesi de önüm sıra ilerliyor. Bu son turfandalar biraz sempatik, biraz da Anglosakson görünüyor. Grup yavaşlıyor ben yavaşlıyorum, onlar duruyor ben de duruyorum. Sokak dar, hava boğucu, Tanrım ne konuşup duruyor bu tur rehberi, göğe kafa tutan kaleyi işaret ederek? Aralarından sıyrılıp ilerledim artık. Ceneviz Kalesi’nin içindeki kilisenin yaşadığı maceraları nasıl da merakla dinliyor geçkin turistler! Bütün dünyalılar aynı ilgiyi gösteriyor mabetlere, kadim sırlara, azizlikle kahramanlık arasında sallananlara. Şehri küçük yarımadaya bağlayan kemer köprüden geçerken durdum. Aşağıdaki kışkırtıcı mavilikle, kayaların yosun yeşilinde oyalandım. Derinlere bakma durağında, eşi benzeri yok aylaklığın. Bilinçaltında düz yakalı, önü ilikli ne kadar birikinti varsa serin poyraza bırakmanın.

Adayı çepeçevre dolaşan yol üzerinde bir seyyar limonatacı olacaktı. Sırtında bakır güğümü, nostaljik kıyafeti, bir de güler yüzü olacaktı. Nerede kaldı o zeytinlik, gurbette olmasına rağmen inatla toprağa kök salan, aşısız mandalinalar? Aksilik, ağaçlar azaldıkça sanki daha bir çoğalıyor evler. Belli ki beton virüsü buraya da kök salmış. İnsanoğlunun yeryüzündeki en çirkin izini takip etmemek için adanın simgesi olan dağ çileklerine sığınıyorum, defnelerin sakinleştirici yapraklarına. Olabildiğince yeşille sarmaş dolaş olayım derken şehir merkezinde, müzenin biraz gerisinde açıyorum gözlerimi. İyi de ben hangi ara döndüm buraya kemer köprüyü aşıp?

Neyse ki insanı yavaş yavaş esir alan o koku her şeyi unutturuyor. Mantar gibi çoğalan dönercilere karşı bağışıklık kazanmış, eski kokoreççi tam karşımdaydı. Midemdeki girdap yeniden hızlanmaya başlamışken, vakit kaybetmeden masaya otursaydım peş peşe birkaç sipariş verebilirdim. Hâlbuki biliyordum, ilk porsiyonun yarısında yine kesilecektim. Açlığımı köreltmek yerine defalarca gezdiğim müzeye tekrar gideceğimi de biliyordum. Hediyelik eşya satan büfeleri görmezden geldim o yüzden. Zeytinyağlarını, ev yapımı şarapları, şalları ve daha neleri… Gözüme yaz helvası gibi görünen, rengârenk sabunlara toslayınca durdum. Elindeki yazmaya tığıyla deniz kabukları işleyen o kadına sabunların fiyatını sordum, sormaz olaydım. İnsanı insanla tartan sarraflardanmış meğer. Öylesine sorduğumu tahmin etmiş olmalı ki şöyle bir baktı, bakmadı. Bir fiyat mırıldanıp yine işlemesine gömüldü. Kafamda helezonlar çizen şehrin caddeleri, uğultulu deniz ve kadının aldırmazlığıyla birlikte girdim müzeye.

Öteden beri ilgimi en çok amforalar çeker. Onları sittin sene pinekledikleri denizin derinliklerinde görmek vardı. Geminin sintinesinde sabitlendikleri kumdan, metrelerce derinlikteki zemine rahatça uzanabilmek için geminin ahşap kaburgalarının çürümesini kaç yüzyıl beklemişlerdir? Bir de bozuk paraları müzenin havuzuna atıp safça dilekte bulunanlarla aynı dönemde yaşamanın kefareti nasıl ödenirdi? İçeri girdiğimde yerlerini ezberlediğim testiler, kapağı yarı açık lahit ile güzelliğinden bir şey yitirmemiş Venüs büstü karşılıyor beni. Yine şımarıyorum. Romalılardan daha ihtişamlı duruyor aslan heykeli, hele mozaikler… Pagan Dönemi’nden kalma ok temrenleriyle Selçuklu Dönemi kılıçlarının sergilendiği koridorda kanlı savaşlara dalıp gitmişken bir çitlembiğin gülüşüyle uyandım. İkonaların olduğu bölümden geliyordu ses. Kızlarının bıcır bıcır sorularına yanıt yetiştirmekte zorlanan, genç çiftin mutluluğuna imrendim. Belki birazcık da kıskanmış olacağım ki dışarı kendimi dar attım.

Otele gidip soluklanmalı, en azından gözlerimi dinlendirmeliydim. Dünya bana tur bindirmeden önce biraz yiyecek ikmali fena olmazdı. Sahi mevsim balıkları ne güne duruyordu? Kalkan çıkmış mıydı? Kayalık meraların gözdelerinden, çoğunun adını bile duymadığı eşkina vardı kesin. Balık hali civarında, deniz ürünleri ve mezeleriyle ünlü lokantaya kilitlenmeliydim. Ne var ki gözlerim kararmaya başladı, ensemde boza pişiriyordu güneş bir yandan. Durmalıydım, olduğum yere küttedek düşmemek için zamanı aralamalıydım. Büfeden su alıp oturdum kaldırımın kenarına. Dinlenirken şehrin yakasını bıraktım, biraz da o dolaşsın etrafımda. Gözlerim kapalı, hayat devam ededursun. En fazla iki durak sonra inerdim. Öyle de oldu. Tekrar düştüm sivriliğimi törpüleyen yollara. Balık halinin yeri değişeli çok oldu, dedi bir iki esnaf. Lokanta da şehrin diğer tarafındaymış. Artık şaşırmıyorum ama pes ediyorum. Gidip uyumalıyım, hemen uyanmalıyım bu kâbustan. Hızlanan adımlarım dönüp dolaşıp aynı caddeye götürdü beni. Hediyelik eşya satan büfelerle burun buruna geldim yeniden.

Renkli sabunlarından daha çalımlı görünen kadının yanındaki boş tabureye teklifsiz oturdum. Sesimdeki heyecanı bir sinek gibi savuşturmaya çalışarak kaldığım otelin adını verdim. Oraya ulaşmanın yolu kendime gelmenin yoluydu aynı zamanda. Düşündü, çıkaramadı. Meydana yakın bir otel olduğundan bahsettim. Meydana ulaşsam da olurdu. Ortasında havuzla birkaç bodur ağacın olduğu meydan... Şaşkınlığını gizlemeye gerek duymadan başını iki yana salladı. Öyle bir meydan yok bu şehirde, dedi. Sakinleşmeli, kalp atışlarımı yavaşlatmalıydım. Derin bir nefes alıp etrafa baktım. Benden başka her şey yolundaydı. Usulca akıp gidiyordu işte bulutlar, arabalar, el ele çiftler. Sabuncu kadının gözlerinde kuşku ile tedirginlik arasında gidip gelen bir parıltı...


Nuh Öztürk

140 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör