top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Nuh Öztürk- Uzak

21.00

“Zamana mı ayak uyduramıyorum bu ileri yaşta yoksa öylece gerisin geri mi gidip duruyorum anılar içinde? Sen iyice çocuklaştın, dediklerinde içten içe bir alınırdım ki sorma. Bazen dayanamayıp söylendiğim bile olurdu o çokbilmişlere. Sahi dedikleri kadar var mıyım?” Hemşire omuz kaldırarak bir süredir avucunda beklettiği plastik ilaç bardağını uzattı. “Zamanın oyunlarından pek anlamam ama ilaç ve uyku saatinizin geldiğini iyi biliyorum,” dedi kararlı bir ses tonuyla. Rengârenkti haplar, bayram şekerlerinin şapka çıkardığı cinsten. En azından şu üstü küf tutmuş hayattan daha gösterişliler, diye düşündü sürahiye uzanırken. “Her derde bir renk; kansızlığa kırmızı, huzursuzluğa mavi, ölümsüzlüğe beyaz… Bir işe de yarasalar gam yemeyeceğim.” Bir tanesini su yardımıyla zar zor yuttu. Aklına bir şey gelmiş gibi durdu, yine söylenmeden edemedi. “Hem hanımefendi siz çocukluğumda neredeydiniz?” Bu ardı arası kesilmeyen sitemlere alışık olan hemşire sessiz kalmakla yetindi. Bir hap, bir yudum suyla tepkimeye girdiğinde bir yakınma daha ortaya çıkıyordu nihayetinde. “O zaman da bir bu kadar şekeri elime tutuştursaydınız ya!”


18:00

“Hadi yemeğe çıkalım, ben ısmarlıyorum. Kaldığımız yerden devam ederiz diğerlerinin günahını almaya.” Hemşire, “Hay hay,” diye karşılık verdi gülerek. Hayri Bey’in koluna girip kalkmasına yardım etti. Yemekhanede sabit rezervasyonu vardı her hâlükârda. Akşam güneşinin vurduğu, şairane merdivenleri ağır ağır çıkabilirdi. Öyle de yaptı. İştahsız bir çocuğun ekşi suratıyla masasına yerleşirken çoğu arkadaşı çorbasını bitirmek üzereydi. Kâseyle henüz buluşturmadığı kaşık sebepsiz yere asılı kaldı boşlukta. Çevresindeki masalardan alamadı gözünü bir süre. Tanrım bu ne iştah, diye düşündü. Sona çeyrek kala, çalakaşık atıştırarak yaşama daha bir sıkı sarılıyorlardı sanki. Kendi iştahsızlığı hayata mıydı yoksa önünde soğuttuğu çorbasına mı? Uzayan her şey kabak tadı veriyordu vermesine ama bu mızmızlığa da bir bahane bulmak gerekiyordu hâliyle. “Şu dökülen harabemde sağlam kalan nadir organlarımdan biridir midem. Onu da böyle, ağırdan almaya borçluyum, sen bakma.” Fırında kıymalı patates yemeğini görünce iç geçirdi. “Ah, bizim oğlan ne severdi bunu. Rahmetli anası da bir güzel yapardı ki…” Başını iki yana sallayarak, “Hayırsız oğlan,” dedi belli belirsiz. “Bizi attı buralara, kendisi de göçtü gitti o uğursuz şehre iş güç bahanesiyle. Torunlarımı özledim, bir şey değil.” Elini sıkan hemşire, ara ara bastıran bu duygu sağanaklarını dağıtmak için böldü sözünü. “Biz neciyiz burada?” dedi yüzüne yayılan gülümsemeyle. Hayri Bey etrafında, çatal kaşık sesleri içinde anı yaşayan yaşlı komşularına bakarak iç geçirdi. “Sen olmasaydın bu evin adına zoraki iliştirilmiş o huzur, inan beş para etmezdi,” güzellemesi yaptı hemşiresine. Diyabet yüzünden geride bırakmak zorunda olduğu şekerpareye üzülse de her akşam kahkahalar eşliğinde anlattığı fıkralardan geri durmadı odasına inerken.


15:00

Sonbahar güneşini perdeleyen çınarlar boyunca attıkları ikinci turda pes etti. Gözüne bir bankı kestirdi soluklanmak için. “Ayaklarım geri geri gidiyor, şu hâlime bak. İlahi Tanrım, bu yaştan sonra artık neyime benim nefes almak,” diye söylendi yaprakları sararmaya durmuş dallara bakarak. Genç yaşta dalından kopan gonca güller aklına düştükçe daha da artıyordu hayat karşısındaki mahcubiyeti. Aksilik, bir yandan da nasıl hayrandı etrafındaki yeşile, sarıya, tüm bu peyzaj çılgınlığına. Oturduklarında nabzı ancak sakinleşene kadar sessiz kalabildi. “Ben sustukça anılar sarıyor etrafımı, iki dakika rahat bırakmıyor. Ya böyle kaplumbağa gibi yürümeli yahut birilerini esir alıp kafa ütülemeli, başka yolu yok. Yürümek demişken bendeki bu hastalık daha çocukluktan gelir. Üvey anamın beni evden kovmaktan beter ettiği günlerden birinde düşmüştüm ilkin yollara. O orman köyünden ilçeye kadar patikalar, kestirmeler boyunca hiç yüksünmedim, sade yürüdüm. Şadırvandan kana kana su içip bir avlu kuytusunda deliksiz uyku çektikten sonra ver elini dedim şehir merkezi. Açlıktan öleyazdığımda, mısır tarlasında dinlenen bir çiftçinin paylaştığı o kara kuru, esmer ekmeğin tadını hiçbir şeyde bulamadım bir süre. İlkin hep fırınlarda çalıştım bu yüzden.” Kendisini dinlediğinden emin olmak istercesine hemşireye bir bakış atıp yine çocukluğuna döndü. Tam karşısında, elleri ceplerinde dolanıp duruyordu çocukluğu. “Ayak işlerinde, un çuvallarının altında, el arabalarının arkasında az yollar aşındırmadım. Sonra simitçilerde, pastanelerde, ocak başlarında gezdim durdum yıllarca.” Yasemin sarmaşıklarla sarılı, ferforje bahçe kapısına bakarak iç geçirdi. “Alıp başımı yine gideyim diyorum bazen. Bırakmıyor ki kireçli dizlerim.”

12.00

Uzun süren kahvaltı ve kahve faslının ardından gazete okumak için zemin kata indi. Çiçek tarhlarının rengârenk sıralandığı avluya bakan lokale geçti Hayri Bey. Gözleri yoruluncaya kadar köşe yazısı okuduktan sonra çene çalabileceği bir kafa dengi aradı. Bulamayınca ayaklandı. Evlilik programlarından gözünü ayırmayan, geçkin yaşıtlarına bıyık altından gülerek odasına çekildi. Şekerleme faslına geçebilirdi artık ıssız odasında. Akasya ağacının yapraklarıyla birlikte sırnaştığı pencerenin önündeki berjerine usulca kuruldu. Radyoda meşk edilen sanat müziğinin de etkisiyle saniye saniye ağırlığı artan göz kapaklarına teslim oldu. O en tatlı uyku, bir sis gibi bastırsa da ilaç saati gelip çatmıştı. Âdet olduğu üzere kapıyı usulca tıkırdatan hemşire bir yanıt gelmeyince gölge gibi süzüldü içeri. Şekerlemeden birkaç saniye daha lütfedercesine yavaşça kapattı kapıyı. Ayaklarının ucunda bir balerin ustalığıyla ilerledi. Hayri Bey’in uyurken çocuklaşan, masum yüzünü fark edince onun, “Bakma sen, ben az ikiyüzlü değilim,” deyişini hatırladı. “Neşem benim ikinci yüzümdür, delik deşik olan asıl yüzümü örtmeye çalıştığım maskem.” Ergenliğe gireli tanımakta zorlandığı oğlu geldi aklına sonra. Çocukluktan çıktıkça kendisinden uzaklaşan oğluna mı yoksa bu huzur kulübesinde çocuklaştıkça kendisine yakınlaşan adama mı annelik yapıyordu nicedir? Önce radyoyu kapattı. Sonra işi geciktirdikçe her altmış salisede bir, her hamlesi sertleşen saniye ibresine takıldı gözü. Suyu sürahiden boşalttığında bir inilti duydu. Hayri Bey’e doğru döndü telaşla. Kımıldattığı dudaklarını fark edince bir şey mi istiyor, diye kulak kesildi. Başı yine yana eğik vaziyette ve gözleri hâlâ kapalıydı. Uykusunda hangi mekândan hangi zamana yolculuk yapıyordu kim bilir? “Anne,” dediğini duydu belli belirsiz. “Anne, beni de yanına al.”


09.00

“İnsan insanın kurdu mudur?” Şekersiz, açık çayından yanıt bekler gibi daldı gitti bir süre önündeki bardağa. Eli çenesinde kendisini dinleyen hemşiresine baktı sonra. İlaçtan daha önemli şeylerin de olduğunu vurgularcasına “Yoksa yurdu mu?” diye tamamladı sorusunu. Mırıldanmaları devam ederken bir noktaya odaklanmışçasına büyüdü yeşil göz bebekleri. “Benim bir yurdum da sensin kızım. Sonbaharımda sığınabileceğim fazla liman kalmadı ve ben batıyorum artık. Geriye kalacak yadigârlarımdan en azından birkaçının kaybolmayacağı düşüncesi avutuyor beni. Birkaç değerli anım...” Yemekhane üçer beşer boşalırken görevliler de masalardan kahvaltı tabaklarını, bardakları topluyordu bir yandan. “Kovulmadan kaçalım en iyisi,” diyerek ayaklandı. Pencerenin kenarından geçerken durdu. “Göç mevsimleri yaklaşıyor, bak,” dedi çatılarla gökyüzü arasında inip yükselen kırlangıç sürüsünü işaret ederek. “Onlar gibi uzaklara kaçabilmek vardı şimdi.”


Nuh Öztürk

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page