• İshakEdebiyat

Öykü- Nurcan İlçin Tosun- Derbi Akşamı

Derbi var bu akşam. Bir haftadır bunun planını yapıyor Selim. Gelirken aldığı biraları dolaptan çıkarıp önündeki sehpaya koyuyor. Arkasındaki kırlenti düzeltip, sırtını yerleştiriyor. Tam rahat edip etmediğinden emin değil hâlâ, sehpayı biraz daha ileri çekiyor. Maç başladığında rahatını bozacak, dikkatini dağıtacak en ufak bir şeye tahammülü yok. Koyu Fenerbahçeli. Soranlara böyle diyor. Sarı-lacivert akarmış kanı! Kan gördüğünde bayılan adam bunu söylüyor. Üzerine geçirdiği formasının yukarı çıkmış omuzlarını düzeltiyor. Artık hazır. Hakem, Selim’in hazırlığını bitirmesini beklemiş gibi, yanındaki iki futbolcuya ve ekrana bakıp düdüğünü çalıyor. Ben sessizce koltuktaki yerimi alıyorum. Büyük derbiye hazırız.

Az önce rahat etmek için gösterdiği bütün çabayı unutup öne doğru eğilerek ellerini dizlerine koyuyor. Her hareketini ezbere biliyorum. On yıldır evliyiz. Sinirlendiğinde kulakları kızarır, sağ eliyle saçlarını karıştırır sakinleşene kadar. İstemediği bir şey olduğunda elini ensesine koyup, başını arkaya yaslayıp uzunca bir süre sessiz kalır. Erken uyur. Çabuk hastalanır. Sebze yemeklerini içinde et olmadan yemez. Plansızlığa tahammül edemez. Duygularını ulu orta her yere, herkese öyle kolayca sermez. Göz ucuyla bakıyorum kocama; gözlerinin kenarlarında çizgiler oluşmuş, sakallarının arasındaki tek tük beyazlar çoğalmış. Yıpranmış. Yorulmuş. Belki biraz yaşlanmış. Ama çokça yabancılaşmış.

Üniversitede tanıştık. Mezun olduktan iki yıl sonra da evlendik. Gözüm başka bir şey görmüyordu. Körkütük âşıktık. Önce kendime, sonra soran herkese böyle söyledim. Bütün arkadaşlarımı, ailemi, sevdiğim mekânları, herkese kötü bana iyi gelen o koyu gri havayı, geçmişimi bırakıp İzmir’e, Selim’in memleketine taşındık. Bambaşka, birbirine zıt iki insan yeni bir hayata başladık. Derbi sayılır bizimki de. Ben deplasmanda hissediyorum kendimi. Saha hep Selim’de. Elime telefonumu alıyorum maç devam ederken. Ekranında birlikte çekildiğimiz bir fotoğraf. Geçen yıl. Marmaris’e gittiğimiz tatilde. Instagram’a giriyorum. Herkes bir yerlerde. Geziyor, evleniyor, doğuruyor, yetmiyor yeniden doğuruyor. Yogaya başlıyor, spor yapıyor, yeni tarifler deniyor. Filmler izliyor, kitaplar okuyor. Yurtdışına gidiyor, burs kazanıyor. Yeni bir işe başlıyor. Terfi alıyor. Planlı, plansız, filtreli, filtresiz. Herkes her şeye inat güzel. Herkes bu dünyadan alacak bir şey bırakmamaya yeminli. Herkes sinir bozacak derecede mutlu. Kimse bir cumartesi akşamı kelimeleri çoktan tükenmiş kocasıyla derbi izlemiyor. Herkes sesini duyuracak kadar yakın birbirine. Bir tek ben deliriyorum kendi sesimle!

Selim’in, “Hadi be!” diye bağırmasıyla irkiliyorum bir anda. Sağ elini dizine vurarak küfrediyor. On adım atınca yavru köpek gibi tıslayan, dokuz on halı saha maçında tek gol atamayan adamın milyon dolarlık futbolculara sinirlenmesine bakıyorum. “Kaç kaç?” diye soruyorum ekrana bakarak. İlk yarı bitmek üzere. “Sıfır sıfır,” diye tersleniyor. Yirmi iki adamın koca sahada topu bir kaleye sokamamasının sorumlusu benmişim gibi. Hakem düdüğünü çalıyor. İlk yarı bitti.

Kalkıp tuvalete gidiyor. Çişinin gelişini devre arasına saklayacak kadar planlı. Biz de mi devre arasına girdik evliliğimizde? Doksan dakikalık maçı ilk yarıya sığdırmış gibiyiz. Bütün maaşımızı krediye bağlamışız mesela, taksitle mobilyalar almışız, arabamızı değiştirmişiz. Her yaz bütün yıl taksitini ödediğimiz o bir haftalık tatile gitmişiz. Tüm bunları yaparken de birbirimizden adım adım kopmuşuz. Birbirimize harcayacak tek bir cümlemiz kalmamış. Tükenmişiz. Bir tek çocuk kalmış yapılacaklar listesinde eksik olan. Sahi ikinci yarıda ne bekliyor bizi? Golü atamayacağını anlayan takımın, gol yememek için kendi takımıyla uzun uzun paslaşmaları mı? Oyuncu değişikliği mi?

Hakemin düdüğüyle ikinci yarı başlıyor. Selim koltukta aynı pozisyonda. Çocuk istemiyor. Baba olmaya hazır değilmiş. On yıldır sabırla hazırlık sürecini tamamlamasını bekliyorum. Ben hazırım. Karnımda bir canlı taşımaya, göğüslerimin, kalçamın, karnımın büyümesine, hormonlarımın beni altüst edecek derecede değişmesine hazırım. Anne olmaya hazırım. Hiç söylemedim. Konusu ne zaman açılsa, “Sonra konuşalım mı?” diye geçiştiriyor. Google’u açıyorum. Boşanmak istiyorum yazıyorum. Bir hukuk sitesi çıkıyor karşıma. Hemen altında bir haber sitesinin köşe yazısı. İçim sıkılıyor. Ekranı kapatıp maça bakıyorum. Boğazımda bir hıçkırık var. Kaşınıyor. Heyecanla ayağa kalkıyor Selim.

Maç bitti. Sıfır sıfır. Doksan dakika boyunca hiçbir şey olmadı. Birkaç pozisyon dışında, kimse kazanmaya yaklaşamadı bile. Kimsenin hafızasına kaydedilmeyecek bir skor. Öylesine bir maç. Yarından sonra unutulacak. Tam Selim’in istediği gibi. Selim’e bakıyorum. Bir yanı kazanamamanın öfkesiyle dolu, diğer yanı kaybetmemenin rahatlığı. Böyledir Selim. Güvenli limanlarda dolaşmayı sever. Karanlıkta yürümez. Bastığı yeri, gittiği koyu hep önceden belirler. Sularının dalgalanmasını, tekdüzeliğinin sarsılmasını asla istemez. Kaybetmektense hiç oynamamayı tercih eder. Bizim de böyle bir hayatımız mı olacak?

“Ben yatıyorum,” diye kalkıyor birden. Yatak odasına doğru giderken, içimdeki hakemi susturamıyorum. Eli havada. Selim’e doğru. Kırmızı kart!


Nurcan İlçin Tosun

164 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör