• İshakEdebiyat

Öykü- Nurgök Özkale- Adını Sen Getir

Yokuşun başındaki ağaçlardan biri bel verip yola doğru eğilmiş. Rüzgâr hışırdayarak ağaçların arasında geziniyor, güneş giderayak yaprakların yüzlerini kızartmaya durmuş. Bunlar, son şerbetli havalar, güz yüzünü kışa doğru çeviriyor.

Şafak servis otobüsünden iniyor, kaldırımda durup otobüsün önünden geçmesini bekliyor. Güneş basketbol sahasının arkasındaki apartmanların pencerelerinde kızıl ışıklarla parlamakta. Birinci kattaki dairelerinin salon penceresi açık. Turgut evde demek bu. Kardeşi mutfakta oturmuş, sütlacını kaşıklıyordur. Yediklerini yerlere saçması Turgut’un umurunda değil. “Üç yaşına geldi, yemeğini kendisi yiyebiliyor,” deyince Şafak’ın, ateşler içinde yanan yüzünü soğuk sulara çarpası geliyor. Küçükken o da her şeyi kendi başına yerdi, böyle yapmazdı. O zamanlar Turgut yoktu. Turgut, Şafak beş yaşındayken içlerine girdi.

Yolu geçip sitenin bahçesine dalıyor. Bekçi kulübesinden insanın içini kıpır kıpır eden bir müzik sesi yayılıyor. Bekçi kaytarmış yine, yerinde yok. Annesine göre sıkılması yok adamın, yöneticiden de yüz buluyor.

Bitişikteki basket sahasından çığlıklar yükseliyor. Sitenin çocukları çantalarını çimenlere fırlatıp maça başlamışlar. Topa atlayan kafalar arasında Bora’nın kasketini seçince Şafak’ın yüzünü ateş basıyor. Bora’nın kasketinden fırlayan saçları yapış yapış. Gömleğinin ucu dışarı fırlamış. Süveterlerine kolejin iki renkli arması işlenmiş çocuklar topu kapmak için yarışırlarken birbirlerine çarpıyor. Sitenin aşağısındaki gecekonduların bacalarında yanan çam kozalaklarının kokusu tütüyor.

Ferzan ile Sibel sahanın kenarında oturmuş maçı seyrediyorlar. Bir keresinde kum havuzunda oynarlarken, “Senin soyadınla kardeşinin soyadı neden farklı?” diye sormuşlardı. Onları görünce Şafak’ın kulaklarını bir cayırtı basıyor.

Bora potaya doğru top sürerken Şafak’a bakıyor. Şafak’ın kalbi topla birlikte havalanıyor. Top çocukların çırpınan parmaklarının üzerinden uçarak çemberden geçip zemine pof diye düşüyor. Çocuklar, “Baskeeet!” diye bağırıyorlar. Bora siperliğine kırmızı, beyaz şeritler geçirilmiş kasketini çıkarıp terini siliyor.

Maç bitti. Oyuncular gülüşerek gidip çimenlere seriliyorlar. Bora ona doğru yaklaşırken ürperiyor Şafak, çillerle kaplı yüzü büsbütün kızarıyor. Bora’nın teni hâlâ yazdan kalma renginde. Biraz daha sokulunca Şafak ondan gelen taze ter kokusunu duyuyor.

“Hemen eve gitmeyeceksen, gelsene, laflayalım biraz,” diyor Bora.

Şafak yüzüne uzun uzun bakamıyor onun, baktıkça yüreği kekeliyor. Birlikte çimenlere doğru yürürlerken boynundaki ateşi hissediyor.

Genç bir kadın kısa bacaklı küçük bir köpekle parkın aşağısına doğru yürüyor. Köpeğin kahverengi kulakları yeri süpürüyor. Harareti kaçmış bir hava sarıyor etrafı, her an soğuyabilir. Çimenler sabah yağan yağmur yüzünden hâlâ nemli.

Şafak evden kilim getirmeyi teklif ediyor. Bora için “fark etmez.”

Koştura koştura pencerenin altına varıyor Şafak. Açık pencerenin tül perdesi kıpırtısız. Turgut pencerede görünmüyor.

“Anneee!”

Pencerenin altında dururken bir gözü pencerede. Biraz ileride, taş zemin üzerine tebeşirle kalp merdiveni çizmişler, altında bir şey yazılı, bir isme benziyor. Harfler aralıklı, ne yazdığı seçilmiyor, isim sabah yağan yağmurla silinip gitmiş.

“Efendim?” İşte! Turgut pencerenin önünde. Şafak kardeşinin Turgut’a ne kadar benzediğini fark ediyor o anda. Kardeşi doğduğunda çok çirkindi, ıslak bir fareye benziyor, tüylü kafası yapış yapıştı. Artık Turgut’a benzemeye başladı.

“Bora’yla şurada oturacağız. Çimenler ıslakmış.” “Bekle, kilim getireyim.”

“Hırkamı da getirir misin?”

“Hemen.”

Turgut pencereden çekiliyor. Şafak beklerken beton yükseltinin üstünde sekiyor. İkinci turu tamamlamadan Turgut dörde katlanmış kilimle hırkayı uzatıyor. Kilim, Şafak’ın omzuna ağır ama yürüyeceği mesafe kısa. Geldiği yoldan çimenlere doğru giderken hırkasından naneli tıraş losyonunun kokusu geliyor.

Şafak babasının nasıl koktuğunu hatırlamaya çalışıyor. Ayda bir-pazar günleri- onların evine gittiğinde, kapıdan içeri girer girmez aldığı keskin koku geliyor burnuna. Annesi-dudaklarını küçümser bir ifadeyle kıvırarak- “Arap sabunudur,” demişti.

Basket sahası boşalmış, Sibel ile Ferzan üstlerini değiştirmişler, Bora’nın yanına, çimenlerin üstüne yayılmışlar. Ferzan eğilmiş Bora’nın üzerine doğru, fısır fısır bir şeyler anlatıyor. İçini bir sıkıntı basıyor Şafak’ın. Sibel el sallıyor. Ferzan toparlanıyor, sırtını dikleştirip oturuyor. Şafak’a bakmıyor. Bora’ya hiçbir şey çaktırmaz. Sibel ince bir kazak geçirmiş üstüne, Ferzan eşofman giymiş, fermuarını boğazına kadar çekmiş.

“Şafak kilim almaya gitmişti,” diyor Bora. Ferzan’a söylüyor sanki.

Şafak kilimi çimenlerin üstüne seriyor. Herkes bir köşesine bağdaş kurup oturuyor. Sibel ağzı düğümlenmiş bir naylon torbayı açıyor. Taşlar kilimin üstüne dağılıyor. Neredeyse kırk taş var. Geçen yaz sahilden toplamış hepsini Sibel. Aynı büyüklükteki bu taşları bulabilmek için nasıl uğraştığını anlatıyor.

Kilimin kıvrımlarını elleriyle düzeltiyorlar. Ferzan’la Sibel beş taşa başlıyor. Bora bu tarz kız oyunlarını sevmez. Şafak da oynamayı beceremez ama söyleyemiyor. Beş taş otuza çıkıyor sonunda, Şafak’ın avuçlarına sığmıyorlar. Ferzan’a bakmak oynamaktan daha zor.

Bütün oyunları Ferzan kazanıyor. Bora sıkılmış seyretmekten. Kilime seriliyorlar. Pofuduk bir yastığa benzeyen bulut tam üstlerinde duruyor. Şafak diğerlerine bulutu gösterince Ferzan ile Sibel katıla katıla gülüyorlar. Bora kızarıyor, Şafak kendi yüzünde hissediyor.

Bora şehir, hayvan, bitki oynamak istiyor. Ferzan da öyle. Yanlarında ne kâğıt ne kalem var. Şafak gidip evden getirebilir. Kimse itiraz etmiyor. Ferzan ile Sibel’in gülümsemelerine gizlenen bir şey var. Şafak kalkıp apartmana doğru koşuyor. Yanı başındaki ağacın dallarından bir tıkırtı geliyor. Ağacın üstünde iki saksağan bağırışıyorlar. Bir tanesi ağzındaki kuru ekmeği düşürüyor, diğeri ekmeği kapıp havalanıyor. İlk saksağan canhıraş bir sesle takırdayarak onun peşinden gidiyor.

Şafak pencerenin altında duruyor, başını yukarı kaldırıyor.

“Anneee!”

Pazar günleri epeyce uzak bir semtteki o evin kapısına geldiğinde, durup her seferinde, bir dakika bekliyor. Zilin üstündeki soyadını içinden okuyor. Basıyor zile. Kapıyı açan kadın Aslı’nın ayakkabılarını çıkarmasını izliyor. Terlik veriyor. Birlikte oturma odasına geçiyorlar. Salonda üç küçük çocuk, üç küçük yastık misali yan yana dizilmiş, kanepede oturuyorlar. Çocuklar kadına sokuluyor, gözlerini hiç ayırmadan Şafak’a bakıyorlar. “Ablaya hoş geldin deyin,” diye fısıldıyor çocuklara kadın. Babası ya işte oluyor o gün ya da Şafak evden çıkarken geliyor. Evde olduğu zamanlarda gözleri televizyonda, pek konuşmuyor. Babalığı o üç çocuğa yetiyor ancak, Şafak’a gelene kadar tükeniyor şefkati. Şafak, kadının kocaman elleriyle çocuklarının sırtına dokunmasını izliyor. Kocası olmasa o çocuklara bakamaz o kadın.

Annesi Turgut olmasa bile ona, kardeşine bakabilir. Şafak anneler gününde hediyeler götürüyor o kadına. Paketleri salondaki masanın üstüne bırakıyor. Kadın, ara sıra Şafak’ı kendi çocuklarından ayırmadığını alelacele söyleyiveriyor.

Turgut tül perdeyi açıp kafasını dışarı çıkarıyor.

“Efendim?”

“Şehir, bitki, hayvan oynayacağız…Kâğıtla dört tane kalem lazım.”

“Tamam, getiriyorum!”

Turgut, pencereden çekiliyor. Şafak soyadının baş harfiyle başlayan şehirleri geçiriyor aklından.

Buzdolabını açmış, süt şişesini yerine koymak için eğiliyor. Birazdan göl kıyısında pikniğe gidecekler. Turgut aşağı inmiş, garajdan arabayı çıkarıyor. Kardeşi onun yanında. Mutfağın balkona açılan kapısından esen rüzgâr perdeyi havalandırıyor. Yükselmekte olan güneş mutfağı ışık içinde bırakmış. Annesi masayı silerken diyeceğine ortasından dalıyor.

“İstersen soyadın bizimkiyle aynı olabilir.”

Şafak elinde süt şişesiyle kalakalıyor.

“Buzdolabı açık kaldı.”

“Ha?”

“Ha denmez, efendim denir.”

“Ha demedim.”

“Peki…Diyorum ki…İstersen, soyadını değiştirebiliriz.”

Şafak süt şişesini yerine koyup buzdolabını kapatıyor.

“Duydun mu söylediğimi?”

“Ne dedin ki?”

“Soyadını değiştirebiliriz. İstersen dava açarız, Turgut seni nüfusuna geçirir. Ne dersin?”

Gökyüzü bakıra çalmaya başlamış. Beyaz tüylü köpek sütlü kahverengi kulaklarıyla yerleri süpürerek parkın aşağılarından koşarak geliyor. Kadın hızlı hızlı yürüyerek yetişmeye çalışıyor köpeğe, arkasından adıyla sesleniyor.

“Oskar, gel oğlum buraya!”

Şafak bacaklarını, dizlerinden kırarak pencerenin önünde gidip gidip geliyor. Ellerini ceplerine sokarak hırkayı sündürdükçe sündürüyor. Annesi bir yerlerden, “Sündürme şu hırkayı,” diye çıkışıyor.

Turgut torbayı uzatıyor pencereden.

“Şe harfini söylerlerse, hayvan şebek,” diyor cingöz bir oyun arkadaşı sesiyle. “Pe derlerse ülke Peru.”

“Meyve de portakal.”

“Ce olursa ülke Cezayir…”

“Hem de başkent!”

Yine aynı anda aynı şeyi söylediler diye gülümsüyorlar. Yanakları gül rengine dönüyor ikisinin de. Gözleri hiçbir zaman dile dökülmemiş ve dökülmeyecek bir sırrı sessizce paylaşıyor. Turgut perdeyi kapatıp pencereden çekiliyor.

Koşarken torbayı havada döndürüyor Şafak. Torba dönerken şişiyor. Zemine tebeşirle çizilmiş merdivenin basamaklarını sekerek geçiyor. Birinci basamağa basıyor. Ayaklarını açıp ikilere basıyor, üçte sekiyor, dördün kenar çizgisine denk geliyor ayağı, yanıyor. Baştan başlıyor. Bir, iki, üç, dört, beş, altı... Hoop, yedi! Koşarak basket sahasına varıyor, kilimin üstüne atlıyor. Kâğıtları ve kalemleri dağıtıyor. Ferzan kolunu kâğıdın üstüne koyup, eğiliyor. Sibel alaylı bakıyor Ferzan’a. Bora kıkırdıyor. Hoşuna gidiyor bu Şafak’ın. Ferzan’a göre yazılıdan kalma alışkanlık. Kura çekiyorlar. Şansa bak, Şafak başlayacak. “Ce,” diyor hemen. Otuz puan garanti. Ferzan onu kaçamak bakışlarla süzüyor. Bora alnına düşen kırçıllı sarı saçlarını dudaklarını yukarı kaldırıp üfleyerek dağıtıyor. Izgarada pişen bir dilim ekmek kadar kızarıyor Şafak. En yüksek puanlar onun hanesine yazılıyor.

Sessizlik aralarında görünmez bir ip gerildikçe geriliyor.

Evlerden sesleniyorlar. Kızlar kalkıp gidiyor. Bora, kasketini Şafak’ın kafasına geçirip gülüyor, kilimin üstüne doğru itiyor onu. Şafak mutluluktan öleceğini düşünüyor. Bora’nın koluna yapışıp doğruluyor. Bora’ya bakmamak için kasketin siperliğini gözlerinin üstüne indiriyor. Bora liseden sonra Amerika’ya gidecek. O zamana kadar kaç yılı olduğunu hesaplıyor içinden.

“Sandviç ister misin? Domatesli, beyaz peynirli!”

Bora dudaklarını büzerek saçlarına üflüyor.

“Bana uyar.”

“O zaman gidip getiriyorum!”

Bora saçlarına doğru üflüyor yeniden.

“Yarın bize gelsene! Beraber ödev yaparız!”

Şafak’ın kalbinde bir at dört nala koşuyor. Basket sahasının yanından geçerken havaya zıplayıp hayali bir topu Bora’nın yaptığı gibi yakalıyor. Başındaki kasketi havalı havalı çeviriyor. Annesinin sesi kulaklarında çınlıyor.

“Çıkar şu kasketi kafandan! Oğlan çocuklarına benzemişsin!”

Pencerenin altına doğru yürürken keyifli keyifli sallanıyor. Başını yukarı kaldırıyor, evlerinin salon penceresine bakıyor.

“Anneee!”

Güneş tepeden aşıp kaybolurken apartmanın pencereleriyle aynı anda Şafak’ın yüzünü tutuşturuyor. Turgut, anladığını kendine saklayan bir sırdaş. Bakışlarında şaşkınlığın izi yok.

“Efendim?” diyor gülümseyerek.


Nurgök Özkale

78 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör