• İshakEdebiyat

Öykü- Osman Tünç- Koyunlar Tepeden Şehri Seyrediyorlardı

Koyunlar tepeden şehri seyrediyorlardı. Hayatları boyunca yüzlerce, belki binlerce dağ tepe tırmanmış olan bu kıvırcık mahluklar ilk defa bu kadar güzel bir manzarayla karşılaşmış olmanın şaşkınlığıyla yerlerinde çakılı kalmışlardı. Hiçbiri; küçük, yuvarlak, sarı gözlerini şehirden alamıyordu. Buna, henüz doğmuş ve annesinin süt dolu memesinden başka bir şeye ilgi duymayan kuzular ve tek işi koyun peşinde oradan oraya dolaşmak olan koçlar da dahildi. Sadece çoban köpeği, olanlara bir anlam verebilmek için sürünün etrafında dolanıp meraklı gözlerle koyunları süzüyor, sık sık ani duruşlar yaparak kuru kuru havlıyor fakat koyunlarda en ufak bir kımıldama olmadığını görüp tekrar sürünün etrafında bir çember çiziyordu.

Onca işin gücün arasına ustalıkla sıkıştırdığı öğlen uykusundan, köpeğin bu kuru havlamalarına uyandı çoban. İşkillenip etrafı kolaçan etti. Bir tehlike olmadığından emin olduktan sonra uykusunun bölünmüş olmasına sinirlenerek köpeğe sert bir tekme salladı, iğrenç bir küfür etti. Ne var ki köpeğinin şu artık bunaldığı işte ve bu inatçı hayvanlar arasında, ona yardım etmekten bir an olsun geri durmayan tek dostunun, yerde can havliyle kıvranıp acı acı havlamasına dayanamayarak teselli için tasmasından tutup iki kulağının arasını kaşıdı. Göğsünü ovarak dakikalarca dil döktü. Gönlünü aldığına kâni olduktan sonra ayağa kalkıp garip hırıltılar çıkararak gerindi. Yalpalayarak yemek çıkınının yanına yürüdü. Matarasının dibinde kalan ve güneşte durmaktan ılımış suyu bir dikişte içti. Ardından güneşe baktı, henüz tepede sayılırdı. Daha epey bir vakti vardı fakat madem uyanmıştı ve tekrar uykuya dalması uzun zaman alacaktı, en iyisi vakitlice yola dizilmekti. Aşağıda uzanan uçsuz ovaya, ovanın ortasında bir inci gibi parlayan şehre baktı. “Şimdi,” dedi içinden, “bütün hazırlıklar bitmek üzeredir.”

Az önce uyuduğu ağaç gölgesine yollandı. Hâlâ tam manasıyla kendine gelememişti. Uykusunu iyi almadığı zamanlarda başına saplanan ağrı yalpalamasına neden oluyordu. Değneğini alıp koyunlara yöneldi. Hepsi bir aradaydı. Buna sevinmekle birlikte, onları ilk defa bu vaziyette görmek şaşırtmıştı onu ama şimdi bunun üstünde duracak zaman değildi. Bir an önce işe koyulmalıydı. Koyunları son kez suya indirecek, sonrasında bu, güzel olmasına karşın ona yabancı olan ve ne sevgisine ne de nefretine karşılık veren dağdan bayırdan, ottan çayırdan kurtulmak üzere o önde, koyunları arkasında, şehre dönecekti.

Her zaman yaptığı gibi sürünün arasına dalıp ellerini hepsinin uzamış yünlerine daldırdı. Koçların boynuzlarını ovdu. Bu, kendisiyle koyunlar arasında geliştirdiği bir iletişim şekliydi. Şimdi kuyunun olduğu yöne doğru yürüyecek ve bu hareketinden suya inme vaktinin geldiğini anlamış olan koyunlar peşine takılacaktı. Kendinden emin adımlarla yürümeye başladı aşağıdaki kuyuya doğru. Kırk elli adım anca atmıştı ki yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu sezinledi. Zira ne arkasında bir zil sesi duyuyordu ne de koyunların ayak sesinden eser vardı. Şimdiye dört beş defa sürünün bir ucundan diğerini turlaması gereken köpeği bile yoktu ortalıkta. Durumu hemen kötüye yormak istemediğinden tekrar yürümeye başladı. Koyunlar aralarında anlaşıp ona oyun oynayacak değillerdi ya. Başındaki ağrı hiçbir şeye konsantre olmasına müsaade etmediği için duymamıştır hiçbir sesi. Köpek ise şimdi dolanırdı ayaklarına.

Kafasında bu düşüncelerle yirmi adım kadar daha gittikten sonra tekrar durdu. Hayır, bu sefer dikkatini verdiği halde hiçbir ses duymamıştı. Yavaşça ve için için, bütün sivrilikleriyle kafasına hücum eden düşüncelerin vehminden kaynaklanıyor olmasını dileyerek arkasını döndü. Dönmesiyle donakalması bir oldu. Sürü hala az önceki yerinde az önceki vaziyette duruyor ve bütün koyunlar sanki anlaşmışçasına aynı yöne bakıyordu. İlk defa karşılaştığı bu duruma bir anlam verebilmek için kendini zorlasa da çoban, bunda pek başarılı olduğu söylenemezdi. Birkaç dakikalık bir zihni cebelleşmeden sonra en azından bir nebze olsun hareket etmiş olmak için -bu sefer şaşkınlıktan- yalpalayarak koyunlara doğru yürüdü.

***

Saatler süren çabanın sonu hüsrandı. Saatlerdir olağanüstü gayretine ve başvurduğu sayısız hileye rağmen, dilinden çok iyi anlamakla övündüğü bu hayvanları en ufak bir şekilde dahi kandıramamış olmak onda karşı koyamadığı hıçkırıklara neden olmuştu. Tek bir gözyaşı dökmüyor en ufak bir ağlama ezgisi çıkarmıyor ama kuru hıçkırık boğazını yırtacak raddeye geliyordu. Kan ter içinde kalmış, sinirden gözlerinin beyazı kızıla dönmüştü. Tam da böyle zamanlarda yardıma koşması gereken köpeğinin az ötede bütün olanları kayıtsız gözlerle izlemesi onu çileden çıkaran son şey oldu. Hırsla köpeğe doğru atıldı. Onun bu gelişinden, her şeyin acısının kendisinden çıkmak üzere olduğunu sezmiş olacak ki köpek, hızla yerinden sıçrayıp ovaya doğru koşmaya başladı. Arkasından değneğini sallamakla yetindi çoban ve artık ayakta duracak takati kalmadığından güç bela, az önce uyumakta olduğu ağacın altına attı kendini. Ezilmiş arı otlarına takıldı gözleri, dalıp gitti. Durumu şehirdekilere nasıl izah edecekti? İzah etse bile ona inanacaklar mıydı? Hadi inandılar diyelim, bundan onu sorumlu tutmayacaklar mıydı? Babasının, dedesinin yüzü suyuna bugüne kadarki hatalarına göz yummuş olan bu şehrin, koyunları kadar inatçı insanları bu sefer kesinlikle bağışlamayacaklardı onu. Kendisinden beklenilen en tabi görevi bile hakkıyla ifa edemeyen bir çobana, değil koca bir sürüyü, bundan sonra tek bir koyunu dahi emanet etmeyeceklerdi. Üstelik bu iş için ismi ilk söylendiğinde karşı çıkıp da şehrin ileri gelenlerinden çekindikleri için fazla ses çıkaramayanlar bu fırsatı kaçırmayacak, onu civar şehirlerde bile madara edeceklerdi. Hoş, o da pek istekli değildi ilk başta, bu angaryayı çekmeye ama sırf onu istemeyenleri çatlatmak, koyunlarla ilgili bir sorun olduğunda ayağına gelişlerini seyredip keyiflenmek ve hepsinden önemlisi isterse bu işi aşık atmak kolaylığıyla yapabileceğini göstermek için kabul etmişti. Nitekim istediği gibi de olmuştu. Kısa sürede koyunları kendine alıştırıp ilk birkaç sene kayıpsız dönünce şehre, gerçekten de herkes onun bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüp bundan sonraki ufak tefek hatalarına göz yummuştu. Fakat işte iş tersine dönmüştü şimdi. Artık çatlama sırası onda çatlatma sırası onu istemeyenlerdeydi. Birden bir titreme sardı bütün bedenini. Dişleri o kadar sert bir şekilde çarpıyordu ki birbirlerine, diş etleri feci şekilde ağrımaya başladı. Kendini sıkmaya, bedenine hâkim olmaya çalıştı ama nafile. Kepeneğini alıp sırtına geçirdi, ağaçtan destek alarak ayağa kalktı. İyice sarıldı kepeneğine. Zıplaya zıplaya küçük voltalar atmaya başladı. Nihayet titremesi geçince yine ağacın altına, bu sefer sırt üstü yığıldı. İyice kendine gelmeyi bekledi.

Ayağa kalktığında güneşin konumundan vaktin ikindiyi geçtiğini gördü. Tek başına yapacağım bir şey kalmadığına göre en azından vakitlice şehirdekilere haber vermeliyim diye düşündü. Yoksa sürünün kurtlara yem olması işten bile değildi. Kendisinin bile şaşırdığı bir çabuklukla az ötede bütün olanlardan habersiz -daha doğrusu bütün olanlara aldırmadan- otlamakta olan katırını eyerledi. Katır ilk başta buna pek yanaşmadı ama çobana daha fazla karşı koyamayacağını anlayınca çaresiz boyun eğdi. Çoban katıra atlayıp doğru ovaya sürdü. Bir an önce varmalıydı şehre. Şehirdekilerin durumu idrak etmesi, hazırlanması, buraya gelmesi zaten epey bir zaman alacaktı. Bunları düşündükçe katırın kaba etini daha sert kamçılıyor, hayvanın acı dolu kişnemeleri ovaya çökmekte olan sessizliği yırtıyordu.

***

Uzun ve soğuk -bilhassa soğuk- kış gecelerinde, şehrin sakalı yere değenleri, hikayelerine şöyle başlarmış: "Nasıl ki insanoğlu varlığını kadının memesinden akan süte borçluysa, bizim şehrimiz de varlığını koyunlarımızın memelerimden akan süte borçludur."

***

Tepeleri, bulutları bir mızrak ucu gibi delen bir sıradağ silsilesinin eteklerinden başlayıp sonsuzluğa uzanan çorak bir ovaya kurulmuştu şehir. Ortasına kadar gelip çatallaşan ve yaz kış hiç su taşımayan bir dereyle üçe bölünmüştü. Etrafını çevreleyen duvarda ise bu üç bölüme girilmek üzere üç kapı açılmıştı. Batı kapısı, Güney kapısı ve Şölen kapısı. Şölen kapısının sağında, her ilkbaharda koyunları dağa uğurlarken ve sonbaharda karşılarken şölen yapmak üzere duvarları şehri çevreleyen duvarlara nispeten oldukça alçak olan bir alan yapılmıştı. Alanın şehir duvarları tarafında ise kurbanların kesilmesi, şehir hakkında önemli bir karar alınacağı zaman toplantı yapılması, yaz aylarında meddahların, hokkabazların ve diğer envaiçeşit göstericinin maharetlerini sergilemeleri için yüksekçe bir platform vardı. Platformun hemen sağında, alanın dışında; masa, sandalye, yemek tablası ve diğer öteberiyi saklamak amacıyla neredeyse platformla aynı ölçülerde bir kulübe yapılmıştı. Şehir için bu kadar önemli bir alanın neden şehir duvarlarının dışına yapıldığını -civardaki bütün şehirlerde bu alan hep şehrin merkezindeydi- ise kimse bilmiyordu. Bilmedikleri sadece bu değildi elbette. Şehrin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğunu da kimse bilmiyordu. Yüzyıllardır şehirde olan biten her şeyin kaydedildiği milyon tane belgenin varlığına rağmen şehrin kuruluşu hakkında en ufak bir bilgi dahi yoktu. Sadece yazılı değil, sözlü kayıtlarda da bahsedilmiyordu bundan. Sakalı yere değenler, dedelerinin bile şehri kuranları bilmediklerini anlatırlardı. Dahası, şehrin belli bir adı bile yoktu. Herkes kendince bir isim takmıştı. Çoğunluk ise şehri dedelerinden kalan bir miras olarak gördüğünden “Kalıt” diyordu.

Ülkenin, başşehirden sonraki en zengin şehriydi. Bu zenginliğin yegâne sebebi ise koyunlarıydı. Oldukça geniş bir coğrafyaya nam salmış olan bu koyunlara; etleriyle, sütleriyle, yünleriyle yetişebilen bir cins yoktu henüz. Sarayın et ve süt ihtiyacı buradan karşılanıyor, kimi tüccarlar haftalar süren yolculuklar pahasına bu şehrin mahsulünü almak için geliyordu. Şehirden yolu geçen gezginler bu zenginlik karşısında şaşırıp kalıyor, böyle çorak topraklarda böyle bir şehrin varlığına, şahit oldukları halde, bir türlü inanamıyorlardı. Kimisinin bir konak yeri olarak girdiği şehirde yıllarca kaldığı bile oluyordu. Bu zenginliği ve gösterişiyle şehir, civar şehirlerin hem hayranlığının hem de kıskançlığının yegâne muhatabıydı.

***

O gün de ikindiye doğru, yapılacak tören için bütün hazırlıklar tamamlanmış iş sadece evlere dağılıp hazırlanmaya ve alana dönüp koyunları beklemeye kalmıştı. Bu sene şehir konseyi tarafından alınan kararla şölen alanının dışına da kurulan tablalar -et dışında- akla gelebilecek her türlü yiyecek ve içecekle donatılmış, platform bugüne özel gösteriler için şehrin çocuklarınca süslenmişti. Öte tarafta sürü şehre döndüğü zaman kurban edilecek yedi koçun etini pişirmek için yedi büyük fırın yakılmış etin pişirilmesinden sorumlu görevliler durmadan ateşi harlıyorlardı. Diğer küçük hayvanlar içinse ayrıca yedi tane daha fırın vardı. Herhangi bir güvenlik sıkıntısının yaşanmaması için de -dilenci takımı bazen açlıktan gözleri döndüğü için sürünün dönmesini beklemeden alana saldırabiliyordu- alan, geçen senelerin aksine iki katına çıkarılan muhafızlarca korunuyordu. Şehir konseyinin şöleni organize etmekle görevlendirdiği ve kendini beğenmişliğiyle tanındığı için halka Nergis diye çağrılan, şehir konseyi başkanının yardımcısı, alanda o taraftan o tarafa koşturarak hazırlıkları kontrol ediyor her şeyin tastamam olduğundan emin olmak istiyordu. Aslında bu sene hazırlık görevinin ona verilmiş olması iyi de olmuştu. Agresif yapısı nedeniyle kimse onunla karşı karşıya gelmek istemediğinden kendisine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu yüzden birkaç saat sonra şölen başlayacak olmasına rağmen hala bir aksilik çıkmamıştı ve şehir konseyi bundan epeyce bir memnundu.

Alanda bu hummalı çalışma olurken, alana giriş saatine kadar kapıları kapatılmış olan şehirde, duvarın öbür tarafında, heyecanlı bir bekleyiş vardı. Kapılar açıldığı zaman en güzel yerleri kapabilmek için dilenci takımı şölen kapısının önünde bekliyordu. Kapıdan ilk geçen olmak için günler öncesinden gelip yer kapanlar bile vardı aralarında ve bazen sırf bu yüzden bile kavga ettikleri oluyordu. Onlardan sonra gezgin takımı geliyordu ki işte dışarıdan gayet medeni görünen ama için için güzel bir yer kapmak için yanıp tutuşan ama dilenci takımıyla dalaşmayı da göze alamayan takım buydu. Bu iki grubun dışında çevre şehirlerden de günlerce süren yolculuğu göze alıp gelenler vardı. Normal zamanda şehre giriş çıkışları çok sıkı denetleyen şehir konseyi sırf bu şölen zamanlarına mahsusen bu denetlemeyi kaldırıyor ve bu dönemlerin gerçek bir şölen havasında geçmesi için elinden geleni yapıyordu.

Hazırlanmak üzere evlerine dağılmış olan halk birkaç saat sonra yavaş yavaş şölen kapısının önünde birikmeye başladı. Bundan, kapının açılma vaktinin geldiğini anlayan dilenci takımı yerlerinin kaptırmamak için ayaklanıp kapıyı iyice tuttu. Gezginler bile artık ayıp filan dinlemeden dilencilerin arkasına dizilmeye başladı. Halk bundan rahatsız olmak yerine tam tersine haz alıyordu. Onların verdiği bu şölenler sayesinde yılda iki kez de olsa bu kimi kimsesi olmayanların boğazından yemek namına dişe dokunur bir şeyler geçiyordu. Birazdan halk iyice birikip kapının önündeki küçük alana sığmayınca şölenden sorumlu Nergis, şehir konseyince belirlenen kurallara tam uyarak -önceki senelerde hep yanlış yapılmıştı bu- şölen kapısını açtı. Kapının açılmasıyla alana hücum eden dilenci takımı karşılarında sayıları iki katına çıkarılıp sırf bugüne özel haftalarca eğitilmiş olan muhafızları görünce afalladılar. Muhafızlar onları teker teker kollarından tutup kendileri için özel hazırlanmış bölmeye götürüp koyunların dönüş saatine kadar ayrılmamaları konusunda anlayacakları dilden uyardılar. Bunu gören gezginlerin zaten gözü korktuğundan pek bir taşkınlık yapmaya yeltenmediler. Halk kendilerine yaraşır bir üslupla kapıdan geçip şölen alanına doluştu. Sıra şehir konseyindeydi. Onların teşrif etmeleri daha yarım saati bulurdu ama Nergis’te bir yarım saat daha sabredecek güç kalmamıştı. İstiyordu ki konsey üyeleri bir aksilik çıkmadan hemen gelip eserini görsünler ve şölen nasıl organize edilir görsünler. Gerçekten de bu saatten sonra yaşanacak bir aksilik üç aylık emeğinin boşa gittiği anlamına geliyordu. Tabii sadece emekleri boşa gitmiş olmayacaktı. Bu yüzden konseyin en bilgesi Nezir’den boşalan yeri kapma şansını da kaçırmış olacaktı. Heyecanını yenmek için bir aydır olduğu gibi hala oradan oraya emirler yetiştirmeye çalışıyor en ufak bir aksilikte sorumluları pişman edeceğini hal diliyle gösteriyordu.

Neyse ki yarım saatlik süre çabucak geçti ve kapı muhafızları boğazlarını yırtarcasına şehir konseyi üyelerinin teşrif ettiklerini duyurdular. Hepsi teker teker halkı selamlamak üzere hazırlanmış olan kürsüye çıkıp kısa birkaç cümleyle selam verdikten sonra platformun sol tarafında kendileri için hazırlanmış locaya geçtiler. Konsey başkanı en son çıktı ve şölen işini bu aşamaya kadar hiçbir aksiliğe izin vermeden getiren yardımcısı Nergis’e diğer konsey üyeleri ve halk adına teşekkür ettikten sonra onun artık Nezir’in ayrılmasıyla altıya düşen yedi kişilik şehir konseyinin yedinci üyesi olduğunu açıkladı. Halk buna çok sevindiğini dakikalar süren alkışlarla gösterdi. Bu sırada kürsüye çıkmış olan Nergis, halkın alkışlarını büyük bir onurla kabul ettikten sonra, bu şerefli şehrin, şerefli halkına hizmet edecek olmanın kendisi için büyük bir şeref olduğu minvalinde kısa bir konuşma yaptı ve tekrar görevinin başına döndü. Artık bütün iş koyunların dönmesine ve şölenin başlamasına kalıyordu Ondan sonra olacaklardan kendisi sorumlu değildi.

***

Herkesin gözü yoldaydı. Bu saate kadar çoktan gelmiş olması gereken sürüdense henüz eser bile yoktu. Fakat beklemeye alışkın olan halk biraz daha bekleyip anca o zaman bir terslik olduğuna ihtimal vermek istiyordu. Gezginler hemen kalem ve defterlerine sarılmış bunca yıldır yaşanan bir ilki – geciken şöleni- not alıyorlardı. Bir gezgin her zaman abartıyı sever ve bu gezginler de onlarda hali değildi. Dilenci takımınaysa zaten her dakika bir asırdı.

Uzayan bekleyiş gezginlerin abartısını haklı çıkarttı. Saatler sonra nihayet ufukta bir toz bulutu belirmişti ama bu da çok hızlı ilerlediğinden bir sürünün çıkardığı toz olamazdı. Birazdan katırın sırtında dört nala gelmekte olan çobanı seçtiklerinde işlerin iyi gitmediğinden emin oldular. Çobanın alana varmasına bir sigara içimlik mesafe kaldığında katırla birlikte devrildiğini gördüler. Nergis’in işaret ettiği iki acar genç hemen atlarına atlayıp çobanı almaya gitti. Çoban birazdan yüzü kan ter içinde karşılarındaydı. İki genç komisyon başkanının işaretiyle onu hemen locanın olduğu yükseltiye götürdüler. Kendinden geçmişti, hemen başından aşağı bir sürahi suyu boşaltıp ayılttılar. İşte çoban karşılarında ve sorulacak sorulara cevap verebilecek durumdaydı. Tabii bu konseydekilerin düşüncesiydi. Gerçekte ise yarım saat sonra anca kendine geldi çoban. Etrafını sarmış olan kalabalığı gördüğünde hızla doğruldu. Bunu gören komisyon üyeleri hemen localarından fırlayıp çobanın karşısına dikildiler. Az önce sorup da hiçbir cevap alamadıkları soruları tekrar ve aynı merakla sordular. Koyunlar neredeydi, neden onları bırakıp tek başına gelmişti, onları korunaklı bir yerde bırakmış mıydı, koyunlar olmazsa şehrin bütün zenginliğini yitireceğini bilmiyor muydu ve neden böyle bitkin bir haldeydi?

Üst üste sorulan bu soruları çoban, sorulma sıralarına dikkat ederek dili döndüğünce cevapladı. Duydukları karşısında şaşkınlıktan ya da korkudan dilini yutmuş gibi kalakalan üyelere ve halka bütün olanları bir de kendi istediği şekilde tekrar anlattı. O zaman ancak yavaş yavaş sesler yükselmeye başladı. Bunlar daha ilk başta çobanlığın ona verilmemesini savunmuş olan kişilerdi. “Tam da düşündüğüm gibi!” diye mırıldandı çoban. Tam da bu anda bundan sonra sorulacak hiçbir soruyu cevaplamamaya karar verdi. Çünkü verdiği her cevabın onlarca yeni soru doğuracağından adı gibi emindi. Halksa bunun bir şaka olduğuna inanmak istiyordu. Evet, evet şakaydı ama tehlikeli ve asla yapılmaması gereken bir şakaydı. Çünkü koyunları zenginliklerinin yegâne sebebiydi.

Halkça sıkıştırıldığı köşeden kurtulmak için birden ileri atıldı çoban. Konsey locasının karşısına geçip herkesin duyacağı bir sesle koyunların yerini ve bir an önce gidip onları kurtarmalarını haykırdı. Zaten yeterince geç kalmışlardı ve bundan sonra kaybedecekleri her dakika telafisi mümkün olmayan zararlara yol açabilirdi. Hava kararmaya başlamıştı. Sürünün kurtlara yem olması an meselesiydi.

Konsey üyelerine kalsa daha soğukkanlı bir karar almak gerekiyordu fakat galeyana gelmiş olan halk hiçbir şeyi dinleyecek vaziyette değildi. Nergis, tam bu sırada çakacağı bir kıvılcımın nelere yol açabileceğini hesaplamaktaydı. Halk zaten kendi işlerini kendileri görmek için dağılmak üzereydi. Şimdi çıkıp söyleyeceği bir sözün onu konsey başkanı yapması işten bile değildi. Birden öne atıldı ve “Madem bu beceriksiz çoban bir halta yaramayacak, o zaman kendi işimizi kendimiz göreceğiz. Herkes hemen lazım olacak şeyleri alıp dağ yoluna çıksın!” diye haykırdı. Bağırmasıyla halkın sel gibi, şölen kapısından şehre dalması bir oldu. Bir anda boşalan alanda sadece gördüklerini harıl harıl not eden gezginler, yavaş yavaş alana doğru gelen dilenci takımı, konsey üyeleri ve çoban kalmıştı. Buradaki işlerini bitiren gezginler de hızla alanı boşaltıp kalabalığa katıldılar. Çoban tablaların birinden bir sürahi şerbeti alıp duvarın dibine çöktü ve şerbeti kafasına dikti. Buna daha fazla dayanamayan konsey üyeleri de localarından çıkıp şehre girdiler. Alana giren dilenci takımı ise çobanı bir süre nefret dolu gözlerle süzdükten sonra daha fazla dayanamayıp yemek tablalarına daldılar.

***

Herkes evlere dağılıp lazım olacağını düşündükleri ne varsa alıp dağ yoluna düştü. Erkeklerde aşırı bir özgüven, kadınlarda büyük bir umut ve çocuklarda bir eğlence bulmuş olmanın mutluluğu vardı. Dağ yolunda kendilerine has geniş ve sık adımlarıyla yürüyorlardı. Alt tarafı hayvandı bunlar. Üstelik büyükbaş bile değil. Sürükleyerek bile olsa getirir sokarlardı ağıllarına. Zaten birkaç gün sonra hayvan kendiliğinden alışırdı evine. Yok ne yaptıysa bir karış kıpırdamamışlar da yok sanki efsunlanmışlar… Çoban işte... Kendi beceriksizliğine kılıf uyduruyor. Zaten bu sene tek başına gitmek istemiş olmasından bile belliydi bir halta yaramayacağı.

Tepeye vardıklarında sürüyü gerçekten de çobanın anlattığı vaziyette buldular. Çoban köpeği yine sürünün etrafında dolaşmakla meşguldü. Kalabalığı görünce onlara doğru koşup sert sert havlamaya başladı. Köpeğin bu dünyadaki son havlamaları oldu bunlar. Önlerden biri yerden büyükçe bir taş alıp tam kafasına nişan aldı ve köpek acı içinde kıvrandığı bir iki dakikadan sonra çocukların dehşetli, diğerlerinin kızgın bakışları altında can verdi. Katil yaptığının büyük bir hata olduğunu biliyordu ama artık iş işten geçmişti. Bu belanın üstesinden geldiklerinde konseyden ona en ağır cezayı vermesini isteyeceklerdi.

Yaşanan bunca tantanaya rağmen koyunlarda en ufak bir kıpırdanma bile olmadığı kalabalığın dikkatinden kaçmamıştı. Hepsi aynı yöne kilitlenmiş, geviş getirmeyi dahi bırakmıştı. Nergis, hemen öne çıkıp nasıl hareket edeceklerine dair bazı açıklamalar yapıp sırayla herkese -çocuklara bile- gerekli emirleri verdi. Bunları yol boyunca düşündüğü belliydi. İlk emir büyük ihtimalle oradaki herkesin aklına gelen ilk şeydi. Herkes koyunlarını seçip boyunlarına yuları geçirdiği gibi sürüden ayıracaktı. Bütün sürüyü birlikte yola sokmaya çalışmak zor olurdu ama tek tek koyunları kontrol etmek daha kolay olurdu. Ondan sonra da iş yularları şehre kadar bırakmamaktı. Çocuklar dahil herkes birkaç dakika içinde hayvanlarını seçmiş boyunlarına yularları geçirmişlerdi. Nergis’in komutuyla çekmeye başladılar ama koyunların hemen buna boyun eğeceğini düşündüklerinden pek zayıf kalmıştı bu hamle. İkinci hamle daha sert oldu. Bir nebze kıpırdatabildilerse de yine istedikleri olmamıştı. Koyunlar yerlerinden kıpırdamamakta kararlıydılar. Bu sefer Nergis, diğerleri yularları çekerken çocukların da koyunları itmesi komutunu verdi. Bu da dikkate değer bir sonuç vermeyince üçüncü komuta geçti. Koyunların gözleri bağlanacaktı. Karanlıkta kalan hayvan daha rahat kontrol edilirdi. Halk bu komutu da hemen uygulandı ve nihayet başarılı da oldu. Gözleri bağlanan hayvanlar kendiliğinden kıpırdanmaya ve sahiplerinin çekiştirdiği yönlere doğru yürümeye başladılar. İşte mesele nihayet çözülmüştü. Vakit gece yarısını geçiyordu. Yolda yürürken herkes çobana bir nebze haksızlık etmiş olduğunun farkındaydı ama bu yine de onu kovmamaları için yeterli değildi. O, ne olursa olsun asla yapılmaması gerekeni yapmıştı. Koyunları dağda yalnız ve savunmasız bırakmıştı.

Sabaha karşı şehre vardıklarında herkesin aklında tek bir düşünce vardı. Koyunlarını güvenli ağıllara kilitleyip bir an önce yataklarına kavuşmak. Sonrası yarının işiydi. Uykusuzluktan hayalete dönmüş bir vaziyette geçtiler şölen kapısından. Koyunlarının gözlerinden bez parçalarını çekip üstlerine kapıları kapadılar ve yataklarında onları bekleyen uykunun kollarına bıraktılar kendilerini.

***

Çoban geceden beri yürüyordu. Yorulmuştu ama durmaya ne niyeti ne cesareti vardı. Şölen alanının dilencilerce yağmalandığını seyredip evine yollandığı anda şehrin en bilgesi Nezir’in torunu Semiray onu görmüş, eğer şehir haklı dönmeden kaçamazsa başına gelecekleri en ince ayrıntısını bile kaçırmadan anlatmıştı. Duydukları karşısında kanı donmuştu çobanın. Bu şehirde doğup büyümüştü ama böyle bir cezalandırma şeklinden haberi yoktu. Aslında kimsenin haberi yoktu. Sadece konsey üyeleri ve cellatlar haberdardı bundan. “Beni bulurlar,” diyebildi sadece. “Belki bulamazlar,” oldu Semiray’ın cevabı. Bu cevap bir umut düşürdü çobanın içine. Doğruca Batı kapısına yöneldi ve uyuklamakta olan nöbetçilere görünmeden dışarı attı kendini. Şimdi önünde uzanmış bir yoldan başka hiçbir şey yoktu. “Keşke,” dedi içinden, “bir atım olsaydı.” Ama yoktu. En yakın şehre varması günler alacaktı. Durmadan yürüyordu. Durup dinlenmeye ne niyeti ne de cesareti vardı.

Bu arada uyanmış olan şehir halkı gördükleri karşısında dehşete düşmüşlerdi. Daha beş altı saat önce getirip de ağıllara kapattıkları koyunlardan eser yoktu. Bütün kapılar ardına kadar açıktı. Kapılarda en ufak bir zorlama izi bile görülmüyordu. Sanki birisi gelip kapıları ardına kadar açıp koyunlara yol vermişti ve bu, ortalıklarda görünmediğine göre çobanın işiydi. Şehre dağılmış olan askerler çobana dair en ufak bir iz bile bulamamışlardı. O zaman herkes kesin emin oldu bunun çobanın işi olduğundan. Onu ellerine geçirseler ne yapacaklarını biliyorlardı ama önce koyunları bulmaları lazımdı. Nergis’in dağa yolladığı üç asker gelip koyunların dün oldukları yerde oldukları vaziyette durduğunu haber verdiler.

Nergis hemen, herkesi şölen alanına topladı. Paniğe kapılmaması konusunda halkı uyardıktan sonra en öne geçti. Halk arkasında, dağın yolunu tuttular. Yine binbir güçlükle getirdiler koyunları. Yine güvenli ağıllara kapadılar onları ama sonuç yine değişmedi. Sonraki bir hafta hep tekrar etti bu olay. Ne yaparlarsa yapsınlar ertesi gün koyunları yine tepede buluyorlardı ve her geçen gün onları şehre döndürmek daha da zorlaşıyordu. Bu daha fazla böyle gidemeyeceğinden şehir konseyi toplanıp durumu etraflıca konuşmanın daha sağlıklı sonuçlar vereceğini söyleyerek halka iki gün sonrası için şölen alanındaki büyük toplantıya katılmalarını emretti. Koyunlar ise şimdilik tepede kalacak, muhafızlarca korunacaklardı. Nergis, ancak kendisinin böyle önemli bir görevi üstlenmesi gerektiğini söyleyince, şölen gecesinden beri her hareketi izlenip tehlike olarak görüldüğünden, buna izin vermediler. Hatta bununla da kalmayıp daha kesinleşmemiş olan konsey üyeliği görevi de iptal edilmişti.

İşte bu düpedüz bir haksızlıktı. Kaç gündür canla başla çalıştığı halde kendisine yapılan bu haksızlık kabul edilemezdi. Hemen platforma çıkıp halkı ona sahip çıkmaya çağırdıysa da şu anda kimsenin onunla ve onun haklı olmasıyla ilgilenecek hali yoktu. Bitkin bir halde işlerinin başına döndü herkes. İki gün boyunca uyurgezer gibi oradan oraya dolanıp durdular. Ellerini neye attılarsa ellerinde kaldı. Konseyin toplantıyı neden iki gün sonrasına ertelediğini sorma cesaretini gösterebilen birkaç kişi dışında kimse iki gün boyunca konuşmadı.

Aslında toplantıyı hemen yapmamaları için görünürde pek bir neden yoktu ama kent konseyi belki bu süre içinde şehrin en yaşlısı Nezir gelir de toplantıya yetişir diye ummuşlardı. Çünkü bugüne kadar yaptıkları bütün toplantılarda herkes Nezir’in ağzına bakmış ve o ne demişse onu yaparak halka kenti yönetebildiklerini göstermişlerdi.

Toplantı günü herkes alandaydı. Sakalı yere değenler bir önceki gece gizlice yapılan toplantıda kent konseyinin onlara verdikleri görevi ifa ediyor, kendilerince buldukları bir köşede etrafına topladıkları kalabalığa gördükleri eski felaketleri anlatıp bunun da en nihayetinde geçip gideceğine onları ikna etmeye çalışıyorlardı. Bunu yaparken hayatlarında hiç olmadıkları kadar ümitsizlerdi ve bunu kalabalık da seziyordu. Zaten halk bu yaşlı adamları -en azından şimdilik- dinlemekten çok, seyrediyordu. Oysa bu yaşlıların ağzından çıkan her kelimeyle şevkten uçtukları zamanlar olmuştu.

Toplantı öğlene doğru başladı, ikindiye doğru bitti. Bu üç dört saatlik zaman zarfında hemen herkes konuştu, hiç konuşmayan ise en azından başlarındaki bu felaketin nedenine dair kendince bir neden söyledi. Ama kent konseyinin dediği daha kabul edilebilir geldi herkese. Koyunlara büyü yapılmıştı.

Evet, zenginliklerinin yegâne kaynağı olan koyunlarına, bu zenginliği kıskananlarca büyü yapılmıştı. Zaten bu şehir kurulduğundan bugüne hep kıskanılan bir şehir olmamış mıydı? Yüzyıllarca dost düşman hemen herkes ya imrenerek ya da kıskanarak seyre dalmamış mıydı zarafetini bu şehrin? Onlarca ozan, yüzlerce gezgin, binlerce şair hep ihtişamını övmemişler miydi? Bu şehir değil miydi sultanların rüyalarını süsleyen? Bu şehir değil miydi uğruna ummanlarca kan dökülen, zapt edebilmek için onlarca hileye başvurulan?

Konsey başkanının attığı bu koltukları kabartan nutuk halkı ikna etmeye yetti. Hemen o gün yakın uzak, dost düşman, zengin fakir bütün şehirlere üçer tane tellal gönderildi. Tellallar üç gün boyunca şehir şehir, köy köy, sokak sokak, ev ev, dolaşıp, büyüyü bozabilene verilecek ödülü anlattılar en vurucu cümleleri seçerek. Vadedilen bu zenginliği duyup da bu işlerde en ufak bir bilgisi, bu işlere en ufak ilgisi olan hemen çıkınını hazırlayıp yola düştü. Birkaç gün sonra şehrin bütün hanları, misafir evleri, özel olarak hazırlanan çadırlar ve hatta sokaklar büyücülerle dolmaya başladı. Şehir halkı hiç tanımadığı bu insanları sanki yıllarca bekliyormuşçasına sevinçle karşılıyor herkes o günün bir an önce gelmesini bekliyordu.

***

Uzun ve soğuk -bilhassa soğuk- kış gecelerinde, şehrin sakalı yere değenleri hikayelerine şöyle başlarmış: "Nasıl ki insanoğlu varlığını kadının memesinden akan süte borçluysa, bizim şehrimiz de varlığını koyunlarımızın memelerimden akan süte borçludur."

***

Yedi hafta geçmişti. Tam tamına yedi hafta geçmişti ama henüz o günün şafağına dair en ufak bir iz bile belirmemişti. Sakalı yere değenler ve kent konseyi umudunu çoktan yitirmiş, toplantılara sadece halkın galeyana gelmesinin önüne geçebilmek için katılıyorlardı. İlk günler büyük bir merakla iştirak ettikleri bu toplantılarda artık ilgisiz birer seyirciydiler. Halk ise henüz ne heyecanını ne ilgisini ne de umudunu yitirmişti. Sabahtan akşama kadar alanda büyücülerin ağzından çıkan her sözü, yaptıkları her hareketi akıllarına kazıyıp akşamdan gece yarılarına kadar da kahvehanelerde uzun uzun bunların anlamları üzerine hummalı tartışmalara dalıyorlardı. Bekledikleri günün gittikçe yaklaştığına o kadar inanıyorlardı ki artık her şeyin an meselesi olduğunu düşünüyorlardı. Kent konseyi ve sakalı yere değenler bu kadar umutsuz olmalarına karşın halktaki bu beklenti ve heyecana pek bir anlam veremiyor ama bundan memnunluk duyuyorlardı. Biliyorlardı ki halkta bu umut oldukça kendi mevkileri güvendeydi. Biliyorlardı ki halk umudunu yitirirse sorumlu olarak onları görecek cezayı onlara kesecekti. Sinirli bir kalabalığın keseceği ceza ise herkesçe malumdu. Bu yüzden bir gece yarısı yaptıkları gizli bir toplantıda beş hatip seçip halktaki bu umudu büyütmek adına yüklüce para döktüler önlerine. Şayet gelecekse o gün, o zamana kadar halkın bu ruh hali diri tutulmalıydı.

Hatipler hemen ertesi sabah başladılar işlerine. Buldukları her boşlukta hemen kalabalık bir grubun ortasına dalıp şehrin eski zengin ve güzel günlerinden bahsediyorlardı. Koyunlarının namını duyup aylar süren yolculuklar yaparak gelip şehri gezen sultanların gözlerinin nasıl kamaştığını, şehre girerken göğe ermiş başların ayrılırken nasıl da atın semerine gömüldüğünü anlatıyorlardı. Bazen de ellerinde ünü dünyaya yayılmış gezginlerin kitaplarıyla gelip çoktan ölmüş o üstatların şehirlerine dair döktüğü dizeleri okuyorlardı hayranlık uyandıran bir üslupla. Bir zamanlar dünyanın en zengin şehriydi burası ve bu felaket bittiğinde, ki şafak yakındı, tekrar eski zenginliğine kavuşacaktı. Tekrar namlı gezginler, mağrur hükümdarlar gelecek, şehrin güzelliği ve görkemi karşısında iki büklüm olup gördüklerini her yerde herkese anlatmak üzere gideceklerdi.

Hatiplerin bu çabası halktaki şevki daha da artırdı fakat başka bir sorun baş gösterdi bu sefer. Artık şehre yeni büyücü gelmiyordu ve halk yavaştan homurdanmaya başlamıştı. Bu durum rahatsız etmişti kent konseyini. Eğer halihazırda sıralarını bekleyen büyücüler de bir çare bulamazlarsa her şeyin sonu gelmiş olacaktı. Buna hemen bir çare bulunmalıydı ama sabahlara kadar yapılan yorucu toplantılardan birkaç geçici çözüm dışında başka bir şey çıkmamıştı ortaya. Son toplantının sabahında konsey başkanı yıllardır göğsünü gererek dolaştığı sokakları ağır adımlarla dolaşarak meydana geldi. Şölen Kapısının üstündeki zafer kabartmalarını seyre daldı. Konsey başkanı olduğu gün bu kapıdan geçerken hissettiği duyguların uzaklığını düşünmeye başladı. Şehrin sonunu getireceğinden artık emin olduğu bu büyük felaketin neden kendi döneminde başlarına geldiğine hayıflandı. Oysa zamanı varken başkanlığı bırakabilir gezginlerin ve yazıcıların eserlerinde şehrin son büyük konsey başkanı olarak yerini alabilirdi. Ama hükmetme hırsı, hele de bu kadar zengin bir şehre hükmetme hırsı, buna mâni olmuş ve işte sonunda bu hale düşürmüştü onu. O, bu düşüncelere dalmışken meydandaki en güzel seyir yerlerini kimseye kaptırmak istemeyenler de yavaş yavaş kapıdan geçerek onun bu melül mahzun haline dahi aldırmadan alana geçiyorlardı. Birazdan alanın kalabalıklaştığını gören başkan geldiği yolu takip ederek evine döndü. En dipteki odaya kapandı ve hizmetçilerine günde bir kere su ve yemek için olmak dışında rahatsız edilmek istemediğini söyledi. Kim gelirse gelsin bahçe kapısından bile içeri alınmayacaktı.

Başkanın evine kapandığı söylentisi hemen yayıldı bütün şehre pek tabii. Halk bundan büyük bir huzursuzluk duymuş, hatipler zaten zor olan işlerinin daha da zorlaşmasına neden olan bu hareket üzerine bugüne kadarki alacaklarını alıp şehri terk etmişti. Diğer konsey üyelerinden bazıları da başkana uyup evlerine kapanmış bazılarıysa her şeye rağmen halkın yanında olmaya karar vermişlerdi. Her an bir taşkınlık yapmaya hazır olan halka işte bu son ana kadar onları yalnız bırakmayan üyeler engel oluyorlardı. Zaten birkaç güne her şey sona erecekti. Son ana kadar beklemek, ümit beslemek bu şehrin asil halkına yaraşan tek davranıştı.

Bu şekilde geçen dört günün sonunda son büyücü de şansını deneyip şehri terk ettiği zaman şehirde sinirli halktan ve ömürleri boyunca belki karşılaşacakları en büyük olaya şahit olan gezginlerden başka kimse kalmamıştı. Başkan dışındaki diğer konsey üyeleri üçüncü günün gecesinde gizlice kaçmış kendilerinin ve çocuklarının canlarını en azından kurtarmışlardı. Eskiden bu halkın sadece zevk ve eğlencesine, keyifli haykırışlarına şahit olan şölen alanı, şimdi sadece gözleri kararmış ve sinir naraları atan bir halkın öfkesine şahitlik ediyordu. Herkes bir kıvılcım bekliyor ama onca öfkeye rağmen kimse o kıvılcımı parlatan ilk kişi olmak istemiyordu. Konsey üyelerinin evlerini basıp onları günah keçisi ilan etmek, her şeyin acısını onlardan çıkarmak işten bile değildi ama içinde bulundukları durum o kadar ağır gelmişti ki onlara kimsede kalkıp bunu yapacak takat kalmamıştı. Bulduğu ilk yere çöken, ağlamaya, feryatlarıyla yeri göğü inletmeye başlıyordu. Ertesi günün şafağında alanda ölüler gibi yatan kalabalıktan ve derin bir sessizlikten başka hiçbir şey kalmamıştı. Bu sırada tepede koyunları korumakla görevli muhafızlar da tüm olanları duymuş artık orada dikilip durmaya gerek kalmadığına hükmederek gelip alandaki kalabalığa katılmışlardı.

Birkaç saat sonra güneş henüz yükselmeye başlamışken boğazını yırtarcasına bağıran birinin haykırışlarına karışan nal sesleri böldü şehrin üstüne çöken sessizliği. Çobandı bu bağıran. Hemen arkasında da elbisesinin etekleri yeri süpüren bir atlı daha vardı. Bunu gören kalabalık kıpırdanmaya, üzerindeki ölü toprağını silkmeye başladı. Birazdan iki atlı alana vardığındaysa herkes pürdikkat onları dinlemekteydi. Çoban bir müddet kendine gelmek için çabaladıktan, derin derin nefesler alıp verdikten sonra nihayet şehrin kurtarıcısını onlara tanıttı. Bu büyücünün namını ta dedesinden duyduğunu, şehirden kaçtıktan sonra durumu tellallardan öğrendiğini, öğrenir öğrenmez hemen onu aramaya başladığını, nihayet onu bulduğunda ise her şeyden el etek çektiğini öğrendiğini ve onu ikna edebilmek için aylarca uğraştığını anlattı. Karşısındakilerin şu anda her şer şeye inanabileceğini bildiğinden arada kendini kahramanlaştıracak detaylar eklemeyi de ihmal etmiyordu. Halk onu dinliyordu. Halk onun günlerce konuşmasını, kurtulma umudunun günlerce uzamasını istiyordu. Halk bunu, büyücünün bu büyüyü çözmesinden daha çok istiyordu.

Nihayet çobanın anlatacak bir şeyi kalmadığında sıra büyücüye geldi. Büyücü ilk iş şehrin bütün sokaklarını dolaşmak istediğini söyledi. En gürbüz muhafızlardan dört tanesi onu bir tahtırevana yerleştirip bütün şehri baştan sona defalarca gezdirdi. Sonraki isteği koyunları görmek oldu büyücünün. Tahtırevan önde halk arkada tepeye vardılar. Büyücü sürünün arasına daldı. Teker teker her koyunun başını okşadıktan sonra emirlerini bekleyen muhafızlara işaret ettiği üç anaç koyunla üç koçu şölen alanına getirmelerini söyledi. Ardından yine tahtırevan önde halk arkada şölen alanına yollandılar. Alana gelindiğinde hemen üç büyük kazan hazırlanmasını, üç büyük ocak yakılmasını emretti. Üç usta kasap çağırdı, üç keskin bıçak istedi. Üç yaşlı kadın çağırdı, üç büyük kova istedi.

Üç ocak yakıldı ve üç büyük kazan ateşe sürüldü, üç kasap üç keskin bıçakla hazır ola geçti. Üç yaşlı kadın üç büyük kovayla beklemeye başladı. Büyücü, önce her ocağa üçer odun parçası attı sonra kasapların ellerindeki bıçakları alıp iyice biledi ardından kadınların ellerindeki kovaları alıp bir dua okuyup içlerine üfledi. Büyük bir itinayla bunları yaptıktan sonra konsey başkanının kürsüsüne geçerek ne yapmaları gerektiğini anlatmaya başladı. Büyücünün sesi şehir halkının hayatları boyunca duydukları en güzel ses olabilirdi.

“Kasaplar üç koçu kesecek ve kanlarını kazanlara dolduracak. Ardından kadınlar koyunları sağıp her kazana birer kova süt dökecek ve bir gün boyunca kaynatacak. Kanlı süt kaynadıktan sonra iki gün beklenecek ve ikinci günün akşamında sürüdeki her koyuna içirilecek. Bundan sonra üç gün beklenecek ve koyunların büyüsü çözülecek, şehrin üstündeki bu lanet dağılacak.”

Bunun üzerine hemen işe koyuldu şehir halkı. Herkes elini bir şeye atıyor herkes bu işte bir payı olsun istiyordu. Çocuklar bile başlarına gelen felaketin farkına varmış büyüklerin emrinde oradan oraya koşuşturmaya başlamışlardı. Bu sırada büyücü çobana onu konsey başkanının evine götürmesini söylemişti. Başkanın kapısı ardına kadar açıktı. Avluya girdiler. Çoban birkaç ses, “Kimse var mı!” diye bağırdı ama nafile. Evde kimse olmadığına hükmedip büyücüye, dönmeyi teklif etti ama büyücü içeri girmesini söyledi. Bunun üzerine çoban tereddütlü adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Tam bu sırada başkan balkonda beliriverdi. Büyücüyü görünce hemen aşağı indi ve eteklerine kapandı. Büyücü tek söz etmeden eşiği geçip evden çıktı. Başkan hemen arkasından. Batı kapısının geçtiklerinde büyücü çobana dönüp buradan sonra yola sadece konsey başkanıyla devam edeceğini söyleyerek onu şölen alanına yolladı. Büyücü önde başkan arkada ayrıldılar şehirden.

***

Uzun ve soğuk -bilhassa soğuk- kış gecelerinde, şehrin sakalı yere değenleri hikayelerine şöyle başlarmış: "Nasıl ki insanoğlu varlığını kadının memesinden akan süte borçluysa, bizim şehrimiz de varlığını koyunlarımızın memelerimden akan süte borçludur."

***

Büyücünün verdiği süre dolmuş ikinci gün akşama dönmekteydi. Halk kazanlardaki sıvıyı büyükçe kovalara aktarmış tepenin yolunu tutmaya hazırlanıyordu. Çoban üç gündür olduğu gibi onları Şölen kapısının burcundaki nöbetçi kulübesinden izliyor ve üç gün sonra şehir halkı gelip de onları bu felaketten kurtardığı için ayaklarına kapandıklarında nasıl davranması gerektiğini düşünüyordu. Yıllardır bir türlü ona güvenmedikleri için onları aşağılamalı mı yoksa yüce gönüllülük gösterip yaptığının herkesin yapabileceği bir şey olduğunu mu söylemeliydi. Ya da halk tepeye gittiğinde sessizce şehirden ayrılıp onları utançlarıyla baş başa mı bırakmalıydı. Bu sonuncu seçenek aklına başka bir şey getirdiği için hemen uzaklaştırdı kafasından. Hayır, burada kalacaktı. Burada kalacak ve o gece ona kaçmasını söyleyip hayatını kurtaran ve belki şu an burada muzaffer bir edayla durmasına vesile olan Semiray’a içini açacaktı. Kabul ederse onunla mutlu ve bereketli bir ömür sürecekti. Bu düşünce daha da keyiflendirdi onu. Üç gün, ne uzun bir süreydi şimdi.

Şehir halkı büyücünün dediklerini harfiyen yerine getirip beklemeye koyuldu. Onlar için artık ne geçmiş zaman vardı ne şimdiki zaman. Onlar için sadece üç gün sonrası vardı şu an. Onları kıskıvrak yakalayan bu çileden kurtulacakları o kutlu dakika.

Üç gün hiç de kolay geçmedi. Saatlere dönüşen saniyeler beklemeyi o kadar zorlaştırmıştı ki beklerken helak olan ilk insanlar olacaklardı neredeyse. Kimseden en küçük bir ses dahi çıkmamış, koca şehre rüzgâr bile uğramıştı bu sessizliği bozmamak için. Fakat çileli de olsa zaman akmış üçüncü gün yavaş yavaş akşama dönmeye başlamıştı. Güneş alçaldıkça sürüde ufak ufak kıpırdanmalar seçmeye başladı halk. Normalde sevinçten havalara uçmaları gerekirken bir hayal kırıklığı daha yaşamamak için biraz daha beklemeye karar verdiler. Zaten büyücü, koyunlar kendiliğinden sahiplerini bulup onlara yanaşmadan sürüyü ellememelerini salık vermişti.

Nihayet güneş iyice alçalıp etrafa kızıllık yaymaya başladığında sürüden ilk koyunlar ayrılıp sahiplerine yanaşmaya başladı. Sevinç naralarıyla karşılandı bu, halk tarafından. Sonunda büyü bozulmuş çile sona ermişti. Sonunda eski zenginliklerine tekrar kavuşmuşlardı. Sakalı yere değenler göz yaşları içinde herkese şükretmelerini öğütlüyor, bir yandan da koyunları yanaşanları şehre yollanmaları konusunda uyarıyorlardı.

İki sigara içimlik sürede herkes koyunlarına kavuşmuş halde şehrin yolunu tutmuştu. Burçtaki kulübede ilk dönenleri gören çoban merdivenleri üçer dörder inerek onları karşılamaya çıktı. Kapıdan geçenleri durdurup şölen alanına yönlendirdi. Hiçbir hazırlığa gerek yoktu. Gecikmiş olan şölen hemen şimdi başlamalıydı. Hemen içkilerin saklandığı mahzenlere inilip bütün şerbetler bütün şaraplar çıkarıldı. Bu sırada herkes şehre varmış, şölen alanı hıncahınç dolmuştu. Çoban kürsüye çıkıp bu geceden itibaren üç gün üç gece şölen yapmaları gerektiğini haykırdı kendinden geçercesine. Halk dünden razıydı buna. Nihayet aylarca süren ıstırabın şimdi acısı çıkarılacaktı. Şehirde onlardan başka kimse olmadığı için yıllar sonra ilk defa yabancılar ne der korkusu olmadan gönüllerince eğleneceklerdi. Ozanlar çalgılarını hazırlamak için platforma çıkarlarken çoban kürsüden inip Semiray’ı aramaya başladı.


Osman Tünç

56 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör