• İshakEdebiyat

Öykü- Osman Türk- Bir, İki ve Yalan

Montumu giymeye üşenip hızlı adımlarla bakkala doğru gidiyorum. Yol boyunca eve dönüp ayaklarımı uzatıp çayımı yudumlarken hayal ediyorum kendimi. Bakkala girip o sessiz, soğuk adamı karşılıyorum gözlerimle. Bana bakmıyor. Kafası aşağıda. Selam vermiyorum. İki ekmeği poşete koyarak parayı veresiye defterinin üzerine bırakıp çıkıyorum. Hala kafası eğik. Uyumuyor.

Aynı yoldan yine hızlı adımlarla eve varıyorum, kapıya vardığımda eskiden görüştüğüm iki arkadaşım bana sırıtıyorlar. Haber vermeden misafir olmuşlar. Gelmemişler, olmuşlar. Kapıda kaldınız hoş gelmişsiniz, diyerek içeri buyur ediyorum. Yüzümde sahte bir gülümseme. İçimden, çok kalmamaları için yalvarıyorum Allah’a. Güler yüzümle, konukseverliğimle onlara sahteden biri oluyorum. Önlerine sıcak çay, yemeleri için de bir şeyler koyuyorum. Çaydan bir yudum alıp birbirlerini tamamlayacak şekilde.

Bir- Evlenmiştin…

İki- Sahi ne oldu?

Bir şey olduğu yok, hanım çocukları alıp köye çıktı. Bende birkaç güne gideceğim yanlarına. İşlerim var da… Neden böyle bir yalan söylediğimi anlayamadım. Ayrıldık demek bu kadar zor mu? Hem bana bir zararı da yok bu gerçeğin. Yalanlar çıkar sağlamaz mı?

Bir- Biz farklı duyduk da…

İki- Kavga falan etti dediydiler.

İçimden- Yapma ya. Demek öyle dediydiler.

Yok yok ne kavgası... Kim uydurmuş böyle şeyleri. Bu doğruydu işte. Kavga etmemiştik çünkü. Beni aldatmış ve ayrılmıştık. Ama çocuğumuz yok ki. Keşke çocukları yalanın içine katmasaydım. Ee… Hangi rüzgâr attı sizi buraya?

Bir- İşte, nasılsın diye.

İki- Bir bakmaya geldik.

İyi yapmışsınız. Çaylarından uzun yudumlar alıp etrafa bakıyorlar.

Bir- Sen eskiden de böyle yalnız, suskundun.

İki- Sırıtıyor.

İki- Fısıltıyla. Baltaya sap olabilmiş mi acaba Bir- Evde de hiç oyuncak yokmuş.

İki- Tekrar sırıtıyor.

Hanım yanına almıştır oyuncakları. Evet çocuktuk işte… Kendi işimi kurdum. Yansı satıyorum. Hemen ileride dükkân. Bilirsiniz bu aralar yansı karlı iş.

Bir- Evet evet iyi.

İki- Ben de düşündüm bir ara ama sonra vazgeçtim. İyi evet.

Yansı ne demek ben bile bilmiyordum. Uydurmuştum sadece. Karşımda bilmiyoruz o ne? Diye sormayacaklarını biliyordum. Bilerek yaptım bunu. Her sohbetleri bir savaş, bir rekabet. Bağırarak yansıyı ben uydurdum söyleyin bakalım neymiş bu karlı iş ben de bileyim demek istiyorum. Ama yalanıma sadık kalacağım.

Bir- Hala pısırık mısın eskisi gibi?

İki- Sırıtıyor. Fısıltıyla. Değişmemiştir bu.

Çayıma bakıyorum öyle. Verebileceğim cevapları düşünmek yerine öfkeyle bağırmayı ve yüzlerine edeceğim küfürleri seçiyorum. Hoş, bir şey demeyeceğim tabii. Tüm bu sohbet gece zehir gibi kanıma işleyip bana azap verecek biliyorum. Biliyorum, tüm bu sorulara karşılık vereceğim içimden. Sonra neden sustuğumu, susarak kendime neden azap çektirdiğimi düşüneceğim. Eskisi gibi pısırığım sanırım. Çayımdan gözlerimi çekip pencereye.

Siz ne yaptınız iş güç… İş güç derken kaşlarımı yukarı kaldırıp başımı sağa sola salladım.

Bir- Biz birlikte zincir kurduk okulu bırakıp. Gıda üzerine. Keşke ben de okulu bıraksaydım diye geçirdim içimden.

İki- Biz de gelelim mi köye? Mangal falan yaparız.

Bir- İyi olur aslında. Bizim buradaki marketten yaparız alışverişi.

Hanıma bir sormak lazım. İş güç ne der bilemiyorum. Bakarız birkaç güne haber ederim size.

Susuyorlar. Ruhsuz, iğrenç iki adam karşımda beni sorularıyla boğup evime bu doymak bilmez sessizliklerini getiriyorlar.

Bir- Boğazını temizliyor.

İki- Havalar da ısındı epeyi. Başka yerlere bakıyorum. Bacak bacak üstüne atıp çayımı yudumluyorum. Hapşırdım. Sonra bir daha. Rahatım bozuldu. Bir kez daha.

İki- Hasta mı oldun? Yok güneş vurunca içeriye… Alerjim var da benim. Böyle hapşırıyorum arada.

Bir- Hiç duymamıştım vallahi.

İki- Fısıltı. Uyduruyor yine.

Tüm bu fısıltıyla söylediklerini duyduğumu bilmiyor mu? Yoksa bilerek mi böyle yapıyor? Böyle devam ederse çay bardağını kafasında kıracağım. Bir daha hapşırdım. Alerjim var ondan hep.

Bir- Balkona çıkalım hava alırız hem.

İki- Hadi o zaman. Gidiyorlar. Ben odadayım hala. Ne arsız adamlar. Burası benim evim. Yanlarına geç gidiyorum.

İki- Mutfakta biraz kirliymiş. Yenge hanım yıkamadan mı gitti. Yok temizledi de ben kirlettim biraz. Köye giderken temizler öyle çıkarım evden.

Bir- Bardağın dibindeki küfe bakıyor. Ne zaman gitti yenge köye?

Üç dört gün oluyor.

İki- Fısıltıyla. Bari yalanların tutarlı olsun.

Bir- Yansı işini nerede yapıyorsun. Sonunda bir baltaya sap oldun ha? Gidelim iş yerine bakalım. Görmek isteriz.

Hapşırdım. Sonra bir daha. Burnumu temizleme bahanesiyle tuvalete girip sorulara cevap düşünüyorum. İş yeri anahtarını hanım aldı desem. Neden diye sorarlar. Köye çıkmadan birkaç parça eşya aldı oradan. Öyle çıktı derim. Yine de görmek isterler dışarıdan. Yansı ne demek bilmedikleri için her kılıfa uydurabilirim aslında. Kibirlerinden soramazlar da ne demek diye. Peki küflü bardaklar… Nefes alıp aynaya bakıyorum. Bu adamlar yıllardır görmediğim arkadaşlarım. İkisini de sevmem. Neden bunca yalan, bu kadar takdir kazanma isteği diye düşüyorum. Balkona gidip ikisini de kovacağım evden. Hiçbir soruya da cevap vermeyeceğim. Vazgeçtim. Tüm doğruları söyleyip öyle kovacağım evden. Balkona gidiyorum koşar adım. Balkona varınca korkuyorlar bir hışımla geldiğim için. Tekrar hapşırıyorum.

İki- Bitmek bilmedi alerjin ağabey.

Bir- Acaba…

Hapşırıyorum defalarca. Takatim kalmıyor dizlerimin üstüne çöküyorum. Panikten bir şey düşünemiyorum bile.

Bir- Bu çiçekler solmuş, kurumuş hep. Yenge hiç sulamadı mı bunları? Üç dört günde kurumaz herhalde çiçekler…

İki- Daha fazla utandırma adamı. Sırıtıyor.

Biraz nefesleniyorum. Hala yerdeyim. Hiç böyle olmazdı. Üst üste hapşırdım durmadan.

Bir daha başlıyor hapşırmam. Yere düşüyorum. Hapşırmam bitiyor. Boğazım yanıyor ve öksürmeye başlıyorum. Öksürük durmuyor. Nefes alamıyorum.

İki- Alerjisi gerçekmiş. Üzüldüm şimdi.

Bir- Çiçekler hep solmuş. Ne zamandır sulanmıyor bunlar?


Osman Türk

138 görüntüleme0 yorum