• İshakEdebiyat

Öykü- Perihan Cankatar- Boşluktaki Evin Direği

olmadım!

dağların sabrına sığındığımdan beri

olduğum yok artık benim.”


Geri dönmeyecek insanın boşluğuna sığıntı oluverdi etim. Hikâyedeki boşluklara beni koydular. Hayır, hayır, dolmadı. Boşluk bir göçle peyda oldu. Göçmek. Dedem göçünce, kırk cuma onun gittiği alt sokaktaki camide onun her keresinde kıyama durduğu safta yarım, kırık, kusurlu namazlar kıldım. Cami avlusunda, taşları harap musalla taşının karşısında, dedemin ardında bıraktığı arkadaşlarının muhabbetinde kırıntı oldum. Kısır dut ağacının altında tespih çektim ara sıra. Estağfurullah, estağfurullah... Her tespihte anladım, bir dede çıkmazdı benim etimden. Ancak köylülere bunu diyemedim. İlkin köylüler acıyı bölüştürdü annemle bana. Benim yasım kısa olmalıydı. Ağlasam, koca erkek adamdım. Köşeye çekilip kendi halimde kıpırtısız dursam, evi geçindirecek olan bana yakışmıyordu.

Annem de bir sabah, “Git bir uğra Münir Dayı’na,” deyince yasım resmi olarak kırkıncı günde bitti. Mızmızlanacak değildim, elimi masaya vurup, “Ne diye gidecekmişim!” diyemedim. Dik başlılık bana yakışmazdı. Ezbere yürüdüm annemi dinleyip. Münir Dayı’nın kumaş dükkânına girince bir toz bulutunun içine girer gibi oldum. Önce hapşırdım üst üste, sonra artçı öksürükler tuttu. Münir Dayı halime acıyıp su uzattı ancak su bile tozlu gibiydi. Kursağıma tutunuverdi her zerre. Bardağı minnetle tezgâha bıraktım. Ne yapacağımı bilmiyordum, bir boşluğu doldurmayacak kadar yoktum sanki. Sanki, sanki, öyleydim. Annemin sevdiği çiçekli rengârenk kumaşlarda, elimi süremediğim kadifelerde, son günlerde başımı huzurla koyamadığım yastık yüzlerinde tutunacağım bir şeyler aradım durdum. Tedirginlikle dolanan göz bebeklerimi fark eden Münir Dayı, dul anamın babası ve hatta kocası yerinde olduğumu, ellerinin artık bir bana baktığını, iş öğrenip eve bakacağımı anlatmaya koyuldu. Ben sabahçı öğrencilerin birbirine dolanan sözlerine dönünce, Münir Dayı’nın sesi dükkândaki toza karıştı. Toz boğazıma oturdu. Kusmak istedim. Öğrenciler evlerine vardı, masalar kuruldu, çatal kaşık sesi dünyayı dolandı. Ben cam falı bakılabilecek bir tezgâhın ardına geçip kumaş nasıl kesilir öğrendim. Kumaşları açmak, ölçmek, kesmek eğlenceliydi.

Dükkâna gelen her tanıdık ayrı ayrı, “Ölenle ölünmüyor, başın sağ olsun, aferin anneni kimseye muhtaç etme, artık sen varsın, evin direği oldun, evin babası artık sensin, aferin bak nasıl da eline almış işi, iyi evlat dediğin böyle olur...” diye diye kumaşlarını alıp gitmişti. Bense olmak istemediğim yerde, baş sallayıp durmuş, ustam olan Münir Dayı’nın her direktifini yapmıştım. Sohbet için gelenlerden iyi ev babası olmak temalı hikâyeler dinlemiş, amca dediğim kim varsa onlarla kırk günde akran olmuştum. Hatta her mevsim ter kokan ev sahibimiz Kalender Dayı, “E iyi etmişsin kira gecikmeye gelmez,” diyerek tebrik etmişti. Kalender Amca’nın böyle söylemesiyle omuzumdaki yükün daha çok farkına varmış, tekrar dede olmanın altında kalmıştım. Sahiden evin direği mi oluvermiştim yoksa hep bahsi edilen direkte kurban edilen biri mi, karar veremedim. Daha fazla söz duymamak için tezgâhın arkasına sinip bekledim bir süre. Gelenleri karşılamadım, gideni uğurlamadım. Halimi gören Münir Dayı ilk günün kıyağı olarak erkenden çıkmama müsaade etti. Cebinden tomarla para çıkarıp bir kâğıt uzattı. İlk günden iyi iş çıkardığımı, kumaş toplarını düşürmediğimden memnun olduğunu söyleyip uğurladı. Cebimde yevmiyenin sıcaklığı, eve bir işe yaramış ve göze girmiş bir dede olarak vardım. Annem, ağlamanın altyazısı şiş gözlerine gülücükler ekmişti. Bense etim kemirilmiş ve çiğnenmiş olarak karşısında durdum. Nasıl bir halde olduğumu fark etmedi annem. Bir koşu mutfağa girip sofrayı serdi. Mutfağa, hayata karşı ilk aldığım yenilgiye karşı ellerim bağlı girdim. Annemin gözlerindeki gülümseme diriydi, sofraya ilk benim oturmamı istedi. Dedem gibi. Sofrada dizlerimi bükerken ufak bir ağrı hissettim. Dedem gibi. Dedem de her sofraya oturunca dizlerine ağrı saplandığını söylerdi. Ben dedem olmak istemiyordum ki. Anneme bunu söylersem kötü bir evlat mı olurdum? Hem köylülere ne idi benim ne olduğumdan.

Köylülerin ağzına torba teyelleyip büzmek istedim. Omuzlarıma bindirip durdukları yükümlülükleri bir dağdan aşağı salmak ve o yükümlülüklerin altında hepsi ezilsin istedim. Gibiden yüz gram fazla istedim.

Annem nimet beklemeyi sevmez sofrada deyince, dilimin altındaki tüm sözleri kursağıma iteledim.


Perihan Cankatar

157 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör