• İshakEdebiyat

Öykü- Pul- Oya Özgür

O güne uyanacağını bilse bir önceki gece, göz kapaklarına kendinden kıymetli ama hafif mücevherleri taşıyan ağır kasalar gibi oturan uykuya sonuna dek direnir, kül tablasında kalan izmaritlerin söndüğünden emin olana dek bekler, küllüğü boşaltır, huzur dolu sıradan hayatının sıradan sabahlarından birine uyanmak üzere yatağına yollanırdı. Ama öyle olmadı. Yorgun bir günün akşamında, hasret kaldığı sigarasından yarım paket içti. Geç vakit yediği yemeğin de rehavetiyle, televizyonda çaresizlik veren haberleri izlerken salondaki koltukta uyuyakaldı.

Yalnız yaşayanların çoğu bunu yapar. Akşam olduğunda büyük şehrin kalabalığından mağara misali evlerinin hürriyetine, hüzünlü serinliğine koşarlar. Eve girer girmez televizyon gevezesinin düğmesine basar, dizleri yer etmiş, insanı alabildiğine paçoz gösteren eşofmanlarını giyer, rahatlık adına terk edilen estetik evreninden uzakta, salonda bir tepside yemeklerini yerler. Yemeğin üstüne yakılan bir sigara, bir sigara daha... İki kadeh de bir şey içtilerse hele, annelerinden zorla hediye ponpon takılı süslü salon yastıklarının üstüne salyalarının akması pahasına oracığa kıvrılır uyurlar. Mevsim kış, kaloriferler on ikide söndüğünden, gece ayaz hissiyle uyanır, debelenerek yatağa giderler. Onları yatağa çağıracak, üstlerini örtecek birisinin olmaması... Hüzünlü bir serinlik… Hoş bazen de uyku o denli ağır ve tatlıdır ki koltuğun ucundaki battaniyeye sarınıp yerinden kalkmaya direnirler. Bu da hürriyet.

Ben de yalnızım ama daha farklı akşamlarım var diyorsanız da kabulüm. Ama bazı yalnız akşamlar da böyle yaşanır, kabul ediniz.

Adamımız da işte böyle bir akşamın sabahında, akşam içtiği sigara izmaritlerine hayretle bakakaldı. Gözlerini kırpıştırdı, ovuşturdu, çapaklarını temizledi baktı, baktı... Ellerini dokundurmadan kül tablasının üzerinde gezdirip küllerin dönüştüğü şeyden gözlerini alamadı. Sarı parlak pul pul bir şey kül tablasını doldurmuştu. Altına benziyordu. Altından yapraklara... Ya uyanamamıştı ya da garip bir şakaya maruz kalıyordu. Kül tablasındaki kahverengi izmaritlerin yanında en az küller kadar ince parlak sarı pullar duruyordu.

Kendinden başka kimsede evin anahtarı yoktu. O uyurken eve gizlice giren biri olsa alacağı bir şey yoktu zaten. Dünya tersine döndü hırsızlar tersine çalışıp altın mı dağıtıyor, diye düşündü. Belki sigara şirketinin yeni bir oyunuydu. Bekleyince altın gibi görünen küller... “Hanımlar, beyler! Sigara küllerinin altına dönüştüğünü izlemek istemez misiniz?” “Küllerimiz kokusuzdur!” “Doğaya zararsız atık!” Sabah sabah aklına gelenlere güldü.

Şaşkınlığını yanına alıp tuvalete yürüdü, mesanesini rahatlattı, yüzünü yıkayıp Amerikan tipi kahvaltısı için tabağına biraz müsliyle süt koyup koltuğa, akşamki bulaşıkların karşısına çöktü. Kül tablası hala altın gibi parlıyordu. Sessizce az önce düşündüklerini kafasından geçirerek müslisini kaşıkladı. Saate baktı ve geç kalacağı endişesiyle hızla giyinip dışarı çıktı. İş yerine giderken, balkonda sigara tüttürüp arkadaşları ile şakalaşırken, hep altın tablasını düşündü. Yalnızca bir an, uzun zamandır kafasına taktığı kız yanlarına geldiğinde yine bir gün öncesindeki gibi elini kolunu nereye koyacağını bilemedi. Akşamki randevulaşma için kulak kabarttı. Gözleri sevinçle parladı. Ömer Şerif gibi her zaman hülyalı bakan gözleri olduğunu söylerlerdi. Kız da diğerlerinden gözlerini kaydırıp kaçamak bakışlar ile onu izliyormuş gibi geldi, pek sevindi buna. Sonra ansızın külleri nereye silkeleyeceğinin hesabını yapıp huzursuzlandı. Çaresizce, kapalı tablada diğerlerinin sigaralarından dökülenlere karışan kendi sigarasının küllerinin akıbetini kafasında canlandırdı. Bundan sonra iş yerinde sigara içmemeliydi. Aklından geçenleri diğerleri anlayacakmış gibi tedirgin oldu. Bakışlarını yere eğdi. Kimseye bu garip işten söz edemezdi ama sigarasını söndürürken acaba bu paket özel üretim mi, diye üzülmeden edemedi. Belki de üreticiler milyon pakette birini bu şekilde üretmiş o da şanslı kişi olmuştu. Ya da bu marka sigara epeydir böyle espriler yapıyordu ama her nasılsa reklamını duymamıştı. Belki de aynı şeyi yaşayanlar, tıpkı kendisi gibi, olan biteni kendilerine saklıyorlardı. Öyle ya böyle bir şey herkese söylenir miydi?

Ya sarı pullar gerçekten altınsa? Ya bu garip bir mucizeyse?

Öğlen yemeğinden sonra her zaman yaptığı gibi diğerleri ile balkona çıkmadı. Aklı hala sabah silkelediği küllerin altına dönüşüp sırrını ortaya dökme ihtimaliyle meşguldü.

Akşam evin yolunu tuttuğunda, arkadaşları ile tatlı çarşamba adını taktıkları toplantıyı bahane uydurmaya bile gerek duymadan es geçti. Oysa kız da ilk kez onlarla olacaktı. Yaptığına kendi de şaşırdı. Ev, küller, altın pullar artık her neyse kollarını açmış onu bekliyordu.

Kapıyı açıp salona yöneldiğinde kül tablasının içindekilerle hala ışıldadığını gördü. İnanılmaz şeyler varlığını devam ettirdikçe daha bir inanılmaz oluyordu. Gözleri parlayarak küllüğün karşısındaki koltuğa çöktü, kravatını gevşetti, ter içinde kalmış koltuk altlarına eğilip baktı bir an, sonra parmaklarını ilk kez küllüğe daldırdı. Parmaklarına tutunmuş sert pulları silkeledi. Dışarıya, sehpaya düşen küçük bir tanesini dikkatle alıp diğerlerinin yanına koydu. Bir iki kez parmaklarından pulların tablaya önce tiz sonra tok seslerle düşüşünü dinledi. Altın sesi kadın sesi gibidir derlerdi ya, insanı zevke boğar...Yüzündeki şaşkınlığın yerini bu kez hınzır bir gülümseme aldı. Neredeyse neşeli bir çocuk gibi hafifçe sekerek yatak odasına gitti, eşofmanlarını giydi, elini yüzünü yıkayıp yeni bir küllük getirip sigarasını yaktı. Televizyonu açmamış, dikkatlice alevin ucunda küle dönüşen sigaraya bakıyor, uzayan her yeni kül silindirini dikkatle yeni küllüğe silkeliyordu.

Birden aklına hikmetin küllükte de olabileceği geldi. Öyle ya aksi olsa geçen öğlen iş yerinde içtiği sigaranın külleri de dönüşür, balkonu temizleyen müstahdem bunu fark edebilirdi. Sahi bu iş ne kadar zamandır böyleydi acaba? Yalnız dün geceye özel miydi? Ya da epeydir böyleydi de akşamları etraf kokmasın diye çöpe attığı izmaritler çöplerin içinde çöpleri karıştıranları parlayarak karşılıyor da o mu görmüyordu? Aklına düşen her yeni fikre göre önlem alıyor, bir akşam önceki ile aynı koşulları yaratabilmek için var gücüyle kafa yoruyordu. Bir gece önceden pullaşan külleri yavaşça yeni küllüğe boşaltıp, sigarasını yine eski küllüğe silkeledi. Hiçbir şeyi şansa bırakmak istemiyordu.

Ardı ardına sigara içti, söndürdü. Daha doğrusu sigaralar filtreye gelene dek son nefesine dek sigaraları somurdu. Öksürüyor ama ertesi sabah neler olacağının önlenemez merakıyla içmeye devam ediyordu. Gecenin bir yarısında midesinin bulandığını hissetti. Başı hafiften dönüyordu. Yemek yemeyi unutmuştu.

Kalkıp dolapta önceki günden kalan yemeği tencerenin içinden kaşıkladı, midesinin yanmasını durdursun diye bir çiğneme tableti aldı. Kül tablalarını yan yana koyup yine salonda onları izleyerek beklerken sabaha karşı istemeden uykuya daldı.

Sabah gözlerini açtığında kendi kendine keskin bir çığlık attı. Kül tablası eskilerinin yanında yeni sarı pullar ile dolu pırıl pırıl parlıyordu.

Yüzünde filmlerdeki mafya babası karakterlerininkine benzeyen sinsi bir gülümsemeyle yerinden kalktı neşe içinde tıraş oldu, duş aldı, giyindi, sarı parlak pullardan birkaç parça küçük naylon bir poşete doldurup ağzını sıkı sıkı düğümledi. Öğlen arası kuyumcuya gitmeyi planladı.Kapısını ilk kez kilitledi. Anahtarını, poşeti, biten sigaranın yerine yeni paketi cebine sokup yola koyuldu.

Otobüste cam kenarında oturup, akıp giden görüntülere boş gözlerle bakarken kuyumcunun ne diyeceğini hayal etti. Sarı sert pullar...Belki de sadece sarı sert pullara dönüşüyordu küller. Bu hiçbir şey demek değildi. Belki sigara şirketinin ev hanımlarına çiçek altlarına, vazo içlerine süs diye yerleştirmeleri için sundukları bir yenilikti bu. Kurduğu hayallerden uzaklaştı. Zaten altına dönüşmesi garip olmaz mıydı? Bütün bu olanların ne anlamı olabilirdi? Bu inanılmaz yaşantı gerçek bile olsa niye ona denk gelsindi? Şunun şurası otuz yaşında aile kurma hevesinde, yalnız yaşayan, sıradan bir ofis işinde çalışan, sıradan hayalleri olan sıradan bir adam.

Öğleyi zor etti. Öğle tatilinde kendini dışarı attığında eli hemen sigarasına gitti. Külleri düşünüp vazgeçti. Yakındaki kuyumcuya geldiğinde poşetteki şekilsiz pulları nasıl açıklayacağı geldi aklına. Yine acayip bir huzursuzluk gelip çöreklendi içine.

Tanıdık bir kuyumcuya mı gitmeliydi? Bir arkadaşından kendisine eşlik etmesini mi istemeliydi? Böyle bir sır kimle paylaşılırdı? Allah korusun kim vurduya bile giderdi, altınlara konmak isteyenler olabilirdi. Bu zamanda kime güvenilirdi? Belki de kuyumcunun tanıdık olmaması daha iyiydi. Her seferinde başka kuyumcuya gider, böylelikle izini sürmelerine engel olurdu.

Dükkanın kapısından girerken kapıya takılı zilin sesi ile irkildi. İyice gerilmişti.

Yirmi iki ayar saf altın! İşe döndüğünde ağzı kulaklarındaydı. Babaannemden kaldı diye anında uyduruvermiş, altın pulları gerisingeri naylon poşete doldurmuştu. Akşama dek yüzünde bir gülümseme ile çalıştı. Kahve molasında arkadaşlarına sigara ikram etmemek için yerinde kaldı. Paydosta koşar adım eve döndü.

Küllükler bıraktığı gibi duruyordu. Evdeki yedek sigaraların sayısına baktı. Altı paket daha vardı. En son nereden sigara aldığını anımsamaya çalıştı, yine bir solukta aynı markete gidip aynı sigaradan taşıyabileceği kadar daha aldı. Aslında aklından geçen marketteki tüm aynı marka sigaraları almaktı da dikkat çekmemek adına kendini durdurdu. Acaba her marka sigara aynı sonucu verecek miydi? Bir dahaki sefere diğer markalardan da birer paket almaya karar verdi.

Yine yemek yemeden, salondaki koltukta midesi bulanana dek sigara içerek akşamı geçirdi. Bir yandan da elindeki küllerin daha doğrusu altın pulların tümünün ağırlığını tahmin ediyor, değişik kuyumcularda paraya çevirirse dikkat çekmeyeceğini, toplamda kaç lirası olacağını hesap ediyordu. Tüm sigaraların, değişik kartonlardan çıkanların da benzer dönüşüme uğrayıp uğramayacağının merakı içine garip bir huzursuzluk salmıştı. Küllükleri aynı tutuğu, ayrı tuttuğu, farklı markaları içtiği, nefes almadan kendi kendine yanmaya bıraktığı sigarlarla ardı arkası gelmeyen deneyler planlıyor, çılgın bir duman bulutunda bu mantık dışı yaşantıyı mantıklı çözümlemelerle anlamaya çalışıyordu. Diğer müptelaların başına da bunlar gelmiş miydi?

Düşüne düşüne içerek sabahı etti. Gözlerinin altı uykusuzluktan çökmüş, yüzü duman altı odada solumaktan solmuştu. Zorla uyandı. Kirli, ağırlaşmış havaya inat yeni pullar tablada ışıldıyordu.

Zorlukla bir şeyler atıştırdı, zorlukla duş alıp yola koyuldu. Sabah sigarasını durağa giderken içerdi hep. Ama küllere kıyamadığından vazgeçti. Zaten akşamdan o kadar çok içmişti ki ağzının içinde ağır paslı bir tat vardı.

İş yerine vardığında da yine kahve molasını, arkadaşları ile sohbeti es geçti. Zaten kız da ortalarda görünmüyordu. Belki geçen akşamki toplantıya gitmediğine bozulmuştu. Birkaç gün önce olsa bu düşünceyi kafasında saatlerce eğer bükerdi. Şimdiyse kafasının içinde sürekli büyüyen, ağırlaşan bir taş varmış da kalan tüm düşünce balonlarını köşeye sıkıştırıyormuş gibiydi. Aklı fikri sigarada ve pullara dönüşen küllerdeydi. Nereye kadar devam edecekti bu iş? Elindeki pullar, yeni oluşacak olanlar ne kadar ederdi?

Yine akşamı zor etti. Evin kapısından girer girmez kendini salondaki koltuğa attı. Hem zihni hem bedeni yorgundu. Bir önceki akşamdan kalan pulları özenle bir araya getirdi, elleri titreyerek yeni bir sigara yaktı. Külün sigaranın ucunda filtreye doğru hızla uzamasını izlemek için derin bir nefes aldı. Yeni külleri itina ile boşalttığı küllüğe silkelemek üzere kendini zorlayarak bir biri ardınca içti. Bir yandan da akşamlarının keyifli anlarının zorunlu bir işe dönüşmesine hayret ediyordu.

Yorgunlukla uyuyakaldığında sabahın altısında sokaktan geçen çöp arabalarının sesiyle uyandı. Kendi kendine yanıp biten son sigara kül olmuş, diğerlerinden farklı olarak altın pula dönüşmeden öylece küllüğü doldurmuştu. Pullara dönüşen diğerlerine sevinemeden altına dönüşme ihtimali olan bir sigarayı harcamasına neden olduğu için kendine kızdı. Demek yaptığı tüm deneylerin içinde en anlamlı olan kendi nefesi ile ilgili olanıydı. Yani o içine çekip sigaranın nefesi ile temasını sağlarsa dönüşüm oluyordu. Büyük bir ihtimalle bu yalnız ona verilmiş bir şanstı. Hafifçe gerindi, sırtını düzleştirip oturduğu yerde kendini yükseltti. Nefesi, ağzı, tükrüğü işte her ne ise ona ait bir şey, o özeldi... Ertesi akşam ne yapıp edip küllerin altına dönüştüğü anı gözlemeye karar verdi.

Hafta sonunun gelişine, işe gitmesi gerekmeyeceği için bir parça sevindi. Kim bilir, belki de bundan böyle hiç çalışmayacaktı. Akşama dek başka hiçbir şey yapmadan koltuğunda oturup sigara külü biriktirdi. Son aldığı paketleri de neredeyse bitiriyordu. Derin bir halsizlikle bir iki saatliğine uyuya kaldığında kan ter içinde uyandı. Rüyasında hoşlandığı kızla evlendiğini, ponponlu yastıkların mucidi annesinin, arkadaşlarının evlerine ziyarete geldiğini görmüştü. Kız gülümseyerek ona sigara uzatıyor, diğerlerine “Bakın benim kocamın ne marifetleri var,” bakışı atarken şuh bir edayla sigarasını yakıyordu. Salyalarını toplamayı beceremeyen bir düşkünün salyalarını silecekmiş gibi, düşen küllerin altına kül tablasını yanaştırıyordu. Sonra rüyasında birden kendine dışarıdan bakıyordu. Gözleri şakaklarına doğru büzülmüş, bir uçurum kenarına zorlukla tutunmuş yalnız elleri görünen çürümüş bir bedene ait gibiydiler. Yüzü artık neredeyse kocaman kara bir delikten ibaretti. Konuklar önce yavaş yavaş sonra hızla ona yaklaşıp kendi sigaralarını o kocaman deliğe, ağzına sokuyor, birbirlerini iterek avuçlarını dökülen küllerin altına yanaştırıyorlardı.

Günleri saatleri karıştırdığını hayretle fark etti. İki koca günü koltukta geçirmiş olmalıydı. Aynı kabusa düşmemek için gözlerini zorlukla açık tutarken günün ilk ışıkları ile birlikte küllerin dönüşümünü garip bir iç huzursuzluğuyla izledi. Küllerin altına dönüştüğü geceden kalan üzerleri kurumuş yemek artıkları ile dolu bulaşıklara, tozlu sehpaya, altın pullarla dolu tablalara baktı.

Aynı anda salon perdesinin açık kalan ucundan sabahın habercisi huzmeler sehpanın arkasındaki duvarda arkadaşları ile geçen yaz çektirdiği fotoğrafa varırken havadaki tozlarla oynaşıyordu. Odanın içindeki ağır kokuyu biraz olsun azaltabilmek için zorlukla yerinden kalktı, pencereleri açtı. Dışarıda akan sabah serinliği hafiften yüzüne çarptı.

Başı dönüyor, midesi yanıyor, bulanıyordu. Kaç gündür doğru dürüst bir şey yemediğini ayrımsadı. Mutfaktan yiyecek bir şeyler arandı. Yarısı çürümüş bir elmayı yıkayıp dişleye dişleye evin içinde kendini sürükledi. Banyoya; saçlarına sinen sigara kokusundan arınmak için duşa girdi. Aynada uzamış sakallarına, çökmüş göz altlarına baktı. Titreyen elleri ile traş oldu. Bu iş böyle devam ederse ne kadar çok parası olacağını hayal ederken, gözleri, derin bir nefes aldığında sigaraların yanan ucunda beliren ateş gibi bir an için parlayıp tekrar söndü. Altına dönüşen küllerin aksine, kül rengini alan yüzü, tezgahta kimselerin almak istemeyeceği ölmüş bir balığın gözlerine benzeyen gözleri aynadan kendisine bakıyordu.

Ani bir kararla günlerdir uğramadığı yatak odasına yöneldi, dolabından kol evleri, yakaları yıkanmaktan eprimiş gömleklerinden birini sırtına geçirdi, çorabını, pantolonunu giydi, bir delik daha geriye kaydırdığı kemeri sıktı, erkenden sokağa attı kendini.

Durağa doğru giden yolda henüz kimsecikler yoktu. Yol kenarındaki ağaçlardan gelen kuş seslerine kulak kabarttı. Kuşlar belki de tüm gün dalların yaprakların arasında gizlenip ötüyordu da ancak sabahın sessizliğinde tüm sokağı ötüşleri ile doldurabiliyorlardı. Cebindeki paketten bir sigara çekip yaktı. Ne zamandır ilk kez içiyormuşçasına derin bir nefes aldı, külleri yere silkeleyerek durağa doğru yürüdü.

Durağa vardığında kalan sigaraların olduğu paketi avucunda sıkıp kırdı. Çöpe attı. İşe gidecek otobüsü beklemeye koyuldu.

Oya Özgür

0 görüntüleme