top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Raşit Korkmaz- Bir Gidiş Hikâyesi

Hava soğuk, birkaç saat önce yağmur dinmiş ama yerler hâlâ ıslak. Eski Arnavut yollardan ince bir su sızıyor. Buranın en dar sokağındayım. Evler sırt sırta vermiş, biri bir diğerini kovalıyor. Karşıda arkası sahile dönük bir durak görünüyor. Bir şeyler arar gibi etrafa bakarak yürüyorum. Şu çirkin dar binaya bak! Elini cebine sokmuş, duraktaki sıska çocuk gibi büzüşmüş. Büzüştüğü için mi bu kadar uzun ve ince? Ne işim var, der gibi bakıyor ikisi de. Yanında iki katlı, kırmızı, süslü bir ev. Sıska çocuğun yanındaki kız misali kendinden emin. Beyaz demirli balkonundan mor begonvil yumağı kızın saçları gibi aşağıya sarkıyor. Sokak onla bitiyor. Önümde deniz! İçinde üç beş kayık edalı edalı salınıyor. Yavaş yavaş yürüyüp durağın yanından geçiyorum. Sıska çocuk ayakta, kız oturuyor. Onları arkada bırakıyorum. Yağmurdan kabaran denize, uzaktan geçen yük gemisine bakıp dalmışken yine telefonum çalıyor. İsteksizce çıkarıyorum cebimden. Yine o arıyor. Üçüncü Tekil Kişi. Ne kadar yakın olsa da hep uzaktaki kişi. Sabahtan beri bu onuncu arayışı. Yine açmıyorum. İnatçı kadın, telefon kendiliğinden kapanana kadar çaldırıyor. Alacaklı gibi cüretkâr! Soracak önemli şeyleri var elbette; ama cevap verecek cesareti bir türlü bulamıyorum. Yine nasıl söyleyeceğim başlayamadığımı! Tabii, onun için söylemesi kolay.

“Başlamak, bitirmenin yarısıdır. Bir başlasan bak göreceksin çorap söküğü gibi sonu gelecek.”

Klişe sözlerle öğütler verince bana ilham geliyor sanki. Bir hikâyeye başlamayı yemeğe ilk kaşığı atmak sanıyor. Onun gazı ile tasarladığım ama henüz onunla paylaşmadığım son hikâyeye ne demeli? Zihnimi denizden esen soğuk melteme teslim etmek için gözlerimi kapıyorum. Meltem beni ona götürüyor. Yoksa o mu bana geliyor? İşte tam karşımda. Evdeyiz, mutfaktaki masaya kurulmuş, dirsekleri masada; başı iki eli arasında hadi anlat diye bakıyor. Anlatıyorum:

Peyami Paydaş’ın bu hayattaki en büyük derdi “p”. Evet, yanlış duymadınız. Bir harf insanın hayatına nasıl bir dert verebilir, diye içinizden bana sesleniyorsunuz, farkındayım. Peyami Paydaş, otuz yıllık hayatında bir kez olsun bu harfi söyleyememiş olmasının yanında bu harfle başlayan hiçbir şeyi de bir türlü sevemiyordu. Mesela pamuğa alerjisi vardı. Pembe rengi görmeye tahammül edemezdi. Pırasayı, patlıcanı sevmezdi. Malum harfle başlayan günlerde önemli kararlar almaktan kaçınırdı.

Ne hissettiğini merak ettiğim için duruyorum. Boğazım yorulmuşta dinlendirmek için su içiyormuş numarası yapıyorum. Gülümsüyor, gülümsediğinde ağzının iki yanında kara delik misali iki çukur çıkıyor. Kara delikler küçüldükçe içinden yuttuğu aydınlık bir ay çıkıyor. Bir insan bu kadar güzel mi güler? Başını ellerinden yukarı kaldırıp heyecanla: “Hadi devam et,” diyor. Bardağı bırakıp devam ediyorum.

Peyami’nin hayatı “p” eksikliği ile şekillenmeye devam ediyor. İçine kapanık çocukluk… Geçilen dalgalar… Eğitim hayatındaki başarısızlıklar… Yarıda bırakılan lise… Babasının Pera’daki işyerinde babası gibi pazarlamacı… İlk başlarda pişman…İşler büyüğünce Pendik’teki imalathaneden Polonya’ya giden penye… Bir perşembe sabahı pembe aşığı, pırasa sever, patlıcan sever, Peyami’nin sevmediği her şeyi sever Pelin ile Pera Palas önünde çarpışınca… Pelin’in incinen parmağı… Planlı plansız buluşmalar ile başlayan aşk… Bir yıl sonra, Pazar günü Polenezköy’deki Paris Düğün Salonunda düğün… Cicim ayları bitince Pelin’e çekilmez gelen Peyami’nin p’sizliği, pamuk alerjisi…

Susuyorum ama bu sefer yorulduğum için değil. Kendim istedim diye susuyorum. O da susuyor. Sustuğu zaman her şey duruyor. TV’deki yayın, aşağıda vızır vızır akan trafik, havada uçan martılar… O sustukça kalemim de susuyor. Artık sadece hayallerimde ve hiç açmak istemediğim telefonda konuşuyor. Birkaç cümle ile emir veren bir komutancasına, bir vazifeyi tamamlarcasına, Peyami’den sıkılan Pelince’sine…

Gözlerimi açıyorum. Uzaktan giden yük gemisi küçük bir kara nokta olmuş. Aynı onun gözleri gibi. Kulağımda yine onun sesi! Kara gözlerini gözlerime dikmiş: “Başla,” diyor.

“Ahmet’in sevdiği kıza mektuplar yazdığı hikayene oldu? Kafka’nın Milena’ya Mektuplar kitabı gibi imkânsız bir aşkı mı anlatıyor? İki çocuklu, evli bir kadın, milliyetçi bir baba, Yahudi yazar, uzak mesafeler, imkânsız aşk…”

Bu fikrimi Üçüncü Tekil ile ne zaman paylaştım? Bu da iç sesimin bana oynadığı oyunlardan biri mi? Neyin hayal, neyin gerçek olduğunu artık ayırt edemiyorum.

Bir anda binlerce böcek kafamın içinde dolaşmaya başlıyor. O küçük bacaklarının üzerindeki ince kılları hissedebiliyorum. Önce minik gıdıklanmaları tatlı, mayhoş bir kaşıntı takip edince ellerimi kafatasımdan içeri girebilecek gibi saçlarımın arasına daldırıyorum. Parmaklarımı her daldırdığımda beynimde on ayrı damar, on ayrı yol açılıyor. Sonra o damarlar ve yollar da maskeli balo yapan böceklerin istilasına uğruyor. Yazdıklarım, yazacaklarım, tanıdıklarım birer böcek siluetine bürünmüş bir yere yetişir talaşı ile oradan oraya koşuşturup duruyor. Bir ara pembe kıyafetiyle Pelin çarpıyor gözüme. Kıyafeti sökülmüş. O hareket ettikçe pembe bir ip her şeyin üstünü sarıyor. Yumak büyüdükçe böcekler yavaşlıyor, kimi nefes almak için ağızlarını yukarı çıkarmaya kimi hareket etmek için bacaklarını kımıldatmaya çalışıyor. Biri ötekilerden daha azimli. Evet, bu Peyami! Çirkin, ezildikçe içine kapanan, içine kapandıkça kamburlaşan, içindeki her şeyi sırtındaki kamburda taşıyan iri hörgüçlü Peyami, otuz yılın hıncı ile saldırıyor. Yumağın içinden Üçüncü Tekil Şahsın sesi yankılanıyor. Elinde bir megafon olsa gerek.

“Ne yaparsan yap oradan çıkamazsın, çıkamayacaksın! Isırdığın pamuklar yüzünden her yerin şişecek. O koca kamburun daha da büyüyecek. Sen, iri hörgücünün altında ezileceksin. Kambur olduğun için ezik değilsin, ezik olduğun için kambursun!”

İşte biri çıktı dışarı! Arkasına dönüp dönüp bakıyor. Aynada yüzünü gören kedi gibi kendi etrafında dönüyor. Yine Üçüncü Tekil’in sesi:

“Daha sen kendini tanımıyorsun Ahmet Efendi! Gerçek hayat bu. Yazdığın karakterler gibi herkese tependen bakamazsın. Seni kararsız, seni kıymet bilmez, seni doyumsuz, seni…”

Yankılanan seslerden mi böceklerden mi yoksa düşündüklerimden mi bilmem kafam gittikçe büyüyor. Büyüdükçe ağırlaşıp aşağıya doğru kendini çekiyor. Thomas Lerooy’un Düşüncenin Ağırlığı heykeli benim vücudumda hayat buluyor. Sanatçı düşünmenin öldürücülüğünü anlatmış eserinde. Evet, çok haklı! Düşünmek, milyonlarca böceğin küçük ısırıkları ve küçük ısırıkların çıkardığı ağız şapırtılarıyla; tatlı ama sonrası acılı kaşıntılarla azar azar, günbegün beni öldürüyor.

Kâbusum bir türlü bitmiyor. Kafam bir dünya olmuş dört mevsimi aynı anda yaşıyor. Esen sert rüzgarları büyük girdaplar takip ediyor. Döndükçe her şey dönüyor, vücudumun geri kalanını soğurarak içine çektiğinden kollarım, bacaklarım, göğsüm cılızlaşıp güçsüzleşiyor. Başım iki bacağımın arasında kocaman bir karpuz gibi sallanıyor. Bacaklarım bu karpuza yenik düşüp yoruluyor. Önüme çıkan ilk banka yerleşiyorum. Cılız kollarım incelen boynumun ucundaki koca karpuzu aheste aheste yanına çekiyor. Karpuz, boynuma bağlı ama müstakil bir şekilde yanımda duruyor. Boş gözlerle etrafı izliyor. Önümde bulanık hava, yağmurdan kabarmış deniz… Nemli banktan gelen serinlik kıçımı ıslatıyor. İçim ürperiyor. Kapüşonlu montuma sarılıyorum. Önümden yaşlı bir adam geçiyor. Soğuk İstanbul gibi bulanık bir yüzü var. Kirli sakalları gibi gökyüzündeki hava. Karaya çalan bir beyazlık yüzüne kadar çıkmış. Sakalarından arda kalan her yeri denizin dibi gibi karanlık. Üstünde bol, karası boza çalan, genç işi bir sivitşört, altında aynı bollukta bir kot var. Her nereden bulmuşsa ikisi de aynı kişiye ait belli. Ben bu adama ait değilim diye bağırıyor. Hiç işim yokmuş gibi oturduğum yerden eski sahibini ve bizim ihtiyarı hayal ediyorum.

Kıyafetlerin sahibi hiphopçu, zıpır bir oğlan. Yaşı on yediyi, boyu da 175’i bulup sakalları terleyince okulu kırıp mahallenin it kopuğu ile takılmaya başladığından beri hızlı konuşan adam müzikleri-annesi hiphopa öyle der- dinleyip geniş kıyafetler giymeye başlıyor. Bunları da tren yolu altındaki sidik kokan bir mağazadan alıyor. Mağaza sahibi üstündeki daracık pantolona, göbeğini büzüştüren daracık gömleğine inat edercesine delikanlının geniş kıyafetlerine bakıp “Abisi bunlar Avrupa’dan ithal ürünler, sana çok yakıştı. Sakın kaçırma!” diyor. Geniş kıyafetleri, konuşan adam müziklerini, okulu kırıp kaykayla dolaşmaları, bir fırt sigaralar, ucuz biralar takip ediyor. Annesi, bunları görünce oğluna kızıp köpeği torbaya sokmuşlar dediği kıyafetleri ve kaykayı bir gariban nasiplenir bari diye düşünüp çöpün yanına bırakıyor.

Bizim ihtiyar, oradan geçerken bunlar gözüne çarpıyor. Çok müşkülpesent değil. Kıyafetleri beğenip hemen alıyor ama kaykay pek umurunda olmuyor. Yahu alayım da bir demirciye ya da bir ekiciye okutup bir sigara alırım fikri hiç aklından bile geçmiyor. Demek o an sigara içesi yokmuş. Karnı acıktığında ne bulsa onu yiyor, susadığında bir camii tuvaletinden su içiyor. Yok efendim su klorluymuş, kanserojen madde içerirmiş, içinde bin bir çeşit virüs dolaşıyormuş, içine kanalizasyon bulaşıyormuş sözlerini pek takmıyor. Parası olsa da bir paket sigara alıp yanında taşımıyor. Eğer canı sigara çekerse yoldan geçen birinden istiyor. Kısacası bizim ihtiyar yanında bir şey taşımıyor. Karnı tok, sırtı pek ise, ha bir de bir dal sigara bir yerden otlanıp nefsini köreltmişse -tabii cebinde para da varsa- cebindeki parayı her neredeyse orada bırakıp gidiyor. Anlayacağınız gönlü dışında her şeyi kendisine yük olarak görüyor. Üstündeki kıyafetleri de gereksiz gördüğü zamanlar olmuş elbette; ama mahalleliden yediği dayaktan sonra bu fikrinden vazgeçmek zorunda kalıyor. Şimdi kıyafet deyip geçmemek lazım. Neticede kıyafet dediğin şey bir cinsel kimliği, bir statüyü, gerektiğinde siyasi fikri temsil eder. Durduk yere böyle bir sorumluluğun yükü altında ezilmenin ne anlamı var diye düşünüyor. Bir şeyi yanında taşımayı bir nevi bağlanmak bir şeye kök salmak olarak görüyor. Hiçbir şeye kök salmak istemiyor. Şimdi cebinde bir sigarası yanında da yürütmesinler diye baba yadigarı dediği bir antika çakmağı olsa acaba yürüttüler mi, acaba yolda mı düşürdüm diye kaygılanacak. Belki biri sigara yakayım diye aldığı antika çakmağı yanlışlıkla oldu ayağına cebine indirecek. Seyreyle o zaman yaygarayı, telaşı… Gönlünde biri olsa, birini çok sevse, yarın o bir gün onu bırakıp giderse arkasından ağlayacak, kahrolacak. Ya da şunu iyi yapayım, sevdiğim üzülmesin diye kendini paralayacak. Hayatından taviz üstüne taviz verip ortaya çıkan yeni bene hep kızacak. Bir yanı hep kaçak kalacak. Var olanı kaybetmenin ağırlığı ile boğuşmaktansa bir şeylerin yoksunluğunu yeğ bilmiş. Bir şeye hiç sahip olmamışsan bir yoksunlukta çekmezsin, fikrini benimsemiş. Anlayacağınız, böyle fani duygular ona göre değil.

Ben burada oturup onun giydikleri üzerine destanlar yazarken onun umurunda bile değil. İhtiyarın bu rahatlığı beni rahatsız ediyor. Artık kıskanç gözlerle onu süzüyorum. Baygın gözlerle etrafa bakıyor. Bir eliyle düşen kotunu diğer eliyle de sümüklü burnunu çekiyor. Sonra sümkürerek denize tükürüyor. Sanki benim yüzüme tükürdü imansız! Tiksinip kendime geliyorum. Kafam küçülüp vücudumun üstüne gelmiş. Eski haline gelen kolumu, bacaklarımı ilk kez görmüş gibi inceliyorum. Yine Üçüncü Tekil’in sesi geliyor: “işte bu adamı yazmalısın!” diyor.

Bu sefer onu kırmıyorum. Sarındığım kapüşonlu montumun cebinden ilham gelir umuduyla hep yanımda taşıdığım kalemimi ve not defterimi çıkarıp yazıyorum.

MİSK-İN

Ben miskin bir avareyim,

Çalışma zamanım boş saatlerim.

Bütün köprü altları benim evlerim.

Ağaç dipleri, parklar, banklar…

Dinlenme yerlerim kafelerim.

Manavdan yürüttüğüm şu küçük kasa!

Benim alışveriş sepetim.

Çöp kutuları marketlerim.

Çok müşkülpesent değilim.

Senden arda kalan ne varsa onları yerim.

Giyinmeyi, kuşanmayı severim

Ama modayı senden sonra takip ederim.

Ne de olsa giydiklerim senin eskittiklerin!

Senin girip çıkamadığın dükkanların camlarında,

Ben sadece üstümü düzeltirim.

İğrenerek baktığın kirler benim bileziklerim,

Ben ekmeğimi onun sayesinde yerim.

Beni yeren, bana üzülen, bana gülen…

Benim, senin gibi yoktur köklerim.

Canım nereye gitmek isterse oraya giderim!

Şimdi, Üçüncü Tekil bu yazdıklarımı okusaydı pek beğenmezdi. Çünkü şiirler, durağan hikayeler ona göre değil. Onun varı yoğu polisiye! Eskileri yiyip bitirmiş. Özellikle Peyami Safa’yı çok sever. Şimdilerde yeni çıkanlara merak salmış. Ne zaman konu edebiyattan açılsa tumturaklı sözlerle ballandıra ballandıra okuduklarını anlatır. Bir de dizisi çekilmişse hayranlığı kat kat artmıştır. Ben anlattıklarına kulak tıkayıp sadece onu seyrederim. Sesi, tatlı rayihalar taşıyan ılık bir rüzgâr gibi kulağımı yalayıp geçer. Kim kimi öldürmüş? Cevval, çok bilmiş polisler ne yapmış? Hiç umurumda değil. Sırf onla olmanın huzuruyla yüzüm güler. Arada bir onu dinlemediğim anlaşılmasın diye “Ya!”, “Öyle mi!”, “E sonra!” gibi beğeni ve şaşırma nidalarıyla muhabbetimiz uzayıp gider. Ona hiçbir zaman polisiye sevmediğimi söylemem. Basma kalıp karakterlerin basma kalıp olayları kendince yorumlamasından başka bir şey değil, demem. O, benim bir gün onun için bir polisiye yazacağımı düşünür. Belki bir sabah sürpriz yapıp metinleri önüne bırakacağım anı hayal eder. Bazen bu düşüncelerini üstü kapalı sözlerle dillendirir; ancak ben, duyumsamazlıktan gelip geçiştiririm. Yahu, bu kızı neden kırıyorum! Elime mi yapışacak sanki. Hemen bir tane polisiye kafamda planlayayım.

Zeki, karizmatik, soğuk kanlı, gözünü budaktan sakınmayan, leb demeden leblebiyi anlayan, gerektiğinde sert; ama aslında bir o kadar da duygulu, bir sevdiğini kaybetmesi ile kahrolan ama bunu belli etmeyen bir başkomiser koyalım. Yanına heyecanlı, agresif, sinirlenince gözü hiçbir şeyi görmeyen, gençliğin verdiği toylukla basit hatalar yapan -o hataları başkomiseri bir çırpıda düzeltir- başkomiserine sevgi ve saygı ile bağlı bir komiser yardımcısı koyalım.

Sonrası malum! Bulunan bir ceset, birbirini takip eden ölümler, uykusuz, yorgun geceler -ben cesur yazarım- araya birkaç siyasi hesaplaşma da sokup zeki başkomiserimizim keskin gözerine teslim ettim mi? Ha, işte oldu bu iş! Gerisi masal gibi zaten. Başkomiserimiz, yanındaki acemiye, karşısına çıkan büyük engellere rağmen her şeyi çözer. Masal gibi yani. Bir baştaki bir de sondaki tekerleme eksik. Onu da biz ekleyelim. Boynu bükük kalmasın. Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, devler katil iken, pireler maktul iken her şeyi bilen, her şeyi çözen bir ser komiser varmış. Bu sefer başkomiserimiz bir kayıp vakası ile ilgilensin. Gözü yaşlı Üçüncü Tekil, elindeki mektuplarla acar polislerimizin karşısında duruyor. Buğulu bir ses tonuyla anlatıyor.

“Bana bu mektupları bırakmış. Akşam, eve dönmedi. Aradım, telefonlarımı açmadı. Artık telefonu kapalı. Çok kaygılıyım. Başına bir şeyler gelmesinden korkuyorum.”

Başkomiserimiz, bacak bacağın üstüne atmış. Yeni aldığı deri kunduralara bakıyor. İçinden ne para verdim şu zıkkıma! Bir ayakkabıya bu para verilir mi? Ucuna da toz bulaşmış. Bu toz nerden geldi a… koyayım, diyor. Bir ara gözlerini ayakkabılarından alıp Üçüncü Tekil’e, “Bir düşmanı var mıydı?” diye soruyor.

“Bir düşmanı olduğunu zannetmiyorum. Kendi haline bir adamdı. Pek arkadaşı yoktu. Genelde hep evde olur. Yani evden çalışır. Arada bir sahile çıkıp dolanıp gelir. Yazardır kendisi. Ancak bir şeyler yazmadı. Yani, yazdı tabii! Ama daha yayımlanan bir kitabı yok.”

Heyecanlı komiser yardımcımız, etrafta küçük adımlarla dolanıyor. Aniden durup Üçüncü Tekil’e bakıyor. “Aranızda bir sorun var mıydı? Kendi isteği ile gitmiş olabilir mi?” Soruyu sorduktan sonra başkomiserine bakıyor. Örnek aldığı adamın bu konuda şu an düşündüğünü anlamak istiyor. Başkomiserin aklı hâlâ yeni aldığı kundurada.

“Aramızda bir sorun yoktu. Her ilişkide olan şeylerden tartıştığımız zamanlar oldu. Hiçbir ilişki ilk günkü gibi sürmez elbette. Küçük küsmeler, daha az konuşmalar… Artık bu adama tahammül edemiyorum dediğim zamanlar olmuştur; ancak bunlar o anki kızgınlıkla aklıma gelen saman alevi gibi duygulardı. Son zamanlarda tamamen kendini bana kapattı. Çalışma odasından çıkmaz olmuştu. Sakallarını kesmiyordu. Banyo yapmıyordu. Biraz miskinleşmişti. Pek konuşmaz olmuştuk. O susunca ben de susuyordum. Dalgın bir hali vardı. Sakalları, pis kokan bedeni yanımdaydı; ama aklı başka diyarlardı. Zihninde yarattığı karakterin peşinden gidiyor, bir yaratma sürecinin iç sancılarını çekiyor diye düşündüm.”

Başkomiser aklına bir şey gelmiş gibi ayağa kalkıyor. Üçüncü Tekil’in elindeki mektupları alıp okumaya başlıyor. Aklı yeni aldığı kundurada. Yürüdükçe tak tak sesler çıkıyor. Bu sesler çok hoşuna gidiyor. Kaliteli ayakkabı bu meret. Sesinden belli diye düşünüyor. Bir ara gözü şu sözlerime takılıyor. Duraklıyor. Arkası diğer ikisine dönük. Sesli bir şekilde okuyor.

…Güzel gözlüm, Kafka ile Milena arasında imkânsız bir aşk yoktu. Milena’nın evli, iki çocuklu bir kadın olması; Kafka’nın nişanlı ve veremli olması aşılamayacak sorunlar değildi. Eğer Kafka, Milena’yı gerçekten isteseydi, samimiyetini yazdıkları dışında gösterebilseydi; Milena, her şeyi elinin tersi ile itip onun peşinden elbette ki gelirdi. Kafka öldükten sonra Milena’nın söylediği gibi o, yazmaya aşıktı. Yazmak için bir sebep arıyordu. Bu sebebi de kendisinde bulmuştu. Milena’ya kavuşsaydı Mecnun’un Leyla ile buluştuğu zamanda yaşadığı hayal kırıklığını yaşayacaktı. Nasıl ki Mecnun, Leyla’yı bırakıp çöllere dönmeyi seçtiyse Kafka da Milena’yı bırakıp yeni bir arayışın peşinden gidecekti. Kafka, bunun farkındaydı. Ben, içimde yaşattığım şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Belki böyle bir şeydir…

Bir anda susuyor. Kafka kimdi diye düşünüyor. Düşünürken gözleri hâlâ yeni aldığı kundurada. Peki, siz gidebilirsiniz. Biz gerekli araştırmaları yapacağız. Merak etmeyin, diyor.

Ne kadar zamandır bu banktayım bilmiyorum. Bacaklarımın uyuşukluğundan uzun süredir burada olduğumu anlayabiliyorum. Ayağa kalkıyorum. Kafamdaki böcekler ağzımdan, kulaklarımdan çıkmaya başlıyor. Bir askeri tabur gibi sıra olup evin yolunu tutuyorlar. Ben de onları takip ediyorum. Deniz arkamda kaldı. Durak hâlâ boş. Yoldan geçen bir araba yok. Burası sanki İstanbul değil. Dar sokağı da geçtik. Evimin önündeyiz. Kapıyı açıyorum. Böcekler, benden önce içeri dalıyor. Bana ait olan her şeyi, her anıyı toplamaya başlıyorlar. Ben de çalışma odama gidiyorum. Çalışma masamın kilitli çekmecesinden Üçüncü Tekil’e yazdığım mektupları çıkarıp yatak odasına geçiyorum. Mektupları, onun yastığının üstüne bırakıp dış kapıya yöneliyorum. Son bir kez dönüp evimize bakıyorum. Böcekler, ellerindekilerle geldikleri sırayı bozmadan teker teker önümden geçiyorlar. En arkadakinin yükü ağır. Üçüncü Tekil’in gözlerini sırtlamış sallana sallana geliyor. Heyecanla onu bekliyorum. Şimdi, o da önümden geçip dışarı çıkıyor. Kapıyı kapatıp o kara gözlerin ardından gidiyorum.


Raşit Korkmaz

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page