top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Reşide Değirmi- Emanetçi Odası

Halil öldükten sonra ilk kez bir erkekle buluşacaktı. Makyaj çantasını valizinden hiç çıkarmadan içinden bir krem, bir de dudak nemlendiricisi alıp valizin fermuarını tekrar kapattı. Bekarken kaldığı odayı yeğenlerine verdikleri için baba evine geri dönünce ona eskiden killer niyetine kullandıkları bu odayı hazırladılar. Odaya kanepeden bozma bir yatak, annesinin çeyizinden kalma iki çekmeceli bir dolap, plastikten bir masa ve bir sandalye koydular. Odanın banyoyla bitişik duvarının yer yer sıvası kalkmış, diğer duvarlar ise gelişi güzel boyanmıştı. Önceki boyanın rengi çalıyordu alttan. Yere halı niyetine iki küçük yolluk serilmişti. Köşeye koyduğu valizlerde kıyafetleri duruyordu, birkaç ütülü kıyafeti de kapının arkasındaki askılıkta asılıydı. Bu eve geldiğinden beri valizini boşaltmamıştı, bir şeye ihtiyaç duydu mu valizinden çıkarıp işi bitince de tekrar yerine koyuyordu. Sanki buraya bir kaç günlüğ üne uğramıştı, kocası yakın bir zamanda gelip onu buradan alacakmış gibi yaşıyordu. O da odadaki tüm diğer eşyalar gibi bir gün asıl ait olduğu yere geri dönmeyi bekliyordu.

Aynanın karşısına geçip oturdu. Elindeki kremi kırışmış göz kenarlarına, alnına, yer yer lekeleri koyulaşmış yüzüne sürdü. Dudak nemlendiricisini kabuk tutmuş dudaklarının üstünden bir kaç defa gezdirip saçlarını arkadan bir tokayla tutturdu. “Bu kadar yeter, ne süsleneceğim elin adamına,” dedi içinden.

O gün Saliha teyze, tanışacağı adamı annesine öve öve bitirememişti. Adamın karısının öldüğünü, hiç çocuğunun olmadığını, yalnız başına yaşadığını o yüzden Selma’nın kaynana derdi çekmeyeceğini, adamın gelirinin iyi olduğunu anlattıkça anlatmıştı. Giderken de kapı girişinde annesinin kulağına eğilip fısıltıyla “Kızın karşısına bir daha böylesi çıkmaz, ne yap et kızın aklına gir, bu fırsatı kaçırmasın,” deyip annesinin omuzuna iki defa parmak uçlarıyla vurup çıkmıştı. Annesi de babasıyla öldükten sonra Selma’nın çok yalnız kalacağını, yengesinin ona rahat vermeyeceğini bildiğinden bir an önce evlenmesini istiyordu. Selma talibinin olduğunu ilk öğrendiğinde Halil’den sonra bu defteri kapattığını söyleyip adamla tanışmayı reddetmişti. Annesi ısrar ettikçe o ayak diretti. En sonunda annesi “ Ölümü gör! ” deyince çaresiz kalmış, adamla tanışmayı kabul etmişti.

Siyah pantolonun üzerine siyah bir bluz çekip salona annesinin yanına gitti. Salonda annesi, yengesi bir de kuaför Zehra fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. O içeri girince sustular. Zehra’ya bir hoş geldin deyip onun karşısındaki kanepeye oturdu. O esnada Zehra’nın telefonu çaldı, Zehra telefondakiyle birkaç cümle kurduktan sonra Selma’nın yanına gelip ağzındaki sakızı bir o yana bir bu yana çevire çevire “Kız bir kahveni içmeye gelmiştim, telefon ettiler, müşteri gelmiş, sonra uğrarım sana,” deyip Selma’nın yanaklarından bir makas alarak gitti. Yengesi ve annesi onu uğurladılar. Selma, içinden kuaföre gelen müşteriye teşekkür etti. “Adamla tanışmaya gideceğimi kesin duymuş olmalı, yoksa o böyle kahvemi içmeye gelmez. Yengem söylemiştir, başka nereden duyacak,” diye geçirdi içinden.

Zehra’nın kocası İsmail, evlenmek için yıllarca Selma’nın peşinden koşmuştu, ama Selma’nın Halil’i sevdiğini ve onunla evleneceğini duyunca “Madem sevdiğime kavuşmadım annem kimi istiyorsa onu gelin getireceğim,” demişti. Annesi de gidip uzun süredir gözüne kestirdiği Zehra’yı oğluna istemişti. Zehra da çocukluk aşkıyla evleneceği için mutluluktan üç gün boyunca gelen tüm müşterilere bedava makyaj yapmıştı. Ondan sonra da Zehra’nın tek derdi Selma’nın ne yapıp ne ettiğini takip etmek oldu. Selma evlenip başka bir semte gidince biraz rahatladı ama ara sıra aile ziyaretlerine geldiğini duyduğunda tekrar kıskançlık krizlerine giriyordu.

Kocasının ölümünden sonra Selma baba evine dönünce Zehra, kocasının Selma’ya olan aşkının tekrar depreşmesinden, yengesi de kaynana ve kayınpederinin ardından görümcesinin de onun başına kalacağından korkuyordu. Bu ortak dert onları iyi birer dosttan öte sıkı birer dava arkadaşı yapmıştı. Yengesiyle Zehra başlarda Selma’ya çok ilişmediler ama taziyesinin üzerinden biraz zaman geçince ikisi de yavaştan laf sokmalara başladı. Bir gün yengesinin ısrarı üzerine Zehra’nın kuaförüne gitmişlerdi. Zehra, Selma’nın kaşlarını alırken “ Hoş kızsın. Mutlaka vardır etrafında mart kedileri. Bak kedilere yüz vermeyince başka kapıya giderler. Bence sen de kapıyı çok kapalı bırakma,” demişti kaş göz işareti yaparak. Salonda bekleyen tüm müşteriler bir ağızdan gülmüştü. En çok da yengesi. Kıpkırmızı kesilmişti Selma. Kafasını kaldırıp kimsenin yüzüne bakamamıştı. O günden sonra da bir daha onun kuaför salonuna gitmedi. Şimdi de evine adamla buluşmaya gidip gitmeyeceğini öğrenmeye gelmişti.

Annesi ile yengesi mutfağa girmişlerdi, yemek kokuları yavaştan odalara dolmaya başlamıştı. Bir süre sonra annesi yanına gelip, “Herhalde yine şalter attı, hadi bir koşu aşağıya git, şalteri kaldır, fırına yemek attım, bozulmasın,” dedi. Selma evden çıkıp asansöre bindi. Bodrum katındaki örümcek ağlarının altında kalan şalterin kapağını açtı, evlerine ait düşmüş şalter düğmesini yukarı kaldırdı. Giriş katına tekrar çıkıp asansörü çağırdı, o esnada bakkalın çırağı da geldi. Çırağın elinde iki poşet vardı, altıncı kattaki emekli öğretmenin siparişleridir, diye düşündü. Çırak, iri, tıknaz, on altısında bir çocuktu. Asansör gelince kapıyı açıp Selma’ya öncelik verdi, iki kişinin zor sığabildiği asansöre Selma iki kolunu kavuşturarak kenarda, çırak da iki poşeti bir eline alarak asansörün kapı girişinde durdu. Hiç konuşmadılar. Bir ara Selma’nın gözü yan taraftaki aynaya ilişti, çırağın bakışlarının dudaklarında, boynunda, göğsünde gezindiğini gördü. Çırak, Selma’nın onu fark ettiğini anlayınca soluk alış verişi sıklaşmaya başladı, artık burnundan değil ağzından nefes alıp veriyordu. Çırak asansörün içini nefesiyle ve on sekiz yaş üstü fantezileriyle doldurmuştu. Selma, başını önüne eğmiş aynaya bakmamaya çalışıyor ama istemsizce bazen kayan gözleri çırağın bakışlarıyla buluşuyordu. Çırak bir kıpırdasa çığlığı basacaktı. Selma’nın yüzü alev topu gibi yanıyor, sırtından aşağı terler akıyordu. Asansör sanki üçüncü kata değil de aya gidiyor gibiydi. Nihayet durdu, çırak asansörü sırtıyla geri geri iterek açtı, kapısını sırtıyla tuttu, Selma’ya yol verdi. Bir elinde getirdiği siparişleri tutarken diğer elinin baş ve işaret parmaklarıyla ağzının kenarlarını, sarkmış dudağını silip asansöre bindi. Selma çırağa içinden dünya kadar küfretti.

Kapının önünde biraz kendine geldikten sonra içeri girdi, odasına doğru giderken annesi mutfaktan ona seslendi, “Git hazırlan artık, yoksa randevuna geç kalacaksın, adama ayıp olmasın sonra,” dedi. Annesine, zaten hazırım, deme gereği duymadı. Odasına gidip yatağın üzerine attı kendini. Asansörde yaşadıkları onu epey germişti, üstüne bir de Zehra’yı hatırlayınca iyice sinileri bozuldu. Banyoya girmek ve saatlerce suyun altında kalmak istiyordu. Ama adamla buluşmasına az kalmıştı. Kafasını toparlamak için gözlerini kapadı, biraz sakinleşmişti. Kısa süre sonra babasının sesini duydu, annesiyle salonda sohbet ediyorlardı, babası Selma’yı sorunca annesi,

“Hazırlanıyor,” dedi.

“Hayırdır, nereye gidecek?”

“Sana geçenlerde Saliha’nın bulduğu talipten bahsettim ya, işte onunla tanışmaya gidecek.”

“Bu da nerden çıktı şimdi? Saliha’da olmadık yere başımıza iş çıkartıyor,” dedi babası sinirli bir sesle.

“Öyle deme, biz yarın öbür gün ölürsek, ne olacak bu kıza?”

“Ne olacak, abisi bakar.”

“Daha yaşı geçmeden çoluğa çocuğa karışsa fena mı olur? Evini, kocasını bilse daha iyi olmaz mı?” dedi annesi. Babası bir şeyler söyledi ama tam duyamadı. Annesi ona karşılık olarak,

“Kızının artık dul bir kadın olduğunu unutma,” dedi. İlk defa annesinin onun için “dul” sözcüğünü kullandığını duydu. Sanki kulağı değil de kalbinden işitmişti, bedeninden bir ürperti geçti. Uzandığı yerden doğruldu. Sürekli üstünü örttüğü, saklamaya çalıştığı o sözcüğün mahremiyetini annesi bozmuştu. Bu sözcüğün yükünü iki yıl, on ay, üç gündür üzerine almak istemiyordu ama aslında daha ilk günden sırtına bindirilmişti. Bir yumruya dönüşen boğazındaki acıyı bluzunun arkasındaki düğmeyi açarak rahatlatmaya çalıştı. Eline aldığı yastığa başını gömüp günlerdir yaşadığı gerginliğe bugünkü olaylar ve annesinin konuşmaları da eklenince hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. İlk defa Halil’in ölümüne değil kendi haline ağlıyordu. Ağladıkça “dul” sözcüğü tüm hücrelerinde yankılanıyordu. Ve karanlıkta kalan her şey tek tek ışığa çıkıyordu, ailesinin yanına gittiğinde kesilen konuşmalar, annesinin adamla tanışması için ettiği ısrarlar, Zehra’nın bakışları, mart kedileri, bakkalın çırağı…Hepsi aynı anda aynı hızda beynindeki sinir ağlarında yanıp sönüyordu. Halil’in öldüğünü, bir daha dönmeyeceğini ve gelip onu buradan almayacağını kabullenmek zorundaydı. Geri kalan hayatını bu emanetçi odasında Halil’in yasını tutarak geçiremezdi. Ona kalsa sorun yoktu. Ama bu kararı ona bırakmıyorlardı.

Bir süre yatağın üzerinde elinde ıslanmış yastığıyla oturdu. Sonra kalktı, valizinden makyaj çantasını alıp içindeki malzemelerin hepsini masanın üzerine döktü. Aynanın karşısına geçip ıslanmış yanaklarını ve gözlerini peçeteyle sildi. Sonra pudranın süngeriyle benek benek olan lekelerinin, gözaltındaki morluklarının, yer yer genişlemiş gözeneklerinin üstünü kapattı.

Annesiyle babası hâlâ aynı konu hakkında konuşuyorlardı, babası;

“Bizim kız namusludur,” dedi.

Kaş fırçasını alıp pudradan rengi gitmiş kaşlarını siyah boyayla belirginleştirdi. Yeşil göz farını açıktan koyuya doğru göz kapaklarına sürdü. Ela gözleri şimdi yeşillenmişti.

“Kızımızdan şüphemiz yok. Ama millete de kefil olamayız ya?” dedi annesi.

Altına ve üstüne eyeliner çektiği kirpiklerinin üzerinden rimelle geçti.

“Millete ne, bizim kızdan,” dedi babası sesini yükselterek.

Makyajına uygun bir ruj alıp dudaklarından taşırarak sürdü. Daha kalın göründü dudakları.

“Sus be adam kız duyacak şimdi,” dedi annesi. Babası homurdana homurdana abdest almaya gitti.

Allığın fırçasını elmacık kemiklerinde, çenesinde, alnında gezdirdi. Pembeleşti yüzü.

Saç maşasını fişe taktı. Üzerindeki kıyafetleri çıkartıp kapının arkasına astığı yeşil gömlek elbisesini üstüne geçirdi. Maşa ısınmıştı, arkadan bağladığı saçlarını açıp üç kısma ayırdı, maşayla çevirdi uçlarını. İri halkalı küpelerini ve zincirli kolyesini taktıktan sonra çantasını hazırladı.

Babası henüz namazdayken annesine de görünmeden gitmek istiyordu. Odasından çıkınca ara holde yengesiyle karşılaştı, Selma’ya gülüp göz kırptı. Vestiyerden siyah stiletto ayakkabılarını çıkarıp tozunu aldı. Salonda yengesi Selma’nın duyacağı şeklide annesine,

“Seninki gidiyor. En son gelinken bu kadar süslenmişti. Bak buraya yazıyorum, yakında düğünümüz var,” dedi sevincini kahkahasına katarak.

Kapıyı çekip çıktı. Sanki yengesi yanındaymış gibi hâlâ sesi kulağındaydı. Asansöre binince bakkal çırağının kokusu geldi burnuna, içi kalktı. Aynaya bakıp boğazına kadar iliklediği elbisesinin bir iki düğmesini açtı.

Her iki yanı çiçek açmış ağaçlarla süslü sokakta otobüs durağına doğru yürüdü. Zehra, kuaför dükkanının önüne serdiği havluları topluyordu. Selma onu görünce dikleştirdi omuzlarını, dükkanın yanına gelince de ona başıyla bir selam verip geçti. Zehra’nın arkadan onu baştan ayağa süzdüğünden adı gibi emindi, gözleriyle vücudunun neresinde gezindiğini bedeninin kasılan yerlerinden anlayabiliyordu.


Reşide Değirmi

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page