top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Reşide Değirmi- Göğümüzde Bir Kırlangıç Yası

O kış, oyunlarımızla toprağını aşındırdığımız, her bahar uçurtma şenlikleri düzenlediğimiz, bayram sabahları tüm mahalleliyle bir araya toplanıp bayramlaştığımız boş araziye yeni belediye binası yapılacağı söylendi. Baharın gelmesiyle de arazi inşaat malzemeleriyle doldu. Mahalledeki çocuklarla yeni oyun alanları aramaya çıktık ama sonradan iş makinalarının çalışmalarını izlemek, belediye binasının yapılışına şahit olmak, bize daha eğlenceli gelmeye başladı. Zamanla izleyici grubumuza kasabanın erkekleri de katıldı. Hafta sonları sayımız biraz daha artıyordu. Kısa sürede şantiye sahası tam bir açık hava sinemasına dönüştü, bunu fırsat bilen seyyar satıcılar tezgâhlarını oraya kurmakta gecikmediler. Murat’la birlikte okuldan çıkar çıkmaz diğer çocuklar gibi biz de kendimizi şantiye alanında buluveriyorduk. Oraya iş makinası operatörü olarak görevlendirilen babası, önceleri Murat’ı inşaat alanında gördüğünde sesini çıkarmıyordu ama sonradan çocuklardan biri, oyun oynarken ıslak betonun içine düşünce artık oraya gitmesini yasakladı. Biz de ondan gizlice inşaat alanına gidiyor, iri cüsseli adamların arkasına saklanarak çalışmaları izliyorduk. Bir gün babası orada olduğumuzu fark edince iş makinasını durdurup kalabalığı yara yara koca göbeğiyle yanımıza geldi, bitişik kaşlarını çatarak, “Bir daha buralarda gezindiğinizi görürsem bacaklarınızı kırarım,” dedi. Konuşurken alt dudağına yapışmış tütün sigarası da bir aşağı bir yukarı inip kalktı. Bu hali beni çok korkutmuştu. Murat’ı daha çok. O an bir babaya sahip olmadığım için kendimi çok şanslı hissettim.

Murat’la şantiyeden uzak, babasının bizi görmeyeceği alanlarda oyunlar oynamaya başladık. Bu sayede yeni yerler keşfediyor, cesaretimiz arttıkça da uzaklara hatta büyüklerin gitmemizi yasakladığı; dağ eteklerine, göl kıyılarına, tenha arazilere gidiyorduk. Bu bizim ilk suç ortaklığımız oldu. Dikkat çekmemek için de eve mutlaka zamanında dönüyorduk. On bir yaşında iki küçük gezgin olmuştuk, kasabayı kuşbakışı görebildiğimiz tepelikler en sevdiğimiz yerlerdi. Bir gün o tepeliklerin birinde gezinirken omuzlarında silah, başlarında hasır şapkalar olan beş adama rastladık. O günlerde izlediğimiz kovboy filmlerinden çıkmış gibiydiler. İkimiz de çok heyecanlanmıştık. Omuzlarından birine silahlarını diğerine de avlarını takmışlardı. Bizimle selamlaşıp sohbet etmeye başladılar, sorular sordular, genelde Murat onların sorularına cevap verdi. Benim tüm dikkatim ayaklarından birbirine iplerle bağlayıp omuzlarından sarkıttıkları tavşanların ölü bedenlerindeydi. Ben tavşanların bu haline üzülüp yüzümü buruştururken Murat bu duruma çok tepki vermedi. İçlerinde yaşlı olanı Murat’taki bu soğukkanlılığı fark etmiş olmalı ki pantolonunun kemerine sıkıştırdığı bir sapanı çıkartıp ikimiz arasında tereddüt etmeden ona verdi. Murat tam bir avcı gibi sapanı eline aldı. Adamlar gittikten sonra da atışlar yaptı. Hayatımıza sapanın girmesiyle oyunlarımızın rengi de değişti. Ben ilk zamanlarda sapanın varlığına karşı çıktıysam da sonraları Murat’ın bir sapana sahip olmasını kıskanmaya başladım. Murat, bir atış atıktan sonra bir atış atmam için mutlaka bana veriyordu ama evlerimize dağılınca sapanı kendisiyle götürmesine çok üzülüyordum. En sonunda bana da bir tane yapmaya karar verdik. Lades kemiğine benzer bir söğüt dalını bulup iki ucuna iş eldivenlerinden kestiğimiz lastikleri bağladık, boşta kalan lastik uçlarını da kare şeklinde küçük bir deri parçasının iki tarafında açtığımız deliklerden geçirerek birleştirdik. Murat’ınkine benzer bir sapan yapmıştık, artık ikimizin de birer sapanı olduğu için çok mutluyduk. Sapanlarımızı bir sır gibi saklıyor, her okul çıkışında buluşup avlanmaya gidiyorduk. Zamanla kendi aramızda, başkalarının anlamayacağı bir işaret dili de geliştirdik. Eğer birileri yanımızdaysa, oradan ayrılmak için sol kaşının üstünü, aramızdan biri bir sebepten dolayı gelemiyorsa dudaklarının kenarını, şüpheli bir durum yaşanılıyorsa sol kolunu kaşıması yeterliydi. Biz genelde sol kaşın üstünü kaşıyarak teker teker farklı bahanelerle ortamdan ayrılıyorduk.

Avcı olduktan sonra kuşların daha çok nerelerde toplandığını da öğrendik, genellikle göl kıyısını tercih ediyorlardı. İlk kuşumuzu da orada avladık, çok heyecanlanmıştık. Bir kırlangıç kuşuydu. Murat vurmuştu. Bununla böbürlenip bir abi havasında, kuşun düştüğü yerden benim gidip almam gerektiğini söyledi. Onu kırmadım. Çalılıkların arasına kaçıp saklanan kırlangıcı kısa bir sürede çıkardım. Laciverte çalan kanatları, beyaz göğsü, turuncu gagasıyla avucumun içinde titriyor, küçük bir boncuk tanesi kadar olan gözlerini durmadan kırpıyordu. Murat onu kanatlarından vurmuştu, kanı tüylerinin arasına doğru akıyordu. Kuş bir süre benim, bir süre onun elinde gidip geldi. Sonra ona ne yapacağız diye birbirimize baktık. Çünkü hedefimize ulaşmış, kuşu avlamıştık, bizim için macera burada bitmişti. Ellerimi açtım, kuşun uçmasını bekledik. Ama kuş kıpırdamadı. Bir süre sonra da boynu yana düşüverdi. Parmaklarımla kafasını kaldırıyor, dik tutmaya çalışıyordum, her bıraktığımda yine düşüyordu. Telaşla suyun içine batırıp çıkardık. Hiçbir tepki vermedi. Kuş ölmüştü. Ölümün ne olduğunu tam olarak idrak etmesek de bir sessizlik çöktü üstümüze. Elimizde bir kuş ölüsüyle ona ne yapacağımızı düşünürken uzaktan birinin seslenerek bize doğru geldiğini gördük. Sınıf arkadaşımız Sinan’dı. Ölü kuşu görmesin diye hemen cebime koydum. Murat da sapanları kemerinin içine sıkıştırıp kazağını üstüne çekti. Sinan’ın ailesi yakın bir yerde piknik yapıyormuş, o da gezinirken bizi görmüş, yanımıza gelmişti. Onunla kumların üstüne oturduk. Yere oturunca kuşun ıslak bedeni cebimde sıkıştı, vücudundaki kan ve su pantolonumdan akmaya başladı, siyah bir pantolon giydiğimden kanın rengi belli olmadı.

İkimiz de Sinan’ın bir an önce gitmesini istiyorduk. Sinan cebinden çıkardığı çekirdekleri bize uzattı. Çitlemeye başladık. Bu arada kuşlar da üstümüzden, önümüzden, arkamızdan uçuşuyorlardı. Sinan, “Bunlar hangi kuşlar biliyor musunuz?” dedi. Benle Murat tek ağızdan, “Yok!” dedik.

“Hacı ninem bize bu kuşlardan hep bahseder. Bunlar göçmen kuşlarmış. Eğer ki biri bu kuşlardan birini öldürürse kuşların lanetine uğrarmış, öldürenin soyu kuruyana kadar da o lanet devam edermiş,” dedi. Sinan’ın bu söyledikleri içimizi ürpertti. Kuşu vuran Murat olduğu için korkudan gözleri açıldı, ben hemen oradan atılıp, “Hadi git sen de oradan, kim görmüş, kocamış ninen sizi kandırmış, sen de ona inanmışsın,” diye alay ettim onunla.

Kuşlar bize yakın çalılıklara, ağaçlara, sahildeki taşlara konmaya başladı. Sayıları çoğaldıkça tedirginliğimiz de büyüyordu. Ayağa kalkıp yerden aldığım taşları kuşlara doğru fırlattım, bir grup kuş uçuşunca Sinan’la Murat da bana katıldı, taşları atarken bağırıyor, korkmaları için değişik sesler çıkarıyorduk. Kuşlar havalanıp ayrı yerlere uçtular. Bir süre sonra kasabının üzerinde toplanıp kara bir bulut gibi dolanmaya başladılar. Murat hemen Sinan’a dönerek, “Peki eğer biri kuşlardan birini yanlışlıkla öldürmüşse, öldürdüğüne pişman olmuşsa o zaman da lanetleri devam ediyor muymuş?” diye sordu. Sinan, “Bilmiyorum. Hacı nineme sormam lazım,” dedi. Uzaktan annesi ona seslendi. Cebindeki tüm çekirdekleri avuçlarımıza boşaltıp gitti. O gider gitmez kırlangıcı cebimden çıkardım. Ondan bir an önce kurtulmak istiyorduk. Göle mi, çalılıklara mı atalım diye düşünürken büyük bir taşın altına koymaya karar verdik. Kuşu sakladıktan sonra biraz rahatladık ama gökyüzündeki kırlangıçların çığlıklar atarak kasabanın üzerinde dolanmaları bizi hâlâ tedirgin ediyordu. Murat’ı daha çok. Eve dönme zamanımız gelmişti, eşyalarımızı toplarken yerde iki parmak büyüklüğünde çok farklı bir taş buldum. Taşın şekli, göbekli bir insan bedenine benziyordu. Neşemiz biraz yerine gelsin diye taşı Murat’a gösterdim, hiç oralı olmadı. “Kalem versene,” dedim. Çantasından çıkarıp bana verdiği kalemle taşın yassı olan tarafına önce bitişik bir kaş, altına iki göz, gözün altına bir ağız, ağzın sol tarafına da sigara kökünü andıran bir nokta çizdim. Taşı Murat’a uzatıp, “Baksana babana benzemiyor mu?” dedim. Murat taşın suratına, altta uzanan göbeğine bakınca gülmeye başladı. Sonra birlikte kahkaha attık. Üstümüzdeki o buhranlı hava gitmişti. Birbirimizi kovalaya kovalaya, çimlerde takla ata ata, kasabanın merkezine kadar geldik. Yavaştan evlerimize doğru yol aldık. Önümüzde bir polis arabası gireceğimiz sokağa saptı. Köşeyi dönünce Murat’ın evine varacaktık, köşeyi dönmemizle Murat’ın annesinin çığlıklarını duymamız bir oldu. Tüm mahalleli Murat’ların evine doğru koşuyordu. Murat’ın annesi polislerin kolları arasında kendini yerden yere atıyor, eline aldığı toprağı yüzüne sürüyor, yanık bir yürekle bağırıyordu. İkimiz de bu sahnenin karşısında dona kaldık, neler olduğunu bilmiyorduk ama her ne olmuşsa bizim yüzümüzden olduğunu biliyorduk. Gökte kırlangıçların vaveylası, yerde Murat’ın annesinin feryadı birbirine karıştı.

O gün Murat’ın babası kasabanın dışında inşaat için kum taşımaya giderken bir kaza geçirmiş, olay yerinde hayatını kaybetmişti. Mahalleli taziye evinde toplanıp üç gün yas tuttu. Taziye boyunca Murat’ın gözlerinden tek bir damla yaş akmadı, sessizleşti, bakışlarına seksen yaşındaki bir adamın kederi çöktü. Bana da küs gibiydi. Hiç konuşmuyordu benimle. Ama yanımdan da ayrılmıyordu, ondan biraz uzaklaştım mı bir bakıyordum hemen dibimde bitiveriyordu. Onun acısını, çektiği acının sebebini, içinde neler yaşadığını bilen tek kişi bendim. İkinci suç ortaklığımız bize pahalıya mal olmuştu. Murat’a daha çok. Taziyenin üçüncü gününde Sinan yanımıza geldi. Murat onu görür görmez, “Hacı nineye sordun mu, öldürülen kuşun laneti ne yapılırsa bozuluyormuş, diye.” Babasının ölümünden sonra ilk defa sesini duymuştum. Sinan, “He sordum, tıpkı kendi cenazeleri gibi ölen kuşun da cenazesini kaldırıp onu gömmeleri gerekiyormuş,” dedi. Murat’la göz göze geldik. Yüzü aydınlanmıştı biraz. Sol kaşının üstünü kaşıdı, ben de ona göz kırptım. Önce o sonra da ben Sinan’ın yanından ayrıldık. Taziye evinin bahçe kapısında bir araya geldik. Oradan biraz uzaklaşınca son hızla göl kıyısına doğru koşmaya başladık. Sahilde yüzlerce kırlangıç toplanmıştı. Ölü kırlangıcı koyduğumuz taşın altından çıkarınca hepsi birden havalandı. Ölü kuşun tahta gibi sertleşmiş bedenine siyah küçük karıncalar üşüşmüştü. Leşinin kokusu midemizi bulandırdı. Onu hep ben taşıdım, Murat’a hiç vermedim. Göle yakın bir araziye gittik. Toprağın yumuşak olduğu bir yeri tırnaklarımızla, yerde bulduğumuz ağaç parçalarıyla kazıdık. Kazıdığımız çukur derinleşince Murat kırlangıcı dikkatli bir şekilde mezara yerleştirdi, sonra cebinden babasına benzettiğimiz çakıl taşını çıkartıp yüzünü öperek onu da kırlangıcın yanına koydu. Ben de kemerimin arasına koyduğum sapanları çıkardım, Murat başıyla onaylayınca onları da kırlangıcın üzerine attım. Ben toprağın üstünü örterken o hüngür hüngür ağladı. Sanki üç gün önce değil de şimdi babasını toprağa vermişti. Gökyüzünde kırlangıçlar üzerimizde daireler çizerek çığlıklar attı. İki ellimizi açıp dudaklarımızla bir şeyler mırıldandık. Bir süre sonra gökyüzündeki kırlangıçlar dağılmaya başladı. Ama bizim göğümüzde hep bir kırlangıç yası kaldı. Murat’ınkinde daha çok.


Reşide Değirmi

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page